Erdoğan, her siyasi hamlede öncelikle ‘bunun bana ne kazandıracağını’ sorgulayan bir tutum sergiliyor. Bu pragmatik yaklaşım, sürecin seyrini belirleyecek temel davranış biçimi. Bahçeli ile arasındaki fark da tam olarak bu noktada yatıyor
Söyleşi / Nezahat Doğan
Ortadoğu’da, Türkiye İsrail arasındaki gerilim ve Amerika ile İran arasındaki gerilim ve pek çok sıcak gelişme yaşanırken, Türkiye’nin içinde de son derece hareketli ve çok daha farklı bir dönemden geçiyoruz. Özellikle 19 Mart sürecinde belediye başkanlarının ve İmamoğlu’nun tutuklanması, halk iradesinin gaspı, hukuk yoluyla siyasetin dizayn edilmesinde sokak ve meydanlarda çok renkli ve çok güçlü bir itirazın ortaya çıktığı görülüyor. İktidar anayasal hak ve meşruluk temelindeki bu kitlesel direniş, protesto ve eylemleri daha da totaliter tavır ve polis şiddetiyle engellemeye çalışıyor. Diğer taraftan Cumhurbaşkanı Erdoğan 27 Şubat sonrasında barış ve demokratik toplum inşasında gerekli adımlara yönelik bir tavır almazken, AKP ve devletin içinde çözümü istemeyenlerin süreci tıkadığı ve çözümsüzlükte toplumu kutuplaştırmaya götüren ve frene basılan bir süreç mi işliyor. Devlet Bahçeli sağlık sebepleriyle bir süre dinlenmek zorunda kalmasına rağmen, arka arkaya 3 gün boyunca verdiği demeçleri ile sürece yönelik desteğini sürdürüyor mu? Kime mesajlar veriyor? İktidar içinde bir ayrım mı var? Kitlesel toplumsal itiraz ve eylemler nasıl bir yöne evrilebilir? Türkiye önemli bir yol ayrımındayken ne tür gelişmeler yaşanabilir? Muhalefet ne yapmalı? Bu ve gündemdeki pek çok sorunun cevabını siyaseti iyi okuyan ve çözümleyen, analiz ve değerlendirmeleriyle bir perspektif sunan gazeteci Kemal Can ile konuştuk.
- Bölge ısınıyor ve son derece hareketli dönemlerden geçiyoruz. Bölgedeki gelişmelerin Türkiye’ye yansıması, Türkiye’nin hem içeriye hem dışarıya dair attığı adımları, barış ve demokrasi ifadelerini düşünürsek şu an nasıl bir yerdeyiz?
Biraz karışık bir noktadayız. Çünkü daha büyük ölçekte baktığımızda küresel gelişmeler ve asıl önemli olan küresel dinamikler çok öngörülebilir bir seyir izlemiyor. Bu dinamiklerin nereye doğru evrileceği, dünyayı nereye doğru götüreceği konusunda bir belirsizlik var. Ama daha önemlisi, artık küresel dinamiklerin nereye doğru evrileceği ile ilgili öngörüler yapmanın zorluğu ve bu dinamiklerin içerisinde yer alan geniş kitlelerin de bu belirsizlik halinin içerisinde sürükleniyor olmaları. Dolayısıyla sadece bazı aktörlerin tuhaf, öngörülemez çıkışlarından ibaret bir tabloyla değil, genel olarak çeşitli momentlerin öngörülmesi zor bir evrede olduğunu söyleyebiliriz. Bir sürü şey belki dönemini tamamlıyor ama tamamlarken de yüksek bir direnç gösteriyor ve bu direncin birtakım komplikasyonları var.
- Nedir o komplikasyonlar?
İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan temel denge önemli ölçüde değişiyor. Artık kendini devam ettirmesi zor. Yine 70’lerin sonu ve 80’ler itibarıyla başlayan neoliberal birikim modeli artık ömrünü tamamlıyor ve henüz tam geçerli olabilecek bir yeni model kurulabilmiş değil. Bunun sancıları yaşanıyor. Temsili demokrasinin soyutlamaları artık çok geçerli değil; siyasetin ağırlıklı olarak rıza üretimine dayalı oluşan bir süreç olduğu iddiasını taşıyan temsili demokrasi iddiası pek çok açıdan büyük zafiyet gösteriyor. Çatışma çözümleri dâhil artık pek çok süreç rıza ilişkilerine ya da ikna üzerine kurulmuyor, güç üzerine kuruluyor.
- Uluslararası güçlerin kendi hegemonyasını oluşturmak üzere etkin oldukları bölgelerin başında Ortadoğu geliyor ve burada da denklem değişiyor. Bölgede belirleyici güç İsrail mi oluyor? Türkiye’nin adımları bundan mı kaynaklanıyor?
Aslında İsrail’in Ortadoğu’da belirleyici güç olma hali yeni bir durum değil. Hatta Amerika’nın da Ortadoğu’da öncelikli meselesi her zaman İsrail’in güvenliği oldu. Bu anlamda çok önemli bir değişiklik olmadığını ama alandaki aktörlerin pozisyonları açısından çok büyük bir hareketlilik olduğunu görüyoruz. Bu gidişat içerisinde en elverişli, en karlı ya da en az zararla geçebilecek pozisyonu edinmek için hızlı biçimde ön alma gayretlerinden kaynaklanan bir belirsizliğin doğduğunu düşünüyorum.
- Devlet Bahçeli’nin 1 Ekim’de ortaya koyduğu çıkışı ve sorunu çözme adımları bölgeye yönelik ve Türkiye’nin kendi bekasına ilişkin bir mesele miydi?
Bahçeli’nin “Dünya değişiyor. Umarım Türkiye değişmeden bu süreci geçer,” sözünün karşılığı aslında Bahçeli’nin hem çıkışını hem bu kadar önde bir inisiyatif almasını gerekçelendirirken kullandığı temel yaklaşımdan besleniyor. Pek çok yorumcu Bahçeli’nin devletin 10 yıldır çok sert biçimde uyguladığı, beka siyasetinde bir tür çıkış imkânı olmadığını gördüğü için buradan dönmeye çalıştığı ya da devletin bir yanlışın farkına vardığı gibi yorumlar yapıyor. Ben buna katılmıyorum.
- Neden?
Çünkü Devlet Bahçeli’nin ifadelerini okuduğumuzda ve kronolojiye baktığımızda beka stratejisini değiştirdiğini değil, süreci beka stratejisinin içine yerleştirdiğini görüyorum. Yani hem bölgesel hem küresel değişimlerin içerisinde iç cepheyi kuvvetlendirmek diye tarif ettiği, ama bir tarafıyla da bazı sorun odaklarını başka bir statüko ile bağlayarak, devletin sürekliliği, bekası ve devlet nezdinde bir bütünleşme halini ortaya koyuyor. Devletle bütünleşme hem kendi çağrısında dile getirildi hem de Öcalan’ın çağrısında bir cümle olarak yer aldı. Sonuçta devletin karşılaşacağı fırsatlar ve riskler konusunda ortak bir zemin üretmek gibi bir süreci işaret ediyordu. Baştan itibaren süreci bir sorunu masaya yatırıp, aktörleri ve muhataplarıyla sorunu çözmek üzerine değil, asıl olarak bu temel ihtiyaca bağlı olarak açıkladı. O yüzden bir rota değişikliğinden değil, bir bağlam değişikliğinden bahsedebiliriz. Yoksa Bahçeli’nin baktığı pencere hala devletin beka refleksleriyle uyumlu bir pencere. Bunun Erdoğan’la oluşturduğu açıya baktığımızda da bu değerlendirmeyi doğrulayan bir taraf var.
- Bu bağlam değişikliğinde Erdoğan nerede duruyor?
Devlet Bahçeli son günlerdeki yazı serilerinin ilkinde de çok bariz biçimde görüldüğü gibi, önceliğini daha uzun vadeli, daha geniş bir perspektifte ve devletin bekası ile ilişkilendiren bir stratejinin içine oturtuyor. Erdoğan’ın ise hem siyasi fıtratı dolayısıyla hem şimdiye kadarki performansı itibarıyla daha gündelik, yakın dönem pragmatik ihtiyaçlara öncelik veren bir siyaset tarzı var. Benzer sonuçları isteseler de isteme gerekçeleri, gidiş yolu ve varılmak istenen hedefle ilgili açılarının baştan itibaren farklı olduğunu ve süreç ilerlerken de bu açının kapanmak yerine açıldığı kanaatindeyim.
- Neye göre bunu söylüyorsunuz?
Bunu güçlendiren iki neden var. Birincisi Bahçeli’nin çeşitli telefon görüşmeleri ve yazılarla tezini hızlandırmaya çalışırken Erdoğan’ın hala tabir yerindeyse topa girmeyerek, hiçbir işaret vermeden sadece sonuç talep eden, hatta talimat düzeyinde sürece yaklaşan tutumunu devam ettirmesi. İkinci ve daha belirleyici fark ise 19 Mart süreci. 19 Mart süreci Erdoğan’ın yaklaşımı açısından birçok benzerlikler içeriyor. Birçok açıdan Gezi ile benzerlik kuruluyor. Ama ikisinin de sonunda Erdoğan tarafından imha edilen sürece benzer konjonktürde yaşandığını unutmayalım.
- 19 Mart’tan sonra Erdoğan’ın başka bir düğmeye basıp süreci bir tarafıyla frenlenme hali mi ortaya çıktı?
Bence pozisyonlar çok değişmiş değil. Hem Bahçeli hem de Erdoğan sürecin kendi gerekçeleri açısından faydaya çevrilebilecek fırsatlar oluşturabilecek tarafları olduğuna ilişkin kanaatlerini değiştirmiş değiller. Yani biri durmak, biri gitmek gibi bir tercih farklılığına savrulmuş değil.
Ama sürecin ilerleme biçimi, sürecin diğer dinamiklerle, diğer gelişmelerle ilişkisi meselesinde biçim, yöntem ve öncelikler açısından bayağı ayrıştıkları kanaatindeyim.
- 19 Mart sürecinde üniversite gençliği adalet ve demokrasi talebiyle sokağa çıktı. Ciddi bir şekilde boykot gündeme geldi. Bunun karşısına ağır polis şiddeti ve gençlerin sanatçıların, gazetecilerin tutuklamaların konmasının kaynağı neydi?
Bu konuda, en azından 19 Mart sürecinde aktif olanın Erdoğan olduğu çok açık. Mesela Bahçeli tribündeki yazılarının ikincisinde CHP’ye dönük sert şeyler söyledi ama ilginç biçimde yazının ilk bölümünde CHP’nin adı bile yoktu. Ya da 19 Mart sürecinden bahis bile yoktu. Hatta demokrasi vurgularıyla aslında bu yaklaşımı hafif örtülü biçimde eleştiren bir ton vardı.
- Ama CHP’ye, sokağa çıkarma mevzuunda 15 Temmuz’la ilişkilendirilen bir tehdit de vardı denebilir mi?
Vardı. İkinci yazı biraz da birincisini dengeleme yazısı gibiydi. Üçüncüsü de ikisinin ortasını bulan bir yazıydı. Ama ben bu Bahçeli’nin üçlü yazının içerisinde açıkçası süreçle ilgili tazyiki sadece DEM parti üzerinde bırakmayan, Erdoğan’ı da içine iten bir taraf olduğunu düşünüyorum. Bahçeli 19 Mart’la ilgili “bu bir hukuki süreçtir, sokak tehlikelidir,” gibi açıklamalar yapmış olsa da iktidar bloğunda 19 Mart sürecinde doğrudan Erdoğan’ın çok dar bir ekiple çok belirleyici olduğu kanaatindeyim. Bunun çok paylaşılmış, hatta AKP’nin taban ve kadroları tarafından bile tam destek almış bir hamle olmadığını düşünüyorum. Erdoğan’ın bu tavrı 2010’a kadar uzanan geçmiş deneyimlerinden kaynaklanıyor denebilir. Muhalefet dinamiklerinin birlikte davranmasını engelleyecek her türlü operasyona büyük önem atfediyor ve bunu her seferinde faydaya çevirdiğine inanıyor. Bu konuda da çok haksız sayılmaz açıkçası.
- Nasıl yani?
Şimdi çok kabalaştırarak söylersek, 2010’lardaki tabloda, 2000’lerin ilk on yılındaki siyasi liberal hattı Avrupa Birliği konjonktürü ile ilişkilendirmiş, ekonomik ve başka gelişmelerle birlikte reaksiyon duyan kesimlerden kopması için çok temel bir hamle olarak bu referandum sürecini işlemişti. Hemen peşinden Kürt’e başka menü, Türk’e başka menü çıkartan dönemde gezi ve süreç eş zamanlı olarak ilerledi. 2015 sonrasında beka stratejisi çerçevesinde çok sert bir güvenlikçi politikaya dönüldü. Tabir yerindeyse Kürtleri döverken Türklere seyrettiren bir tutum aldı. Ve her zaman, her seferinde muhalefetin önemli bir kısmının HDP, daha sonra DEM gibi Kürt siyasi hareketiyle temasını kriminalize eden, neredeyse ondan kaçınmalarını sağlayan bir dinamik yarattı. Son15 yıllık iktidarında kendi desteğini, kendi ürettiği rızayı ya da siyasal tabanını genişletmek yerine, genellikle karşı tarafı azınlığa düşürecek ya da parçalı hale getirmeyi öne çıkardı. Bugün gelinen noktada da benzer bir dinamiğin işlediği ortada. Erdoğan bugüne kadar bundan sonuç aldı ama buna karşılık toplum da bu stratejiden bir şey öğreniyor.
Yarın: İtiraz eden toplum umut vaat eder