Önder Apo’nun kastik katil olarak tanımladığı karşıt-toplum yapılanmasının dışında kalan toplumsal yapıyı tanımlayarak kastik katil kavramına ulaşmaya çalışırsak; kastik katil, toplumda doğal ve sade olan toplumsal gelişmeyi kendi hakikatine uygun biçimde geliştiren ve Önderliğin “ben sade insanı arıyorum” dediği sade insana —ya da toplumun ahlaki ve politik üyesine— karşı geliştirilen her türden toplum dışı sistemin altından çıkan, tarihin ilk toplumsallaşmasından bu yana varlığını sürdüren tarihsel toplumdaki iki yarıktan biridir. Toplumun diğer yarısı ise Önderliğin “sade” olarak tanımladığı insanların oluşturduğu toplumdur. Ya da daha paradigmasal bir çerçevede tanımlarsak; demokratik modernitenin ilk toplumsallıktan bu yana varlığını sürdüren ve hâlâ sürdürmeye çalışan toplumsal yapılar olarak ifade edilebilir.
Geçerken şunu belirtelim: Tarih bir sınıf savaşı değildir. Kastik katil yalnızca ekonomik çıkarları hedeflemez; ürettiği mitolojilerle, dinlerle, toplumsal yarılmalar yaratan felsefecileriyle ve bilimle, maddi dünyanın çok dışında kalan; insan düşüncesini tahakküm altına alan mitler, putlar ve kutsallıklar yaratarak bunları eleştirilemez statülere koyar. İnsan düşüncesini belli bir çembere alarak onu sersemleştirir. (Unutulmamalıdır ki bugün sistem varlığını sürdürüyorsa, bunu ikna ettiği toplum sayesinde yapmaktadır.) Bu yolla bin yıllardır tahakküm oluşturan kastik katil ile toplum arasındaki savaş söz konusudur. Bu, üst akıl olarak varlık bulan toplum ile topluma karşı olanların savaşıdır. Sınıf kültürü ve sınıflaşma, kastik katilin oyun sahasıdır. Nasıl ki yaşam yaşanırken tam anlaşılamıyorsa, kastik katilin oyun sahasında da hakikat anlaşılmaz hâle gelir. İnsan zihnini ve dikkatini kendisinden uzaklaştırarak; cennet ütopyalarıyla, bilimsel verilerin heyecanlı koridorlarında, çoktan ölmüş ünlü insanların kutsal sayılan düşünce kırıntılarında ve günümüzde liberal hukukun yansızlaştıran sözde koruyucu yasalarının sahte güven alanındaki beş-altı halkalı çemberin geçişken olan ilk iki ya da üç halkasında gezdirir. Ve bu kastik katil her halkada mevcuttur. Her toplumsal paradigmanın bir kastik katil tanımlaması vardır. Toplumun her katmanında ortaya çıkabilen bu kastik katilin biriktirdiği iktidara kutsal kitapta Deccal denmektedir. Kutsal kitapta dünyanın sonuna doğru ortaya çıkacağı belirtilen Deccal, aslında İslami paradigmanın kastik katilidir ya da kastik katil tanımlamasıdır.
Kur’an-ı Kerim’e göre Deccal; bir yalancı ve sahtekârdır. Hakikati çarpıtarak insanları kandırır. Olağanüstü gibi görünen güçler sergiler (insanların gözünü boyayan imkânlar, teknoloji, servet, ikna gücü gibi). Örneğin Trump’ın Venezuela saldırısı sonrası “Düşmanlarımız artık hangi ekipmanlara sahip olduğumuzu hayal bile edemiyor” diyerek herkese hiza vermeye çalışması buna örnek gösterilebilir. Kendini ilahlaştırmaya kadar varan iddialarda bulunur. En büyük silahı “aldatma”dır. Gerçeği yalan, yalanı gerçek gibi gösterir. İman sahipleri için en büyük sınavdır. Hadislerde “Deccal fitnesinden daha büyüğü yoktur” denir.
Burada dikkat edilirse Deccal’in böylesi büyük bir güce kavuşması için bin yılların iktidar birikiminden yararlanması, din–bilim–felsefe–mitoloji gibi dört ana yöntemi çok iyi kullanması gerekir. Yani kastik katilin kullandığı yöntemlerle aynıdır. Deccal da kastik katil gibi iktidar biriktirir.
Bu bağlamda Sayın Öcalan’ın tanımladığı kastik katili tüm toplumsal yapılarda teşhir etmenin, onu tanımanın ve onunla baş etmenin yapısal sistemi olan demokratik ulusa dayalı demokratik entegrasyon; kendi toplumsallığını korumak isteyen tüm yapılar için bir öz savunma niteliğindedir. Demokratik entegrasyon, sıkça dile getirdiğimiz gibi, sadece sol ve sosyalist çevrelerin toplumsal örgütlenmelerinde değil; yeryüzünde toplumsallığını korumak isteyen her yapının, her köyün, her ilçenin, her mahallenin, her düşünce kuruluşunun kendisini yaşatabildiği; ucu açık kimlik anlayışıyla yan yana durabildiği ve bunu devletle sözleşme hâline getirdiği bir sistemdir. Geniş anlamda devlet ile toplum arasında, toplum lehine yeniden bir sözleşme imzalamaktır. Bu bir toplumsal sözleşmedir.
Bu toplumsal sözleşme, soyut bir ideal ya da sosyalizmden sonra varılan komünizim- bazı ritüellerden sonra varılan cennet değil; Devletle ilişkisini yeniden tanımlamak isteyen toplumların somut deneyimlerinde karşılık bulmaktadır. Başlıkta geçen Rojava, tam olarak bu arayışın, sade ve kendi kültürlerini korumak isteyen toplulukların mekânsal ifadesidir. Toplumsal yapının politik organizasyonu olan QSD ile merkezi ve geçici olan Şam hükümeti arasında yapılacak sekiz maddelik ana taslağın altının doldurularak imzalanmasıdır. Burada Şam’daki geçici hükümetle anlaşma imzalamanın, QSD’nin devlet nezdinde meşru sayılmasından ziyade; dün kafa kesen, bugün ise tövbe ettiğini söyleyip takım elbise giyen HTŞ’nin meşrulaşması olarak değerlendirilmesi gerekse de, bu gerekliliği şimdilik bir tarafa bırakıp bu sözleşmenin imzalanmaması için devreye girmeye çalışan kastik katiller ve Deccalların oyununa dikkat çekmek gerekiyor. Kaç kez ertelenen ve dün yapılan QSD -Şam görüşmesinden sızan bilgilere bakılırsa Şam hükümeti “sizin tugay ve tümenlerinizi kabul ederiz ama bu yapıların yönetiminin seçilmesinde biz de söz sahibi olmak istiyoruz” gibi; bir yapılanma içinde her türden subliminal mesajlar yaratabilecek saçma sapan isteklerde bulunmuş. Bu bilgiler resmi değil ancak bilginin kurnazlığına bakılırsa Türkiye aklının da masada olduğunu gösteriyor. Ve Türkiye bu yaptıklarıyla Kürt -Türk kardeşliğinin ortak tarihine yeni bir sicilini de eklemiş oluyor. Bakalım daha neler yapacak kardeş Türkiye.
Yukarıda verilen Deccal tanımlamasına bugün kimlerin uyduğu bilinen bir gerçekliktir. Ve bu Deccal’in (kastik katilin) oyunları çok yönlüdür. Türkiye’deki Kürt sorunu için “henüz toplum hazır değil, darbe mekaniğini susturmakla meşgulüm” diyerek toplumsal kesimlerini sindirmeye çalışırken; diğer yandan Rojava’da fitnelikler yapmaya çalışmaktadır. Bana öyle geliyor ki çok sayıda taraf bu numarayı yediği için gerçek gücünü ortaya çıkaramıyor. Üstelik Kürt sorunu ve demokrasi sorunu yalnızca Kürdistan’ın bu iki parçasıyla ya da Türkiye ile sınırlı kalmayacaktır. Rojhilat Kürdistan’da da bu sorun ortaya çıkmaktadır. Yüzyıllık planlar ve sözleşmeler altüst olurken, Türkiye’deki siyasilerin nasıl bir siyasi sınav vereceğini hep birlikte göreceğiz. Sağır sultan bile duymuştur ama biz yine de hatırlatalım:
Bu sınav kâğıdının cevap anahtarı İmralı’da duruyor!









