1980’lerde ABD’de siyah bir vaiz çıkıp başkanlığa aday oldu.
Adı Jesse Jackson’dı.
Kazanamadı. Ama Amerika Birleşik Devletleri’nin siyasetini değiştirdi.
Sivil haklar hareketi dendiğinde akla genellikle 1950’ler ve 60’ların büyük protestoları gelir. Oysa hikâye çok daha eskiye uzanır. 1865’te köleliğin kaldırılmasıyla birlikte eşit yurttaşlık ve oy hakkı anayasal güvence altına alınmıştı. Ancak özellikle Güney eyaletlerinde “Jim Crow” adı verilen ayrımcı yasalar yürürlüğe konuldu. Eski köleler, bu kez “yasal” ırkçılığın mağdurları hâline gelmişlerdi.
Siyah Amerikalılar yaklaşık bir yüzyıl boyunca eşitlik haklarını mahkemelerde aradılar. Ayrımcı uygulamalar hukuk yoluyla aşılmaya çalışıldı. 1955’e gelindiğinde ise sabır taşı çatladı. Sivil itaatsizlik eylemleri başladı. Montgomery Otobüs Boykotu, oturma eylemleri, kitlesel yürüyüşler… On yıl içinde meyveler alındı: 1964 Sivil Haklar Yasası ve 1965 Oy Hakları Yasası kabul edildi.
Hareketin sembol ismi, “Bir rüyam var” konuşmasıyla hafızalara kazınan Martin Luther King Jr. idi. “Cüretinin” bedelini canıyla ödedi. 1968’de suikastla öldürüldüğünde yanında genç bir vaiz vardı: Jesse Jackson.
King’den birkaç yıl önce, hareketin radikal kanadını temsil eden Malcolm X öldürülmüş; Siyah Güç hareketi baskıyla geriletilmişti. 1960’ların sonu ve 70’ler boyunca kentsel ayaklanmalar, polis şiddeti ve kitlesel tutuklamalar gündelik hayatın parçası hâline geldi. Hukuki eşitlik sağlanmıştı ama ekonomik eşitsizlik ve yapısal ırkçılık sürüyordu.
Jesse Jackson, bu tarihsel arka plan üzerinde sahneye çıktı.
Sokaktan sandığa: Mücadelenin yeni aşaması
Jackson’ın stratejik hedefi, sivil haklar mücadelesini yalnızca sokakta değil, ulusal siyasal temsil düzeyinde sürdürmekti. 1984 ve 1988’de Demokrat Parti’den başkan aday adayı olduğunda ise siyah kimliğini geri plana itmek yerine onu kurucu bir siyasal özne olarak konumlandırdı.
Onun en önemli siyasal katkısı “Gökkuşağı Koalisyonu” fikriydi. Siyah kimliğini merkezine alan bu siyaset, yoksulları, işçileri, çiftçileri, Latinoları, gençleri ve barış hareketini ortak bir sosyal adalet programında buluşturmayı hedefliyordu.
Kimlik burada dar bir etnik çerçeve değil; daha geniş bir sosyal adalet programının başlangıç noktasıydı. Oy hakkı, ekonomik eşitlik, eğitim, barış ve temsilde adalet gibi somut politika başlıkları bu çerçevede birleşti.
Jackson, iki partili Amerikan sisteminde dışarıdan değil içeriden mücadele etti. Demokrat Parti’nin sınırlarını içeriden zorladı. Ön seçimlerde milyonlarca oy aldı, ciddi delege desteği kazandı. Siyah bir adayın ulusal ölçekte “kazanabilir” olduğu fikrini kalıcı biçimde yerleştirdi.
Umut siyaseti
Jackson başkanlık mücadelesini kazanamadı ama destekçilerine hep şunları söyledi: “Asla teslim olmamalısınız. Amerika daha da iyiye gidecek. Umudu canlı tutun!”
Bu umut siyaseti yalnızca ABD ile sınırlı değildi. Güney Afrika’daki Apartheid rejimine karşı mücadeleyi destekledi; Filistin’in kurtuluş mücadelesinin yanında yer aldı. Küresel barış talebi noktasında aktif tutum aldı. Sivil haklar söylemini küresel adalet perspektifiyle birleştirmeye çalıştı.
2008’de Barack Obama ilk siyah başkan olarak Beyaz Saray’a yürürken Jackson’ın gözyaşlarını tutamaması bu yüzden anlamlıydı. O kapı bir günde açılmamıştı. Martin Luther King’in rüyası, Jackson’ın ısrarlı mücadelesiyle siyasal zeminde genişlemişti.
Mirası ve küresel etkisi
17 Şubat 2026’da 84 yaşında hayata gözlerini yumdu. Farklı siyasi çizgilerden Amerikan başkanları onun ardından saygı ve hayranlık yüklü mesajlar yayımlıyorlar. Çünkü Jackson’ın mirası yalnızca siyah Amerika’nın değil, Amerikan demokrasisinin dönüşüm hikâyesinin bir parçasıydı.
“Gökkuşağı” modeli 2000’li yıllarda dünya siyasetinde yankı buldu: Yunanistan’da Syriza, İspanya’da Podemos’tan Türkiye siyasetinde HDP’ye kadar. Özellikle HDP ve bugün DEM Parti çizgisinin, Kürt kimliği ve Kürt özgürlük mücadelesi etrafında emek, kadın özgürlüğü, yerel demokrasi ve sosyal adalet başlıklarını birleştirme çabasında benzer bir stratejik esin taşıdığı görülebilir. Kimliğine sahip çıkarak sosyal muhalefetin bileşenlerine siyasal temsil olanağı sunma yoluyla demokratik alanı genişletme çabası, Jesse Jackson’ın “kimlikten koalisyona” uzanan deneyimiyle kıyaslanabilir bir çerçeve sunuyor.
Demokratik zorlama
Jesse Jackson’ın hayatı bir zafer masalı değildir. Başkan olamadı. Ancak siyasette bazı mücadeleler sonuçtan çok eşiği değiştirir. Jackson, siyah kimliğini geri plana itmeden, onu evrensel bir adalet çağrısına dönüştürerek Amerikan siyasetinin merkezini zorladı. Yüzyılların “mazlum” siyah kimliğinden ileri bir demokrasinin kurucu enerjisini yaratmayı denedi ve oldukça da başarılı oldu.
Demokrasi mücadelelerinde her yeni dalga, geçmişin açtığı yollardan ilerliyor.
Jesse Jackson’ı unutmayacağız.
Umudu canlı tutacağız.









