Uluslararası sistem bu saldırı konsepti ile tıpkı 15 Şubat 1999’da hedeflendiği gibi Ortadoğu’nun sosyalist değeri ve öncü gücü olan Öcalan’ı, onun yarattığı değerleri tasfiye ederek Ortadoğu’da 3. Dünya Savaşını ilan ettiyse, bugün de benzer bir hedefi devreye soktu
Nesrin Akgül
Şayet Kürtlerin hikayesi, savaşarak masada kazanmayı anlatan “direniş meydanda doğar, masada taçlanır” şeklinde bir anlatıya dönüşecekse, bunu en iyi sonuçlandıran gerçek örnek, Rojava’da 30 Ocak tarihinde imzalanan anlaşmadır. Bu anlaşmanın yarattığı sonuçlar ve sahadaki pratikleşme düzeyi, zaman geçtikçe daha net idrak edilecek ve geniş kabul görecektir.
30 Ocak 2026 tarihinde Rojava Özerk Yönetimi ile Şam arasında imzalanan anlaşma yüzeysel bir okuma ile sadece savaşı durduran bir anlaşma, “rahatlama”; ezber bir okuma ile “hayal kırıklığı”; subjektif bir öfke ile de “teslimiyet” olarak okunabilir. Bu anlaşmanın gerçek anlamı, ancak bunu imzalatan dinamiklerin kim ve ne olduğu, tarihsel bağlamı, siyasal dengeleri ve sahada oluşan yeni güç ilişkileri ve dengeleri içinde değerlendirildiğinde ortaya çıkabilir.
Peşinen belirtelim, henüz pratikleşmiş bir anlaşma yok ama gerçekleşmiş bir müzakere süreci var. Kürtlerin temel talepleri, siyasal statü, anayasal güvence, uluslararası garanti ve öz savunmanın kalıcı hukuki çerçeveye kavuşması gibi hususlar henüz bu anlaşma ile tam olarak karşılanmış değil. Bu esas gündemler hâlâ muğlaklığını koruyor. Ancak tarihsel bağlamda en önemli şey Kürtlerin bir soykırımın eşiğinden, uluslararası bir komplonun içinden bir anlaşma ile çıkmayı başarması, bunu durdurmasıdır. 15 Şubat komplosunun güncellenmiş ve derinleştirilmiş ve fakat mutlak tasfiye planı başarıya ulaşamamıştır. Ortaya çıkan tablo da sistem iki faz arasında gidip gelirken, bu intikal hali yenişememe durumunu da ortaya çıkartıyor. Yani iki taraf ve hatta Kürtler karşısında sıralanan çoklu taraflar arasında mutlak bir zafer, yenme ve yenilgi halinden ziyade bir eşiğin atlatılması halinin olduğudur tarif edilmeye çalışılan.
Peki nasıl bir eşikten bahsedilmeli? Çok fazla öngörülemese de Ortadoğu’da Suriye merkezli olarak değişen yeni bir denklem ve denge durumu açığa çıktı. Gazze savaşı ve yaşanan soykırım ardından, İbrahim Anlaşması’nın kurucu ve ittifak güçleriyle domino etkisiyle hayata geçirilen İbrahim Anlaşması’nın açığa çıkarttığı yeni denge durumunun merkez üssü de Suriye’dir. Davud Koridorunun geçiş ve gerçekleşme mekanı olarak Suriye, Esad rejiminin devrilmesi ve sakallı muadil Colani’nin İsrail tarafından tamamen kontrol altına alınıp, koç başı olarak sahaya sürülmesiyle beraber yeni bir süreç ortaya çıkmıştır. ABD yeni güncel ulusal güvenlik belgesinden de anlaşıldığı kadarıyla Ortadoğu’da da çok acele, eli sopalı bir dizayn ve çözüm süreci tesis etmek istemektedir. “Yükleri kaldır, barışı inşa et” temasıyla askeri yükü azaltıp, İsrail ve Körfez ülkelerine daha fazla sorumluluk yükleyerek “güç yoluyla barış” hedefleniyor. İran’ın zayıflatılarak ya da direkt rejim değişimi yaratılarak İbrahim Anlaşması’nı genişletmek, Suriye’yi stabilize etme ve Gazze ve Suriye’nin yeniden inşasını İsrail ve ortaklarıyla gerçekleştirmek gibi hedeflerle yol alınmak istendiği anlaşılıyor. Bu nedenle maksimalist tavırlarla operasyonel müdahalelerle, tıpkı Venezüela’da yaşanan olay gibi normatif değerlerin ortadan kalktığı, hesap verilebilirliği olmayan, şok doktriniyle yol alan bir hegemonik siyaset iklimi hakim kılınmış durumda. Bu ekosistemin Ortadoğu’ya yansıması İngiliz Anglosakson aklının 200 yıllık Kürt politikasıyla güncellenerek, devreye sokulmuş durumda. Bu da Kürdü yaralı bırak, Kürdü statüsüz bırak, Kürtsüz bir Ortadoğu tasarımı gerçekleştir mottosuyla hayata geçirilmek isteniyor. Bu yeni dönemin, 2020 yılında ABD öncülüğünde dört Arap ülkesiyle imzalanan ve hâlâ tamamlanmaya çalışılan güncellenmiş Sevr diyebileceğimiz İbrahim Anlaşması ile şekillendirilmek istendiğini de iddia edebiliriz.
Statüsüz Kürt planının Paris Anlaşması ardından Rojava’ya açılan ve belli ki hazırlığı çok önceden yapılan saldırı süreciyle devreye sokulması çoklu hedefleri de içinde barındırmakta. Saldırının zamanlaması da önemli olmakta; bu saldırının Gazze imha sürecinin nihayete erdirilmesi ardından, tam da İmralı’da başlatılan Barış ve Demokratik Toplum İnşası sürecinde devletle sağlanan görüşmelerde ikinci aşamaya geçilmek istenirken gerçekleşmesi tesadüf olamaz. Saldırının zamanlaması hedefi de deşifre etmektedir; doğrudan baş müzakereci olan ve devlet nezdinde de bu misyonuyla kabul gören Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan ve direnen Kürt gerçekliği. Saldırının ardından adeta savaş karargahına dönen ana akım medya ve dijital medya trollerinin hedefine koyduğu olgularda bu gerçeği deşifre etmektedir; Öcalan, onun yarattığı paradigma, Rojava devrimi ve özgür kadın hakikati.
Bu saldırının atlattığı eşik nedir? Uluslararası sistem bu saldırı konsepti ile tıpkı 15 Şubat 1999’da hedeflendiği gibi Ortadoğu’nun sosyalist değeri ve öncü gücü olan Öcalan’ı, onun yarattığı değerleri tasfiye ederek, domino etkisiyle Ortadoğu’da 3. Dünya Savaşını ilan ettiyse, bugün de benzer bir hedefi devreye soktu. Bu komplonun İmralı mutlak tecrit sistemini inşa ederek, Kürt önderi Öcalan’ın esaretiyle sonuçlandığını unutmayalım. Ancak bu komplonun hedeflediği Kürt- Türk iç savaşı Öcalan’ın “Demokratik Cumhuriyet”, “Demokratik Ulus” paradigmasıyla durdurulduğu gibi Kürdü önderliksiz bırakma planı da dört parça Kürdistan’da ve diasporada gelişen görkemli Kürt direnişiyle durdurulduğunu da asla unutmayalım. Bugün de tekrarlanan bu komplo, Rojava saldırısı başladığı andan itibaren devrede olan ve tarihi değeri olan 30 Ocak anlaşmasını şekillendiren baş müzakereci Öcalan’ın masada verdiği müzakere mücadelesiyle yapılandırılmış olup saha da gelişen toplumsal direniş hattıyla da durdurulmuştur. Rojava’da ki askeri ve toplumsal direniş, yalnızca Rojava’nın korunmasıyla sınırlı kalmamış, ulusal bilinç ve refleksi açığa çıkartarak dört parça Kürdistan’da ve diasporada ulusal niteliği yansıtan siyasal karakterli bir mobilizasyon yaratmıştır. Ulusal birliğin nişanesi olacak bir tarih yazılarak, bu saldırıya karşı ortak tutum alınmış, toplumun geniş kesimleri ayağa kalkarak açığa çıkartılan basınçla komplo durdurulmuştur. 15 Şubat komplo ittifakının güncel aktörleri de kurdukları denklemi geri çekmek zorunda kalmıştır. Atlatılan eşik, Kürt soykırımın önemli bir direniş hikayesi ve müzakere başarısıyla durdurulmuş olması ama sonlandırılmamasıdır.
Bu anlaşma ardından çokça “yenildiler” söylemiyle hem Önderlik gerçeği hem de Rojava devrimi itibarsızlaştırılmak isteniyor. Oysa baş müzakereci Öcalan ortaya koyduğu demokratik entegrasyon ve demokratik ulus paradigmasıyla yine ikinci müzakere süreci başladığından beri Gazze savaşı, bölgede ki Şii gücü ve onun hedeflenmesi, İran’ın yaşadığı tehlike, Esad sonrası yaşanabilecek süreçler ve yeni uluslararası denklemi öngörerek hareketini feshedip, barış ve demokratik toplum sürecini başlatarak, müzakere masasını korumak istemektedir. 27 Şubat bildirisi Ortadoğu’da Gazze saldırısıyla başlatılan yeni Sevr hamlesine ve bölge de gelişen yeni stratejik hamleye verilen Kürt stratejik aklının erkenden cevabı olmuştur.
Bu tablo Kürdün önceki direniş tarihi ve kırılma anlarıyla karşılaştırılırsa fark netleşir. Birinci dünya savaşı ardından Kürtler statüsüz bırakılmak istendiği ve karşısına imha ve inkar siyasetiyle çıkıldığı için çok yönlü bir isyan sürecine girmişti. Şeyh Sait, Seid Rıza, Ağrı, Dersim, Zilan direnişleri ardından da ağır bir soykırım altına alındılar. Kürdü tasfiye planı, Kürdün örgütlü gücüyle kırılamamıştı ve bu nedenle de Kürt sorunu denilen inşa edilmiş sorun PKK direniş gerçeğini yaratarak günümüze kadar kendini taşırmıştır. Kürt halk gerçeği ve onun öncü gücü son sözünü idam sehpasında söylerken, bugün gelinen aşamada Kürtler mücadele geleneğinin yarattığı mirasla müzakere masasında da kolektif halk önderliğiyle sözünü söylemektedir.









