Türkiye’nin iç siyaseti, yıllardır süregelen Kürt meselesi ve buna bağlı olarak ‘barış süreci’nin belirsizliği etrafında şekillenmektedir. Oysa bu meselenin çözümü, sadece Kürtler için değil, Türkiye’nin toplumsal ve demokratik geleceği için de kritik bir öneme sahip.
2025 yılı itibarıyla, Abdullah Öcalan’ın İmralı Adası’nda yaptığı barış çağrısı, Kürt sorununun çözümü için yeniden bir umut ışığı doğurmuş oldu. Ancak belirsizlikler çok fazla.
Çağrının ardından yaşanan gelişmeler, Türkiye’nin siyasi manzarasında hâlâ büyük belirsizliklerin ve gerilimlerin olduğunu göstermektedir. PKK’nin Öcalan’ın çağrısına uyacağı, kendisini feshedeceği açıklamasıyla ateşkes ilan etmesi, ardından devletten adım atmasını istemesi sonrasında yaşanan sessizlik ve siyasi çözüm önerilerinin yokluğu, toplumsal barışa giden yolun ne kadar zorlu olduğunu ortaya koymaktadır.
Öcalan’ın çağrısı bir dönüm noktası olabilir
Abdullah Öcalan, 2025’in ilk aylarında yaptığı çağrıda, barış ve demokratik toplum inşasının önemini vurgulamıştı. Ancak Öcalan’ın çağrısının başarısı, sadece PKK’nin kararlarıyla sınırlı değil; aynı zamanda iktidarın bu sürece yaklaşımı ve adımlarına bağlıdır.
Ancak iktidarın ve özellikle Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yaklaşımı, barış sürecinin ilerlemesini engelleyen faktörlerden biri olarak öne çıkmaktadır. Erdoğan, bayram sonrası İmralı heyeti ile görüşme olasılığından söz etse de, somut adımların atılması konusunda henüz bir gelişme kaydedilmemiştir.
Erdoğan’ın tutumu, barış ve çözüm sürecine ilişkin politik iradenin eksikliğini gösteriyor. Ancak iktidarın, Öcalan’ın çağrısına yönelik somut adımlar atmaya yanaşmaması, toplumda ve özellikle Kürt halkı arasında, devletin barışçıl bir çözüm için isteksiz olduğu duygusunu güçlendirmektedir.
Devletin tavrı ve Bahçeli’nin söylemleri
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın barış sürecine yaklaşımı, MHP lideri Devlet Bahçeli’nin söylemleriyle paralellik de göstermemektedir. Bahçeli, bayram boyunca yaptığı açıklamalarda Türkiye’nin geleceği hakkında çok genel ifadeler kullanmış, ancak Kürtlerin eşit hakları ve demokratik adımlar gibi somut meseleleri ele almaktan kaçınmıştır.
Bahçeli, daha çok ‘Türk merkezli’ bir perspektif sunmaktadır. Tüm toplumsal farklılıkların birleşebileceği bir anayasa önerisi noktasında kalan muğlak söylemleri olsa da bu öneriler, Kürt halkının özgürlük ve eşitlik taleplerini karşılayacak bir içerikten yoksundur. Türkiye’deki Kürt sorununun çözümü için somut adımların atılması yerine, esas olarak Türk egemen sınıflarının iç ve bölgesel çıkarlarına endeksli bir yaklaşım içindedir. Diğer yandan iktidarın hukuksuzluklarına ise destek sunulmaktadır.
Ortadoğu’daki hızlı gelişmeler, son bir hafta içinde Suriye sahasında Türkiye ile İsrail arasındaki sıcak gelişmelerin başka bir aşamaya varabileceği olasılığı belli ki Bahçeli’yi kaygılandırmaktadır. Ancak Kürt halkının hakları gibi kritik meseleler üzerinde durmaktan kaçınması, sürecin başarısı için söylediklerini dayanaksız bırakmaktadır. Ayrıca, CHP’ye yönelik tehditkar dilini sürdürmesi, şiddet ve hukuksuzlukta iktidarla mutabakat içinde olması bilinen tarihsel tutumunda ısrar ettiğini göstermektedir. Bu tutum, Türkiye’deki toplumsal barış sürecinin önünde önemli bir engeldir.
Muhalefetin durumu: Ortak mücadele ve çözüm önerileri
İktidarın, bugüne kadar Kürt meselesi gibi devasa bir sorunu çözmeye yönelik adımlar atmaması, muhalefet partileri için tarihi bir sorumluluk yaratmaktadır. Muhalefet, barışçıl ve demokratik bir çözüm önerisi ortaya koymalıdır. Ancak, şu ana kadar DEM Parti’nin çabaları ve önerileri dışında başta CHP olmak üzere diğer muhalefet partilerinin Kürt meselesi için net bir çözüm önerisi geliştirdiği söylenemez.
Muhalefet gücü güncel durumda, farklı gündemlere kilitlenmiştir. Bir tarafta “barış ve demokratik toplum çağrısı” merkezli çalışmalar yapılmaktadır. CHP, üniversiteler ve genel olarak diğer muhalefet odakları ise İBB’ye yönelik siyasi operasyonların tetiklediği bir demokratik eylemlilik içindedir. 19 Mart’tan bu yana öğrenci, akademisyen, sanatçı, siyasetçi, çiftçi, işçi, memur milyonlar ayaktadır. Gösteriler, tencere-tavayla ses çıkarma, ön seçim, boykot, miting, imza kampanyalarına kadar farklı biçimler içeren güçlü bir iktidar karşıtı itiraz ortaya konulmaktadır.
Batı’da halk iradesine saygı, demokratik haklar, eşitlik ve adalet talepli güçlü bir hareket söz konusuyken bunun Kürt sorunu ile bağının kurulmasında gösterilen çekingenlik dikkat çekiyor. Her iki kanalda akan muhalefeti birleştirecek ortak bir demokratik strateji geliştirmek CHP ve DEM Parti başta olmak üzere muhalefetin sorumluluğudur.
Zira Kürt meselesi, aynı zamanda Türkiye’deki demokratikleşme süreciyle, temel hak ve özgürlüklerle ve toplumsal adaletle doğrudan ilgilidir. Dolayısıyla muhalefet, bu sorunu çözme noktasında somut ve uygulanabilir çözümler üretmelidir.
Örneğin, Öcalan’ın çağrısını ilerletme, PKK’nin silahlı eylemleri sonlandırma ve örgütü fesih kararının uygulanması sürecinde muhalefetin planı nedir? Muhalefet, bu gelişmelerin pratikte ne şekilde hayata geçirileceğine ve devletin/iktidarın bu sürece demokratik adımlar atarak nasıl dahil olması gerektiğine dair bir yol haritası belirlemelidir.
Türkiye’nin geleceği ve muhalefetin sorumluluğu
Türkiye, şu anda tarihi bir yol ayrımında duruyor. Ve Kürt meselesi demokrasi sorununun merkezinde duruyor. Kürt meselesinin barışçı ve demokratik yolla çözülmesi, Kürt halkının eşit hakları yanında, tüm Türkiye’nin demokratikleşmesi açısından kritik bir adım olacaktır. Ancak iktidarın çatışmalı süreci sona erdirmek için gerekli adımları atmaması, toplumda büyük bir hayal kırıklığına yol açmaktadır. Bu noktada, muhalefet partilerinin tarihi bir sorumluluğu var. İktidarın tavrı karşısında suskun kalmak yerine demokratikleşmeyi zorlayıcı adımlar atılmalıdır. Toplumsal barışı sağlamak, demokratikleşme sürecini derinleştirmek için ortak bir çözüm önerisi sunmak önemli.
Özcesi, Türkiye’nin geleceği, toplumun tüm kesimlerinin eşit haklar temelinde barış içinde yaşamasının koşullarının yaratılıp yaratılmamasına bağlıdır. Muhalefet, bu süreçte daha etkili ve birleşik bir strateji geliştirmeli, sadece belli alanlarda değil, tüm alanlarda barışı, demokratikleşmeyi, emeği ve adaleti savunmalıdır.