Dünyada ve Türkiye’de barış karşıtlığının prim yaptığı bir dönemden geçiyoruz. O nedenle barışı inşa etmek bu dönemde daha da zor. Tabii ki bu aynı zamanda bir entegrasyon, herkesin birbirine alışma sürecidir. 40 yıldır, şiddetin, çatışmanın, ölümün olduğu bir ortamda buna alışmış, bunu içselleştirmiş bir toplum yapısından bahsediyoruz aynı zamanda
Nezahat Doğan
Türkiye’de Kürt sorununun çözümü barış ve demokratik toplum inşası için bir misyon biçilen Meclis komisyonu çalışmalarını sürdürüyor ama tam da bekleneni karşılamış görünmüyor. Öte taraftan Türkiye’de gündemden uzak tutulsa da Ortadoğu ve Suriye’de tansiyon yükseliyor, anlık değişen sıcak gelişmeler yaşanıyor. Çözümsüzlükte diretenlerin ayrıştırma, düşmanlaştırma dili ve algısı ise yayılmaya çalışıyor ve körüklenmeye devam ediyor. Barış ve demokratik toplum grubu silahlarını yakmış ve yasal adımların hukuki sürecin işletilmesi henüz sağlanmamışken toplumdaki güvensizliği gidecek adımlar da henüz orta da yok. Bu karmaşık çelişkilerle dolu ortamda İmralı’dan önemli mesajlar geldi. Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan üç kilit kavramın iyi anlaşılması ve içselleştirilmesi gerektiğini belirtiyor; “Demokratik Toplum, Barış ve Entegrasyon”…Bütün bu boyutlarda adımların ivedilikle atılması gerektiğini söylediği yeni bir aşamaya vurgu yapıyor. Bu yeni aşama ve üç başlık ne anlama geliyor? Tüm kesimlerin sürece dâhil edilmesinin önündeki engeller ve eksiklikler neler?
Komisyon işlevini gerçek anlamda yerine getirebiliyor mu? İktidar komisyondan beklenen işlevselliği işlevsiz hale mi getiriliyor? CHP’ye operasyonlar devam ederken ortak ve güçlü bir bütünlük sağlanabilir mi? Tüm bu soruları, komisyon çalışmalarını ve gündemi CHP Diyarbakır Milletvekili ve Komisyon Üyesi Sezgin Tanrıkulu ile konuştuk.
- Komisyon 7. toplantısını yaptı ve bu sürecin daha uzun süreceği öngörülüyor. Süreç komisyon ekseninde nereye gidiyor, nerede kilitlendi, nerede sıkıntılar var? Çözüme dair hangi adımlar söz konusu?
Türkiye’nin Kürt meselesi 1984’ü esas alırsak 41 yıldır süren bir sorun. İnsani maliyeti en ağır, resmi olmayan rakamlara göre 60 bin civarında insanın yaşamını yitirdiği, milyonlarca insanın göç etmek zorunda kaldığı, çok ağır insan hakları ihlallerinin yaşandığı ve bir cumhurbaşkanının ifadesine göre de 4 trilyon dolarlık bir maliyete sebep olan bir mesele. Artık Türkiye’nin meselesi olmaktan da çıkıp bölgesel ve uluslararası bir meseleye dönüşmüş durumda. Bahçeli’nin çıkışıyla başlayan, Öcalan’ın İmralı’dan yanıt vermesiyle şekillenen, örgütün Öcalan’ın çağrısına uyarak kendi hukukuna göre PKK’nin kongresini toplayıp kendi varlığına son verdiği ve çok anlamlı bir tören ve bir açıklamayla da en önemli kadrolarının silahları yaktığı bir süreçten sonra Meclis’te bir komisyon kuruldu ve çalışmalara başladı.
- Kürtlerin inkârı ve Kürt sorununun çözümü için denenen barış süreçleri ve tek taraflı ateşkes dönemleri önümüzde hafıza olarak durmuyor mu?
Duruyor tabii, geçmişe bakmak lazım. 40 yıllık süreç içinde 93’te Özal’la başlayıp başarısızlıkla sonuçlan birçok deneme oldu ve her başarısızlıktan sonra da sorunun boyutunun ve maliyetinin daha da ağırlaştığı dönemler yaşandı. En son 2015’te sürecin bozulmasından sonra da Türkiye rejim değişikliğine, bir darbe girişimine, siyasetçilerin halen hapiste olmasına ve Türkiye’de anayasal sistemin, parlamenter sistemin değişmesine kadar varan bir yöne evirildi. Dolayısıyla bu hafızayı bilmeden bugün ne yaptığımızı anlayamayız. Yaptığımız işin ağırlığının ve öneminin çok farkında olunmadığı görüşündeyim.
- Neden öyle?
Birinci olarak siyasi partiler arasındaki mekanizmanın çok daha hızlı, çok daha samimi ve çok daha içten olması lazım. Bugüne kadar yedi oturum yapıldı. 1 Ekim’de Meclis açılacak ve o zamana kadar mutlaka bir hukuksal zeminin hazır olması lazımdı. Daha hızlı, daha tempolu çalışma, arka kapı diplomasisinin daha iyi işlediği bir mekanizma olabilirdi ama bu maalesef olmadı.
- Komisyonun bir işlevi de meselenin çözümüne odaklı olarak demokratik zemini inşa etmek değil midir? Mesele sadece silahsızlanmaya mı indirgenmiş durumda? Demokratikleşme nerede duruyor?
Bu soruna bakış açısında AK Parti ile CHP, DEM Parti, Yeni Yol Partisi ve bazı grubu olmayan siyasi partiler arasında çok temel bir fark var. AK Parti Türkiye’de Kürt meselesinin olmadığını, Kürt meselesini çözdüklerini, bir terör meselesinin olduğunu, komisyonun görevinin de bu terör meselesinin sonlandırılmasıyla ilgili ve sınırlı olduğu, dolayısıyla bu odağın dışında herhangi bir çalışmanın yapılmaması gerektiği fikrinde.
- Peki, bu konuda CHP’nin duruşu nedir?
CHP, Türkiye’nin Kürt meselesinin aynı zamanda bir demokratikleşme, adalet ve özgürlük sorunu olduğunu ifade ediyor. Dolayısıyla eş zamanlı olarak bir taraftan silahsızlanmayı, çatışmayı sonlandıracak yasal düzenlemeleri ve siyasal altyapıyı, diğer taraftan da bu sorunla bağlantılı demokratikleşmeyle ilgili uygulamadan ve mevzuattan kaynaklı sorunlar konusunda adım atılması gerektiği görüşünde. AK Parti ile görüş ve yaklaşım farkı giderilmediği için de komisyonun ne çalışacağı konusunda şu anda net bir durum yok.
- Bir ortaklaşma yok mu diyorsunuz?
Bir fikir birliği yok! Bugüne kadar sunum yapan barolar ve içerisinde AK Parti’ye yakın olduğu bilinen muhafazakâr camiadan Mazlum-Der ve İHH gibi derneklerin de bulunduğu insan hakları kurumları sorunun sadece silah bırakmayla alakalı olmadığını çok çarpıcı bir biçimde ortaya koydular. Diyarbakır anneleri, şehit anneleri, Cumartesi Anneleri, Barış Anneleri ve şehit gazi yakınları da soruna soğukkanlı yaklaştılar ve çatışmanın, şiddetin, bitmesi konusunda görüşlerini ortaya koydular. 10 Meclis eski başkanı dinlendi ve Kürt meselesinin sadece terörden ibaret olmadığını, bugüne kadar hükümetlerin sadece terörle mücadele ettiğini ama bu sorunun kaynağı olan meseleyle ilgili adım atmadığını deneyimlerine dayanarak anlattılar. AK Parti’ye yakın, AK Parti’nin içinden çıkmış Meclis başkanları da dahil AK Parti’nin bugün savunduğu noktada olmadıklarını gösterdiler. Şimdi AK Parti’nin bu yaklaşımdan uzaklaşması lazım ki komisyonun motivasyonu ve en önemlisi komisyona güven artsın.
- Komisyona yeterli oranda güven oluşmadı mı?
Masada Türkiye’de siyasal olarak yüzde 90’ı temsil eden siyasi partiler var ama destek yüzde 60 civarında. Aynı zamanda korku var yurttaşta. Kürtlerde de korku var.
- Bu korkunun nedeni ne? Nasıl giderilir?
Suriye’de ne olacak endişesi var. AK Parti’nin geçmiş süreçlerdeki geri dönüşlerinden duyulan endişe var. Türkiye’nin batısında acaba hangi pazarlık yapıldı? Türkiye bölünecek mi? Ne taviz verildi gibi sorular ve yabana atılmayacak endişeler var. Bütün bu kaygıları ve korkuları karşılayacak, o güveni sağlayacak olan parlamentodur. Bir de elbette doğrudan sürece karşı olan siyasi parti ve siyasi kurumlar var.
- Karşı olanlar içinde hem AKP hem MHP içinde de bir kesimin varlığı görülüyor. Bu kesimlerin ortaya koyduğu dil, komisyonda Kürtçe’nin konuşulmasına izin verilmemesi, CHP’ye kayyumlar, operasyonlar, gözaltılar ve antidemokratik uygulamalar birleşince toplumun kafasındaki kaygılar daha da mı artıyor?
Daha da artıyor tabii ki. Bize de “Belediye başkanlarınız hukuksuz bir biçimde hapiste, kayyım uygulaması devam ediyor. Siz nasıl masada oturuyorsunuz?” deniyor. Biz de “Bizim üzerimizde baskı, hukuksuz bir kuşatma var ama bununla mücadele ediyoruz. Bu mesele dünden bugüne gelmiş ve yarına taşımamamız gereken bir meseledir. O yüzden masadayız, bunu çözmeye ve katkı sunmaya da adayız” diyoruz.
Fakat AK Parti karar veremiyor. Bir taraftan bu masa, bir taraftan antidemokratik uygulamalar, bir taraftan Suriye’de aldıkları tutum ciddi olarak çelişiyor. Türkiye’de Kürtlerin Suriye ile ilgili de bir beklentisi var. Suriye’de bu kadar bedelden sonra oradaki kardeşlerinin, akrabalarının zor bir duruma, yeni bir savaşa, yeni bir çatışmaya girmesini de istemiyorlar. Dolayısıyla AK Parti’nin karar vermesi, demokratikleşme ve adalet yönünde bir makas değiştirmesi lazım.
- Süreç yavaş ilerletiliyor. 11 Temmuz’da silah yakma töreninden sonra hızlı bir şekilde yasal adımlar atılıp hukuki süreç başlatılabilirdi. Adalet Bakanlığı istese belli uygulamalarla süreci hızlandıramaz mıydı? Buradaki amaç nereye oturuyor? Komisyona neden ihtiyaç duyuldu?
AKP ve MHP isterlerse beraber bir silah bırakma yasasını muhalefet karşı çıksa bile iki üç gün de çıkarabilir. Ama onlar da biliyorlar ki mesele bu değil. Komisyona toplumsal meşruluk bakımından ihtiyaç duyuldu. O nedenle AK Parti ve MHP aynı zamanda bu komisyonun kurulmasına rıza gösterdiler ve biz de komisyondayız. Ama bu amaca uygun davranmıyorlar. Sonuçta komisyonda masada olan siyasi partilerin de güçlenmesi lazım ki toplumsal meşruluk artsın. Oysa CHP’yi zayıflatmak için ellerinden gelen her şeyi yapıyorlar. Bu da komisyona olan güveni azaltıyor. “Bu AK Parti ile ve bu uygulamalarla mı bir çözüm olacak?” deniyor.
- AKP’nin demokratikleşme için karar vermesi lazım diyorsunuz?
AK Parti’nin fikir yani bir makas değiştirme kararını vermesi lazım. Antidemokratik uygulamalar, ifade özgürlüğüne ilişkin tutuklamalar, yargılamalar, halen cezaevinde olan siyasetçiler, uygulanmayan Anayasa Mahkemesi kararları, uygulanmayan AİHM kararları demokratikleşmenin karşısında bir engel olarak duruyor. Israrla komisyonun yargı ve güvenlik bürokrasisinde mesaj verecek bütünlük içerisinde bir bildiri yazmasını istedik, o da olmadı. Biz burada halk adına, millet adına bir iş yapmaya çalışıyoruz. Siz kendi başınıza, kendi siyasi düşüncenize uygun uygulamalar yapmayın, yasalara, anayasaya uyun. Ak Parti böyle bir çerçeve de çizemedi.
- Nasıl bir çerçeve ve çözüm var önümüzde?
Çözümün önünde iki önemli mesele var. PKK varlığına son verdi ve silahsız hale geldi ama siyaset yapmaktan vazgeçmediler. Silah bırakma yasası çerçevesinde silah bırakacak kadroları, yurtdışındaki kadroları, Türkiye’deki kadroları hapishaneden çıkacaklar, siyaset yapacaklar.
- Bunun için nasıl bir zemin ve yasal güvence sağlanmalı?
Şu anda bu yasalarla siyaset yapmak mümkün değil. Demokratik siyasetin güvence altına alabileceği bir yasal zemin oluşması lazım. Silah bırakmanın dışında ifade özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü yasalarla güvence altına alınmalı. Daha siyasi parti kapatma yasası Meclis’’te duruyor. Anayasa Mahkemesi’nde siyasi yasak istenmiş siyasetçiler var. Bu yasalarla yine bir siyasi parti kapatma davası da olur insanlar yine örgüt üyesi arak suçlanabilir. Yani silaha ve şiddete başvurmadığı halde ifadeleri beğenmeyen bir savcı takdir hakkını kullanıp dava açar. Dolayısıyla silah bırakma yasası ile birlikte demokratik siyaseti yargının ve siyasi iktidarın takdirine bırakmayacak kuvvetli bir yasal düzenlemenin olması lazım. Bu konuda AK Parti hazır mı bilmiyoruz.
- Sizin siyasetin güvencesi konusunda 29 maddelik bir öneri sundunuz ve bu ‘Herkes kendi gündemiyle gelmesin’ denilerek tartışma konusu oldu. Komisyonun işlevi herkesi dinleyerek sorunları gidermek değil mi?
Bizim sunduğumuz anayasa dışında öncelikle yapılması gerekenler konusundaki 29 maddelik çerçeve tam da budur. Dolayısıyla bu konularda bir uzlaşma zemini olması lazım ki parlamento silah bırakma yasası ile birlikte ve adım adım bu konularda yol alsın. Bu komisyon eğer gerçek anlamda Türkiye’ye özgü bir çözüm modeli ise uygulamadan kaynaklı sorunlar konusunda hükümete öneride bulunma yetkisine ve kuvvetlere sahip olmalı.
- Peki, buradaki belirsizlik nedir?
Konular konusunda da bir belirsizlik var. AK Parti’nin politikasının ne olduğunu bilmiyoruz. O nedenle aynı zamanda güvensizlik de oluşuyor. Silah bıraktı, geldi herhalde gidip tarlasında çalışacak veya gidip bir bakkal dükkânı açıp ticaret yapacak değil. Siyaset yapacaklar esas itibariyle. Siyaset yapanların güvencesinin olmadığı bir ortamda nasıl olacak bu iş? Anlayışın değişmesi yetmez. Siyasi iktidarların, güvenlik bürokrasisinin, idari bürokrasinin, yargı bürokrasinin takdir alanına kalmayacak şekilde siyasetin güvence altına alınması lazım.
- Abdullah Öcalan son mesajında da demokratik toplum, barış ve entegrasyondan oluşan üç kilit kavramı öne çıkardı, bunun için adımların ivedilikle atıldığı yeni bir aşamanın gereğine vurgu yaptı. Bir kısım siyasetin ve basının meseleyi basitleştirip yok sayma yaklaşımının ise sürece zarar verdiğini belirtti. Ne demek istiyor? Nasıl anladınız bu mesajı?
Dünyada en zor iştir barış yapmak. Bunun zorluğunu yaşadığımız acılardan biliyoruz. Dünyada ve Türkiye’de barış karşıtlığının prim yaptığı bir dönemden geçiyoruz. O nedenle barışı inşa etmek bu dönemde daha da zor. Tabii ki bu aynı zamanda bir entegrasyon, herkesin birbirine alışma sürecidir. 40 yıldır, şiddetin, çatışmanın, ölümün olduğu bir ortamda buna alışmış, bunu içselleştirmiş bir toplum yapısından bahsediyoruz aynı zamanda.
- Siz entegrasyondan ne anlıyorsunuz?
Siyasi partilerin bu sürecin arkasında daha güçlü durmaları gerekir ki toplumun entegrasyonu daha hızlı ve çabuk olsun. Siyasi partiler bu sürecin arkasında, masada ama temsil ettikleri toplum henüz masada değil. Bu DEM için de geçerli.
- İktidarın yürüttüğü politikalar CHP ile muhalefet arasında ortak güçlü sesin çıkmaması ve güçlenmemesi konusunda sindirmeye çalışıyor. Toplum nezdinde de bunu aşmanın yolu farklı siyasi yaklaşımlarla yürütmek, siyaset yapmak değil mi?
Tabii ki. Meclis’teki komisyon fikri esasında tam da bu anlattıklarınızı ifade ediyor. Biz şu anda hem Meclis’te hem sokakta iktidarla mücadele ediyoruz. Haftada iki gün Türkiye’nin değişik yerlerinde mitingler yapıyoruz. Ama diğer taraftan Türkiye’nin Kürt meselesi konusunda entegrasyon için masadayız. Kürtlerin bu cumhuriyeti kendi cumhuriyetleri olarak hissetmeleri için masadayız. “Bu mücadeleyi biz yaparız” diyoruz. 2012 yılında benzer bir süreci başlatmak için Cemil Çiçek’e giden MYK üyelerinden biriydim. O zaman MHP karşı olduğu için böyle bir komisyon kurulamadı. Ama şimdi şartlar böyle bir komisyonu defacto olarak Meclis Başkanı’nın kurmasına elverdi. Bu entegrasyonu, Meclis’teki bu görüntüyü eğer Türkiye’de içselleştirebilirsek çok adım atmış oluruz. Entegrasyon fikri, demokratik topluluk fikri ilerledikçe daha da karşılık bulacak.
- Abdullah Öcalan ‘Bu stratejik hamlenin anlaşılması, sahiplenilmesi hepimize, tüm Türkiye’ye kazandıracak’ diyor. Bu toplumsal alana nasıl taşınabilir? Anlaşılmasındaki eksiklik nerede?
Siyasi partilerin, sivil toplumun, meslek örgütlerinin, bu işin dışında duran, ikircikli bir konumdan daha sahiplenici bir role bürünmesi lazım. Odalar ve Borsalar Birliği, Esnaf Sanatkârlar Odası, Türkiye Barolar Birliği, tabip odaları, insan hakları örgütleri gibi köklü kurumların mağdurlar üzerinden değil, çatışmanın sonlanması ile insanların nasıl daha fazla refaha ve mutluluğa ulaşabilecekleri konusundaki fikirleri kendi camiaları üzerinden yaygınlaştırmaları lazım. Ben henüz bu mekanizmaların da devreye girdiği görüşünde değilim.
- Bu konuda AKP’ye yakın medyanın ve basının da dili ırkçı ve süreci zehirliyor. Barış dili yok. Neden değişmiyor?
Kendilerine yakın medyada tam bir sahiplenme yok. CHP’ye yakın olduğu söylenen medyada ise pozitif ve negatif görüşler var ama daha fazla tartışılıyor. Ama hem merkez medya dedikleri medyada yok, hem de kendisine doğrudan bağlı olan medyada bu konuyu sahiplenen, örgütleyen bir üslup yok. Mesela 2013’te akil insanlar oluşturmuş ve 7 bölgeye göndermişlerdi. Bugünse iktidarın sahiplenici bir entegrasyonu ve barışçı duygusu yok.
- AKP’nin farklı bir hesabı olduğunu mu düşünüyorsunuz?
Sonuçta bu işi siyaset üstü görmek lazım ama AK Parti aynı zamanda siyaset yapıyor. Bu meselenin kendisine ne kazandıracağını ve ne kaybettireceğini de ölçüyor. Henüz ne kazanacağını bilmiyoruz bu meselede. İç kamuoyunda da o sahiplenmeyi tam olarak yapmıyor çünkü henüz siyaseten kazandıracak bir pozisyonda görmedi kendisini. O nedenle daha geride duran bir pozisyon istiyor bana göre.
- Sürece karşı direnç gösteren bir güç var mı? Beyaz Toros’la ne mesaj verilmek istendi?
Şunu söyleyeyim rahatlıkla; masasında Beyaz Toros olan bir savcıya -bizim meselemizle bağlantılı olduğu için ve Erdoğan, beyaz Torosları mahkûm ettiği günün ertesinde bu olay ortaya çıktığı için- bir soruşturma açıldı mı? Ya senin kastın nedir kardeşim? Bir oyuncak olarak mı kullandın sen bu arabayı çocukluğunda? Niyetin ne kardeşim diye soran oldu mu? Tam da komisyonun toplandığı gün çatışmanın, ölümün, faili meçhulün simgesi olan bir beyaz Toros Mersin’den kalkıp Meclis’in duvarının dibinde yakılıyorsa, bu da herhalde bir meczubun akıl ettiği bir şey değildir. AK Parti iktidarının kontrol etmediği veya edemediği bir direnç var. Devlet içerisinde de toplumda da bu meselenin çözülmesinden yana olmayan önemli direnç mekanizmaları var. Beyaz Toros vakası odur.
- Komisyonla ilgili umudunuz ve beklentiniz ne?
Ben komisyonun toplanmasının kendisinin çok mühim ve bir ilk olduğunu düşünüyorum. O yüzden eğer bu niyet devam ederse bu işin başarılı sonuçlanacağı konusunda umudum umutsuzluğumdan daha fazla.
- Sezgin Tanrıkulu’nun derdi ne?
Derdim çoktur. Hangisine yanayım.