Seçime giren partiler, “size en iyi ben hizmet ederim”, diye halktan oy isterler. Hizmet denilen şey, bir devletin savunma, adalet, eğitim, sağlık ve imar gibi temel faaliyetlerini yönetmektir. Bunun için para gereklidir ve söz konusu masraf bütçesi, bizden-halktan alınan vergilerle oluşturulur.
Seçim sonuçlarıyla iktidara gelen parti (ya da koalisyon) bütçeyi harcama yetkisine (ömür boyu değil!) dört ya da beş yıllığına sahip olur. Bütçede toplanan ve gerektiğinde borçlanarak elde edilen parayı, iktidarlar kendi siyasi anlayışına göre harcar. Sağcıların önceliği holdinglere ve yandaş şirketlere destektir; ‘solcular’ ise halkın geçim sıkıntısını kimi sosyal yardımlarla azaltmaya çalışır.
Burjuva sistemlerde iktidarlar, ister sağcı olsun, isterse de ‘solcu’ kendi yandaşlarını kollar. Her iktidar, kendi zenginlerini yaratmıştır. Bu konuda özellikle Demokrat Parti, Adalet Partisi, Anavatan Partisi ve günümüzde AKP, kendi yandaşlarını zengin (hem de nasıl bir zenginlik) etmede zirveye ulaştı.
Elde ettiği olağanüstü zenginliğin devamını kaybetmek ve dokunulmazlıklar kalktığında yargı önünde vermesi gereken hesapların korkusuyla AKP, iktidardan ayrılmaktan iyice korkar hale geldi. İlk dönemde halkın rızasını alan, daha sonra seçim sonuçlarını manipüle edebilen AKP, şimdi iktidarda kalabilmenin tek formülünün halkı şiddetli bir baskı altında tutmakla mümkün olduğunu sanıyor.
Daha önce sandıklardaki oyları çalan iktidar, şimdi de kendisini yenebilecek adayı ‘çalarak’ bir üst aşamaya geçti. 35 yıl önce alınmış bir fakülte diplomasını geçersiz saydırabilecek kadar aklını yitirdi ve gizli tanıkların uyduruk ifadelerinden başka bir kanıt olmaksızın, ‘yolsuzluk yapıyor’ diye İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı’nı -CHP’nin cumhurbaşkanı adayını- tutuklattı.
Ancak halkın bu operasyona yanıtı, CHP’yi de aşan büyük bir tepki şeklinde oldu. Sokağa çıkan milyonlarca insan, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’na yapılan haksızlık üzerinden iktidara çok büyük bir uyarıda bulundu. İmamoğlu’na atılan 13.5 milyon dayanışma oyu ve sokaklara çıkan milyonlarca insanın öfkesi, AKP’nin aklını başına getirmeli.
CHP yönetiminin milyonluk Maltepe mitinginin yanı sıra, birtakım boykotlar ve imza kampanyalarıyla iktidarı erken seçime ikna etmeye çalışması ve elbette İmamoğlu’nun cumhurbaşkanı adayı olarak seçime girebilmesini sağlama yönündeki barışçıl arayışları haklı ve doğrudur; her ne kadar bunun AKP’yi ne kadar etkileyebileceği pek belli olmasa da…
Mitinglere gidenler, ‘olay’ çıkarmıyor. Olay ya da onların sevdiği sıfatla ‘provokasyon’ halka polisin müdahalesine kadar olmuyor. Ancak polisler halkın dağılmasını amaçlayarak biber gazı ve hatta plastik mermilerle müdahale ederse; işte o zaman halkın kaçışması esnasında ortalıkta kaos yaşanıyor.
Ülkemizde 2 Nisan 2025 günü denenen ve katılımın ne kadar olacağını henüz bilemediğimiz ‘hiç alışveriş yapmama’ şeklindeki genel boykot, iktidarın bir günlük “dolaylı vergi” kaybına neden olabilecek. İktidardan gelen bunca tehdit ve feryada bakılırsa, yol ve yöntem doğru galiba.
Ülkemizde satın aldığımız her şey için ödediğimiz paranın belli bir oranı dolaylı vergi olarak bütçeye gider. Nitekim dolaylı verginin bütçedeki oranı yüzde 60’ı geçmekte. Boykotta amaçlanan, yerli ya da yabancı ürün sahibine-şirkete uyarıdan ziyade, iktidar bütçesine minik bir müdahaledir.
Bu eylem, iktidarın bütçesine milimetrik bir ısırık olacak ama katılımın yüksekliği, milyonların iktidara karşı somut bir amaçla kolayca bir araya gelebilmesi konusunda güzel bir örnek olacağa benziyor…