Yaşar Kemal’in romanlarında kara bulutların sık sık üzerinde dolandığı Türkiye’deki Kürtler de tümüyle umutsuz değil. İnsanlar özellikle de çocuklar güneşin doğduğu tarafa yüzlerini çevirir
Rohat Alakom
“Allah hiçbir kavmi dengbêjsiz bırakmasın.”
Yaşar Kemal’in anlattıkları arasında olmuş gibi anlatılan kurmaca öyküler dışında tarihte gerçekten yaşanmış olaylar da vardır. Bu olayları tarihsel bir çerçeveye oturtarak sunmanın önemi ortadadır.
Yaşar Kemal’in Kürt tarihine ilişkin bu anlattıklarının tarihi gerçeklerle ne kadar örtüştüğü/kesiştiği konusu o kadar önemli değildir. Önemli olan yazarın olayları hangi tarihi bağlamlarda okuyucuya nasıl ilettiğidir. Bu metinde Yaşar Kemal’in aktardığı bilgiler ışığında Kürt tarihinin son bin yıllık kronolojisi yeniden kuruluyor. Yaşar Kemal’in romanlarında tarih öncesi vurgulara da rastlarız. Yazarın romanlarında eski Kürt tarihini, Kürt coğrafyasını çağrıştıran anahtar sözcük kadim (eski) sözcüğüdür. Örneğin yazar “Kadim Hoşap Kalesi” ve “Kadim Diyarbakır Surları” gibi ifadeler ile Kürtlerin çok eski bir geçmişe sahip olduklarını vurgulamak ister. Yaşar Kemal başka bir yerde “Üç bin yıldır kesintisiz Newroz bayramını kutlayan Kürtler”den söz eder. Yaşar Kemal’in tüm bu vurgu ve göndermeleri Kürtlerin Türkiye’de yüzyıl boyunca inkar edilen varlığı, kültür, dil ve kimliğine yönelik tehdit ve saldırıları bertaraf etmek için kullandığı kuşku götürmez.
Türk-Kürt ilişkileri
Ünlü yazar yazılarında Kürt-Türk ilişkilerinin kardeşlik temelinde gelişen bin yıllık bir geçmişe dayandığını sık sık belirtmek zorunda kalır. Bunu Malazgirt Savaşı (1071) ile başlatır. Kürtler ve kovalanan başka halklar bağlamında geliştirdiği Bin Bir Çiçekli Bahçe tezinde Anadolu’daki farklı kültürlerin bin yıl boyunca birbirini beslediklerini ileri sürer. Zengin dilleri ve kültürleri olan Kürtleri bu bahçeden sayar. Aşağıda görüldüğü gibi Yaşar Kemal’in romanındaki Kürt izleri 11. yüzyıllara kadar uzanır. Yazar, okuyucuyu Kürt tarihinin bu görkemli yüzyıllarına götürür. Onları örneğin binyıl önce kurulan Kürt Mervani Beyliği’nin (990-1096) saraylarında gezindirir. Van’dan Çukurova’ya gelen Abdal Sofi’nin soyu bu yüzyıllara uzanır: “Bu Abdal Sofi’nin soyu İsmail Ağaların ocaklarına gelmeden önce Mervani Saraylarında destan söylemişlerdi. Mervanilerden sonra Hoşap Beylerine geçmişler, ondan sonra da bu ocağa kapılanmışlardır”. Yaşar Kemal bu kez 12. yüzyılda yaşamış olan ve centilmenliği ile tüm dünyada tanınmış olan Kürt devlet adamı Selahattini Eyyubi’nin (1138-1193) Kudüs’ü kurtardığında taşıdığı tılsımlı gömleği, atları, haraları, süslemeli kılıcı ve kendi özel Kuranı’ndan bizi haberdar eder. Yazarın bir şaheseri sayılan dört ciltlik romanı İnce Memed’in aynı adla anılan kahramanın da bu tılsımlı gömleği giydiği görülür. İnce Memed romanında Eyüplü Selahattin veya Eyüpoğlu Selahattin’in kılıcından ve Selahattini Eyyubi’nin “…bizzat okuduğu Kuran”ından söz edilir. Selahattini Eyyubi’ye yönelik saygınlık romanda giderek artar: “Selahattini Eyyubi Hazretleri…” Yazar başka bir romanında bir Kürt beyinin yanında olan Selahattini Eyyubi’den kalma bir kılıcı okuyucuya tanıtır: “…Kılıcın Kürt beyinin dedesi Selahattini Eyyubi’den kaldığı söyleniyordu. Üstünde kılıcın Selahattini Eyyubi’ye ait olduğuna dair yazılar da vardı”.
Yaşar Kemal klasik Kürt edebiyat tarihinin önemli isimlerine olan hayranlığını gizlemez. Bunların başında 17. yüzyılda yaşamış olan Melayê Ciziri, Feqiyê Teyran ve 18. yüzyıl başlarında vefat eden Ehmedê Xanî gelmektedir. Yaşar Kemal Birinci Dünya Savaşı yıllarını işlediği bir romanında geri-dönüşlerle geçmiş 17. yüzyıla uzanır ve bu yüzyılda yaşamış ünlü Kürt şairi Feqiyê Teyran’ı (1590-1660) bize tanıtır. Teyran’ın öyküsü romanda Dengbêj Uso’nun diliyle anlatılır. Yaşar Kemal, Teyran’ın mertebesini daha da yükseltir, kuşların dilini bir Hazreti Süleyman bir de Teyran bilirdi saptamasında bulunur. Romanda “Fekeye Teyran Yezidilerin tarihini iyi biliyordu” biçiminde bir vurguya da rastlıyoruz. Teyran artık yaşlanmış ve memleketi Mîks’te son günlerini yaşamaktadır. Yazar ölüm döşeğinde son nefesini veren Teyran’ın bu haberini alan tüm kuş çeşitlerinin kendi ermişlerini son yolculuğuna uğurlamak için Mîks’e doğru nasıl havalandıklarını nefis bir dille anlatır. Bu rengârenk kuşların daha yükseklere uçtukları görülür: “Bir anda da çekilip gittiler, göğün en yücesine çıktılar, orada kanat gerip durdular”. Burada geçen ‘durdular’ sözcüğünün saygı duruşu kavramını çağrıştırdığı kuşku götürmez.
Ağrı Dağı ve Kürtler
Yaşar Kemal Ağrı Dağı Efsanesi’nde bu kez dikkatleri Kürt bilgini ve şairi Ehmedê Xanî (1651-1707) üzerine çeker. Yazar romandaki olayların ne zaman olduğunu tam olarak belirtmez. Ancak 18. yüzyılın başlarına kadar yaşayan ünlü Kürt şairi Ehmedê Xanî mezarı başındaki hareketlilik, bize romandaki olayların en azından 1707 yılında ölen Ehmedê Xanî’nin ölümünden sonra vuku bulduğunu gösteriyor. Mahmut Han’ın da 1807 yılında öldüğü tahmin ediliyor. Böylece Ağrı Dağı Efsanesi’ndeki olayların 1707-1807 yılları arasında geçtiğini söyleyebiliriz. Ünlü Kürt şairi Ehmedê Xanî’nin Bazîd’de (Doğubeyazıt) bulunan türbesi romanda yöre halkı tarafından ziyaret yeri olarak bilinir, kutsanır:
- Gülriz Ahmed Hani’nin şiirlerini ezbere bilir, daha çocukluğundan bu yana babasının divanında şiir okurdu.
- Gülbahar daha sonra Ahmed Hani’nin mezarına gitti, ona niyazda bulundu. Dualar etti, yardımını diledi.
- Orada, ötede Ahmed Hani’nin mezarının yanına büyük bir ateş yakılmıştı…Ağrı Dağı’nın yamacı silme insandı.
- Kalabalık gün batana kadar orada, Ahmede Hani’nin türbesinin yanında eğlendi…İnsanın soyunun gördüğü en güzel incelikte govend tuttular.
- Ahmed Hani’nin türbesinin ötesindeki yamaca sıvandılar.
Ağrı Dağı Efsanesi romanında Demirci Hüso’nun “Biz hep böyle, her şeyde birlik olsak, kimse bize diş geçiremez. Bize dağlar, şahlar dayanmaz…” biçimindeki sözleri bir bakıma Xanî’nin Mem û Zîn adlı şaheserinin mesajını bize anımsatır. Ehmedê Xanî’in bu kitabında ulusal birlik, aşk teması ve tanrıya bağlılık iç içedir. Ehmedê Xanî 1695 yılında tamamladığı Mem û Zin adlı şaheserinde kendinden önce yaşamış olan ünlü şairler Melayê Cizîrî ve Feqiyê Teyran’a olan hayranlığını gizlemez: “Melayê Cizîrî’nin ruhuna hayat verecektim…Öyle bir sevindirecektim Feqiyê Teyran’ı”. Başka bir yerde neden Kürtçeyi tercih ettiğini belirtir: “İnci gibi dizmek için Kürt dilini tercih ettim”. Burada görüldüğü gibi Mem û Zîn destanının 6. bölümü adeta bir Kürt dili ve edebiyatı dersine dönüşür. Şair Ehmedê Xanî’nin 300 yıl önce böyle çok erken bir dönemde ortaya çıkışı ulusçuluk konusuyla ilgilenen araştırmacıları bile şaşırtmıştır. Bu nedenle Xanî Kürtlerin hem dünü ve bugünü, hem de yarını olarak bilinir. Yaşar Kemal “Görkemli Ehmedê Xanî” olarak tanımladığı bu Kürt şahsiyetinin rütbelerini daha da yükseltir: “Sultanların sultanı”.
Diğer yandan Kürt temasının işlendiği Ağrı Dağı Efsanesi romanında Kürtler tümüyle hareket halinde. Ağrı Dağı Efsanesi Ahmet ile Gülbahar arasında geçen bir aşk öyküsünü ve yörede resmi otoriteye karşı çıkan Kürtlerin mücadelesini anlatır. Romanda Serhat Kürtlerinin öyküsü vardır. İnsanların sessizce saflarını sıklaştırdıkları görülür. Kalabalıklaşan insanlar yığınlar halinde Beyazıt’a akar, öfkelerini örnek bir sivil itaatsizlik eylemi sergileyerek dile getirirler: “Kalabalık hiç kesilmemiş, dağdan ovadan boyuna, eksilmeden geliyordu…Ama bu koskoca kalabalık cansız gibiydi, cansız kıpırtısız…” Beyazıt Beyliği’nin başında zulmüyle tanınan Mahmut Han bulunuyor. Babası İshak Paşa’nıın adına yaptırdığı sarayı günümüze kadar gelmiş ve Beyazıt’ın en görkemli tarihi yapısını oluşturmuştur. Romanda İshak Paşa’nın adı verilmez. Azra Erhat romanda Kürtlerin Osmanlı düzenine karşı direniş halinde olduğunu belirtir.
Ağrı yöresini Yaşar Kemal’in başka romanlarında da görürüz. 19. yüzyılda baş gösteren Kozanoğlu Ayaklanması’nı bastırmak için Ağrı yöresinin güçlü Eleşkirtli Kürt beyi Sürmeli Memed Paşa öncülüğünde 400 süvari devlet tarafından bölgeye gönderilir. Bu harekete Evdalê Zeynikê adlı Kürt dengbêji de katılır. Yazar, Sürmeli Memed Paşa öyküsünü bir romanında ve Evdalê Zeynikê’nin öyküsünü başka bir romanında anlatır. Daha sonra üzerinde duracağımız Yusufcuk Yusuf romanının kahramanı Yusuf’un bu yılları ve Sürmeli Memed Paşa üzerine yakılan şarkıları anımsaması, Kürtlerin başkalarının silahşoru olmaya sürüklendikleri biçimindeki tezi çarpıcı biçimde ortaya serer.
Savaş ve Kürtler
Yaşar Kemal, Evdalê Zeynikê’nın adını anmaksızın, Yusufcuk Yusuf romanında Sürmeli Memed Paşa’nın askerlerinin güneyin sıcağı ve zor koşulları karşısında nasıl kırıldıklarına değinir. Yaşar Kemal’in “yanık ve belalı bir destan” diye tanımladığı destanda Sürmeli Memed Paşa ve ejderha arasında geçen bir döğüşe yer verilir.
“Destana kendini bıraktı. Bu Kürtçe bir destandı. Sürmeli Memed Paşa Doğu illerinin en büyük beyidir. Kozanoğlu padişaha başkaldırmıştı. Padişah da bu ünlü büyük silahşor Doğu Anadolu Beyini Kozanoğlu üstüne yollamıştır. Kürt Beyinin askerleri daha Kozanoğlu’yla savaşa girmeden sıtmadan, sinekten sıcaktan yarı yarıya kırılmaya başlamış…”
“Bir geceydi. Sıcaktan kimse soluk alamıyordu. Kuşlar, hayvanlar, böcekler, otlar, ağaçlar, taşlar, sular insanlar toprağa serilmişler, bu korkunç sıcağın elinden inliyorlardı. Sürmeli Memed Paşa bu tekmil yaratığın bir ağızdan çıkardığı iniltiyi işiterek çadırından dışarıya çıktı. Korkunç bir hışırtıydı bu. İniltilerin, gecenin sesinin, bütün öteki seslerin üstündeydi bu hışırtı. Gece, yoğun, elle tutulurcasına yoğun bir karanlıktaydı, duvarcasına, hışırtı gittikçe büyüyor, yaklaşıyordu. Birden gecenin arkasından, bataklığın üstünden ona doğru iki top ateş kümesi geldiğini gördü. Sürmeli Memed Paşa’yı bir korku alıyor ki, ne korku! Ama Sürmeli Memed Paşa’dır bu. Yedirmez kendisine korkuyu. Çeker kılıcını durur, soluk aldırmaz yoğun karanlığın içinde durur, yağış, keskin, çürümüş toprak kokulu bataklığın kıyısında kendine doğru bir çift yıldız gibi kayarak gelen iki ateş kümesini bekler. Hışırtı büyüdükçe büyür, ateş kümesi yaklaştıkça parlaklaşır. Sürmeli Memed Paşa bakar ki bu ateş kümeleri üstüne doğru gelen ejderhanın gözleridir. Sürmeli Memed Paşa arasında döğüş başlar, döğüş kıran kırana sabaha kadar sürer. Şafakla birlikte ejderha bataklığı kanıyla bulayarak, geldiği yere gider. Kocaman, ejderhanın kemikleri şimdiye dek Akçasaz’ın bataklığının ortasında durup durur. Sürmeli Memed Paşa’nın da ölüsü sıcaktan inleyen, çatırdayan Çukurova toprağına serili, öylece kalakalıyor”.
Yaşar Kemal’in romanlarında en çok ele aldığı zaman dilimi bundan tam 100 yıl önce başlayan Birinci Dünya Savaşı ve daha sonraki yıllardır. Kars yöresinde meydana gelen Sarıkamış Hareketi (Aralık 1914-Ocak 1915) sırasında dağlarda 90 bin kişi soğuktan, açlıktan ve tifüstan can vermiştir. Bunlar arasında binlerce Kürt de vardır. Doksan bin insandan geri dönen çok az olmuştur. Yaşar Kemal Kimsecik adlı üçlüsünde ve Bir Ada Hikayesi adlı dörtlüsünde Sarıkamış bozgununu yoğun olarak işler. Eleştiri okları romanda İttihat ve Terakki İdaresi ve Enver Paşa gibi basiretsiz paşalara yöneltilir. Yazar 20. yüzyıl başlarında başlayan Türk milliyetçiliğinin Kürt kökenli Ziya Gökalp ile başladığını da belirtir.
Birinci Dünya Savaşı sadece Sarıkamış bozgunuyla sınırlı kalmaz, Ermeni Kırımı ve yüzbinlerce Kürdün Batıya sürülmesi ve başka faciaları da beraberinde getirir. Yazar Kimsecik adlı üçlüsünde bu dönemi yoğun olarak işler. Romanın üç kitabında bir Kürt aristokratı olan İsmail Ağa ailesinin yaşamı anlatılır. Van’dan gelirken yolda buldukları yarı ölü, sahipsiz bir çocuğu yanlarına evlatlık olarak alan aile, bu çocuğa Salman adını verirler. Daha sonraları İsmail Ağa ve eşi Zero’dan bir çocukları dünyaya gelir. Adını Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal’a atfen Mustafa koyarlar. Bu durum böylece romandaki olayların kısmen Cumhuriyet’in kuruluşundan (1923) sonra da devam ettiğini gösteriyor. Özellikle Birinci Dünya Savaşı yıllarında yurtlarından edinen Kürtlerin sayısı yüzbinleri aşmıştır. Bir kısmı İsmail Ağa örneğinde olduğu gibi canlarını Çukurova’ya atmışlardır: “Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Çukurova’yı Kürtler doldurmuş, şu ovaya irili ufaklı yüzlerce kıl çadır kurulmuştu. Savaşın yurtlarından, yuvalarından ettiği Kürtler sıtmadan, açlıktan kırılıyordu”. İsmail Ağa Çukurova’ya geldiğinde ailesine Kendirliyan adında bir Ermeni zengininden kalma on iki odalı büyük konağı ev olarak gösterilir. İsmail Ağa, Ermeni lafını duyar duymaz eve yerleşmeyi kabullenmez. İsmail Ağa’nın bu noktaya gelmesinde göç sırasında anasının daha ölmeden önce kendisine söylediği ve İsmail Ağa’nın da kulağına küpe ettiği altın söz ve öğütlerdir. Bilge ananın dört atasözü veya vecizeyi andıran sözleri çok ilginçtir:
- a) Yuva bozanın yuvası olmaz.
- b) Yuvası bozulan kuşun yuvasında öteki kuş da barınmaz.
- c) Sahiplerine hayretmeyen ev, başkasını barındırmaz.
- d) Zulmün tarlasında zulüm biter.
Bu sözler dikkatlerimizi yüz yıl önce 1915 yılında Ermenilerin başına gelen kıyıma kaydırır. Ayrıca Kürtlerin Ermeni soykırımına bakışlarını da İsmail Ağa vasıtasıyla dolaylı olarak burada görebiliyoruz.
Fırat suyu ve fermanlar
Yaşar Kemal’in Bir Ada Hikayesi adını taşıyan dörtlemesinde 1922 yılında imzalanan Lozan Barış Antlaşması çerçevesinde meydana gelen mübadele olayı anlatılır. Dörtlünün Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana birinci kitabında Yezidi Kürtlerin öyküsüne geniş yer ayrılır. Yazar roman kahramanı Emir’in diliyle Yezidi Kürt kıyımlarına dikkatleri çeker: “Fırat günlerce, aylarca insan ölüleriyle doldu da taştı. Fırat suyu kan akıyor baksana”. Bu bilge Emirin anlattıkları arasında geçen cümlenin son sözleri romanın adına da yansır. Emirin Yezidi Kürt kıyımı bağlamında bu sözleri sarfetmesi anlamlıdır. Yazar burada kadim halkların savaş nedir bilmediklerini, savaşı insanoğlunun en iğrenç kötü bir icatı olduğunu belirtir. Tüm savaşların insanlığın yüz karası olduğu vurgusu romanda giderek önem kazanır. Tarihte Yezidi Kürtlerin uğradıkları kırım ve kıyımları, çektikleri acıları yazar aynı romanda “Yüzyıllardır kan revan içindedirler” biçiminde dile getirir. Başka bir yerde “Yezidiler Ortadoğu’da 52 kere soykırıma uğramışlardır” der. Kürtçeyi öğrenmiş olan Emir, bu kez de büyük bir anlatım gücüne sahip büyülü bir dil olduğunu gördüğü Yezidilerin dillerini okuyucuya tanıtır:
“Dilleri Kürtçeydi. Çok zengindi, çok sıcaktı. Ben bu dili biliyordum. Burada herkes birbirinin dilini bilir. Bu dil öyle sıcak, insanları öylesine birbirine kaynaştıran, insanların aralarındaki bütün duvarları yıkan büyülü bir dildi ki, bu birkaç yılda insanlığı daha iyi öğrenme mutluluğuna eriştim…Kürtçede ben, o dağlarda, dilin erişilmez sıcaklığını, insan yüreğinin ışığını, apaydınlık sevgisini buldum.”
İlk kez Yaşar Kemal’in romanında okumuş tarih düşkünü bir tip görürüz. Adı Emir. Arapların emiri ama Arap olmayan birisi. Emirin soy kütüğü Asurlulara kadar uzanır. Yazarın bu ilginç kahramanı yörenin eski bir kültürü arasından seçmesi daha inandırıcı ve anlamlı olmuştur. Din değiştirdiği görülüyor. İnsanların din değiştirdiklerinde çok acı çektiklerini dile getiren Emir kendisinin bu nedenle insanlara acı çektirmek istemediğini belirtir. Çerkez eşi Nazlı Hatun, Emir gibi bir tarih hayranı: “Bizim Hatun da Mezopotamya eserlerine benden daha meraklıdır”. Misafirleri Çerkez Poyraz Musa’ya eski tarihi yapıtların hangi kavmin ve hangi zamanın yapıtı olduğunu duraksamadan anlatan Nazlı Hatun eski çağlardan çıkıp gelen Yunan mitolojisindeki dokuz ilham perisini (müz, musa) andırır. Asuriler/Suriyaniler Yaşar Kemal’in başka romanlarında da karşımıza çıkar.
Feqiyê Teyran ve dengbêjlik
Yazar romanın Karıncanın Su İçtiği adlı ikinci kitabında yukarıda değindiğimiz gibi tam yüz sayfasını sevilen klasik Kürt şairi Feqiyê Teyran’a ayırır. O’nu Dengbêjê Teyran (Kuşların Şairi) olarak yeniden tanımlar. Tanyeri Horozları üçüncü kitabında bu kez Uso adındaki bu Kürt dengbêjinin bir portresi çizilir. Bu söz ustaları kültür taşıyıcıları olarak yücelttikleri tarihi öyküleri, toplumun hafızasını kuşaktan kuşağa aktararak Kürt kültürel yaşamında önemli bir işlev görürler. Bu konuda yazar: “Allah hiçbir kavmi dengbêjsiz bırakmasın” açıklamasında bulunur. Yaşar Kemal halk ozanı (troubadour) anlamına gelen Kürtçe dengbêj sözcüğünü “destan anlatıcısı” olarak tanımlar. Birçoğunun adını da verir.
Bir Ada Hikayesi’nin dört kitabında varlığını sürekli duyuran kişi Van yöresinden olan Baytar Cemil’dir. Dizinin birinci kitabında kendini tanıtan Baytar Cemil’in öyküsü dizinin ikinci kitabına konu olur. Baytar Anadolu’yu adım adım dolaşır ama yakınlarının izine bir türlü rastlayamaz.
Romanın bir yerinde başta Baytar Cemil olmak üzere bazı Kürtlerin Anadolu’nun her yerine göç ettiği ve Orta Anadolu’yu da keşfettikleri görülür:
“Baytar adadan ayrıldıktan sonra çok dolaşmış, iki at eskitmiş, üçüncüsüyle de buraya dönebilmişti. Vanlıların göçü Konya’ya, Manisa’ya, İzmir’e kadar inmişti, oraları dolaştı, çok Vanlı, Muşlu, Erzurumlu, Bitlisliyle karşılaştı. Anasını, babasını, nişanlısını bir türlü bulamadı. Belki Van’a dönmüşlerdir, diye düşündü. Konya’da askerden dönmüş bir kapı komşusu subayla karşılaştı, o da anasını, babasını, kardeşlerini, akrabalarını bulamamış, son umudu gitmediği Konya’daymış, burada da bulamamış”.
Üçüncü kitapta Baytar bir dengbêjin Kürtçe söylediklerini Türkçeye çevirir. Romanın dördüncü ve son kitabı Çıplak Deniz Çıplak Ada adlı kitapta Baytar Cemil’in savaş sonrası kaybettiği aile üyelerini arayışı daha devam etmektedir: “…Yıllardır onları ararım, hiçbirini bulamadım” der. Baytar Cemil Birinci Dünya Savaşı’nın başlarında Kars yöresinde Ruslara esir düşer, bir Rus doktoru tarafından tedavi edilir ve daha sonraları bir yolunu bulup kaçar. Baytar Cemil’i Kars yöresinde donmak üzereyken Kürtler kurtarır:
“Ordu bozuldu, doksan bin asker karların üstünde kaldı. Baytar Cemil Ruslara tutsak oldu. Kurşunu sağ bacağından yemiş, bacağı kütük gibi şişmişti. Kars’ta bir Rus doktor binbaşı onu ameliyat etti. Birkaç gün daha kalsaydı ayağı kesilecekti. İyileşti ya aksak kaldı. Buna da şükür, dedi, üsteğmen baytar Cemil. Tutsaklıktan, bir yolunu buldu, kaçtı, göçebe Kürtleri buldu bir dağın yaylasında, bir deri bir kemikti, göçebeler ona onbir gün baktılar, baytar kendine geldi. Göçebelerin çok atları vardı, insanları da çok sağlıklıydı. Kadınları kadın güzeli, erkekleri erkek yakışıklısıydı. Onlardan dayanıklı bir at satın aldı”.
Kars’ın Sarıkamış yöresinde Hacı Remzi ve Rum kökenli Perikles’in yardımına koşanlar arasında yörenin Kürt kadınları vardır. Yaşar Kemal sıkça işlediği Van, Ağrı gibi Serhat coğrafyasına Kars’ı da ekler. Kars’tan ayrıldıktan sonra memleketi Van’a giden Baytar Cemil burada viran bir Van ile karşılaşır, ailesini ve sonbaharda birlikte evleneceği nişanlısı Hazal’ı evde, Van’da bulamaz. Onların peşine düşer. Baytar Cemil’in bu umutsuz arayışları okuyucuyu çok etkiler. Kürtler bağlamında olsun diğer topluluklar açısından olsun yazar sürgünü insanlığın büyük bir ayıbı olarak görür: “Ne olursa olsun bir insanı toprağından koparıp atmak, onun yüreğini koparıp atmak gibi acı değil midir?…”
Adaya yeni gelen kamburu çıkmış yaşlı Kürt Şehmus’un mesleği sorulduğunda “askercilik” diye yanıtlar. Şehmus’un ömrü hep askerlikte geçmiş, bir asker kaçağı: “Askerden her kaçışımda bir çocuğum oluyordu. Her seferinde de yaptığım askerlik yanıyordu. Ben de askerliğe yeniden başlıyor, yeniden kaçıyordum”. Şehmus gibi asker kaçaklarının bu yıllarda çoğaldığı görülür. Rus cephesinden sağ ve salim olarak dönen oğulları Heko ve Muho’nun da kamburu çıkmış. Yaptığı halılarıyla nam salan Şehmus’un eşi Şerife de Karınca Adası’nda bir halı tezgahı bulmayı umut etmektedir. Tüm zorluklara rağmen aile yaşama tutunmaya çalışır.
Kürt isyanları
Yaşar Kemal romanlarında 20. yüzyılın ilk yarısında meydana gelen Şeyh Said, Ağrı ve Dersim Ayaklanması gibi halk hareketlerine de değinir. Kürtlerin kendilerine dayatılan bir tarihi kabullenmedikleri görülür. 1925 yılında baş gösteren Şeyh Said Ayaklanması’ndan “Koca Kürt İsyanı” olarak söz eder. Arif Saim Bey’in bu ayaklanma sırasında halka yaptığı zulmü bir Çerkez daha unutmamıştır: “…Diyarbakır’da bunun astığı adamları gördüm, şehrin bir ucundan öteki ucuna kadar sallandırmıştı. Büyük mahkemenin en büyük reisi bu”. İnce Memed romanının dördüncü kitabında ünlü eşkiya Arif Saim Bey’i öldürdükten sonra izini kaybeder. Bir yüzbaşı geçmiş kanlı tecrübelerinden övgü ile söz eder: “Ah, dedi Yüzbaşı, “Ah, Muallim Bey, beni bir gönderseler onun takibine…Ben Doğu Anadoluda böyle çooook bir ipe dizerek kurşunladım”. Buradaki “ipe dizerek kurşunladım” belirlemesi, Kürtler üzerindeki askeri baskıların şiddetini çıplak bir biçimde sergiler. Kale Kapısı adlı romanında adı Bey olarak geçen birisi İsmail Ağa’nın ölüm haberini alır almaz, geride kalan hanımı Zero ve oğlu Mustafa’nın başsağlığına gider. Uzun bir ağıda başlar. Bu beyin başsağlığına geç gelmesi onun sürgün oluşundan ötürüdür. Beyin sözleri dokunaklı ve çarpıcıdır: “… Şimdi, burası memleket olsaydı, ben senin kanın için taşıyla toprağıyla şu Çukurovayı yakardım, diyordu. Sürgünüm, eli kolu bağlıyım”. Bu yıllarda Batıya onbinlerce Kürt sürülmüştür. Çakırcalı Efe adlı romanında, Çakırcalı’nın yakın arkadaşı Hacı Mustafa “Hacı o yanlara doğudan iskan edilmiş bir Kürt aşiretindendi” olarak tanımlanır. İnce Memed romanında Kürt Resul Paşa Çukurova’ya sürülmüştür.
Deniz Küstü romanına tarihsel bir boyut kazandıran olaysa, 1930’li yıllarda meydana gelen Ağrı Ayaklanması’dır. Böyle bir sahil romanına Ağrı Ayaklanması’nın yerleştirilmesi, romanın önemli kahramanı Balıkçı Selim’in başından geçenlerle ilintilidir. Romanda “Selim Balıkçı” olarak geçen Selim Kürtlere yönelik baskılara tanıklık eder:
“Kürtlerle çarpıştım. Kürtler yaman adamlar, çok atıcı…Karşılıklı çarpışırken ben asker kasketimi bir değneğe takıp çıkarıyordum, çıkarır çıkarmaz kasketim en az beş kurşunu birden yiyordu. Bizim bir komutanımız vardı, adı Salih Paşa…Meymenetsiz bir adamdı ya, Atatürk onu çok severmiş… Bir Kürt bir askeri öldürürse, bu Paşa var ya kuduruyordu. Ölen her askere karşılık bir Kürt köyü yakıyor, ne kadar erkek köyde varsa köyde kurşundan geçiriyordu… Asker onun dediğini dinleseydi şimdiye Türkiye’de bir Kürt kalmazdı. Biz askerler ne yapıyorduk, yakaladığımız Kürtleri bırakıyorduk, din kardeşi değil miydik?”.
Yaşar Kemal’in bu Çerkez balıkçıda bir Kürt duyarlılığı geliştirmek için, romandaki olaylar örgüsüne bir aşk öyküsü ekler. Bu konu Balıkçı Selim’in yaralandığı sırada, yarasını saran bir hemşireye olan duygusal ilişkisiyle ilintilidir. Hatta Balıkçı Selim bu kızla bir süre daha beraber olmak için yarasının iyileşmesini bile istemez: “…soluğu mis kokulu, yani gül demek gerek, yüzüme vuruyor, ben yalvarıyorum Allaha, beni iyileştirme hay Allah, diyorum”. Balıkçı Selim bu hastaneden çıkarsa öleceğini de söyler.
Yaşar Kemal, Dersim Ayaklanması’na yapıtlarında pek değinmez ama Kızılbaş Kürtlerin yiğit ve mert olduklarını aktarır. Kızılbaş sözü bilindiği gibi genellikle Dersim yöresini çağrıştırır. Bu Kızılbaş Kürtlerden birisi olan Kürt Hasan, eşine rastlanmadık işkence ve baskılara maruz kalır: “Karakola çektiler, ağzından burnundan kan gelinceye kadar döğdüler. Hasan karakoldan sonra on beş gün kan işedi. Gene bana mısın demedi”. İnce Memed romanında doğan güneşe yüzünü dönen Koca Osman önemli bir gerçeğe parmak basar. Koca Osman’ın anlattıklarının satır aralarında önemli bazı belirlemeler yer alıyor. Birincisi bu Kürdün babasının yiğit bir insan olduğunu söylerken, birden onu bir çocuk haline getirerek “bir avuç adamdı bu çocuk işte” demesi ve Mustafa Kemal’in bile bu çocuktan korktuğunu söylemesi, bize zaman zaman gerginleşip sertleşen Dersim Kürtleri ve merkezi hükümet arasında sertleşen ilişkileri anımsatır:
“Yobazoğlu Hasan, Yobazoğlu Hasan” dedi, “Senin o baban rahmetli var ya, Kızılbaş bir kişiydi, ama Kürt yiğidiydi. Mert adamdı. Tek başına bir adamdı ama, hiç kimse ona gözüyün üstünde kaşın var arkadaş diyemezdi. Bir çocuk gördüm, sabahleyin, geceleyin, akşamüstü. Gün gibiydi bu çocuk. Bir avuç adamdı bu çocuk işte. Safi yürekti ama. Bu çocuktan koca bir hükümet, hemi de Mustafa Kemal, Yunanı, dünyayı alt üst etmiş şahan gözlü Mustafa Kemal korkuyordu. Hemi de ağalar onun önünde tirtir titriyorlardı….”
Çukurova’daki Kürtler
1950’li ve 1960’lı yıllarda Çukurova’daki Kürtlerin büyük baskılara maruz kaldığı görülür. Demirciler Çarşısı Cinayeti ve Yusufcuk Yusuf ikilisinde bir Kürt baba ve oğlunun dramı sürüp gitmektedir. Demirciler Çarşısı Cinayeti’nde işkenceyle öldürülen Kürt Mahmut ve devamı olan Yusufcuk Yusuf adlı romanında da kendine sığınan bir ağa tarafından öldürülen Mahmut’un oğlu Yusuf’un öyküsü vardır. Demirciler Çarşısı Cinayeti romanında Türk tarih tezi, red ve inkar politikaları, jandarma despotizmi ve işkence olaylarına geniş yer verilir. Kürt Mahmut yakalandıktan sonra kendisine yoğun bir işkence uygulanır. Ama Kürt Mahmut konuşmaz. Devletin onu konuşturacağı görüşünden hareket eden devlet yetkilileri kendi aralarında ateşli ve ırkçı tartışmalara girişirler. Sonunda Kürt Mahmut’un konuşmadığı ve işkence sonucunda öldüğü haberi gelir. Romanda konuşmalar sopa üzerine yoğunlaşır. Bunlardan birisi Ermeni Panosyan’ın tüm mülkünü ele geçiren Süleyman Aslansoypençe: “Beğendiği bir soyadını bir hafta kullanıp eskittikten sonra başka başka soyadlarını deneyen oydu”. Hatta kafası bir ara Ulucengizhansavaşkan soyadına bile takılır. Kürt Mahmut’a yapılan işkenceyi korkunç bulan yazar bu olaydan yola çıkarak Kürtlerin yüzyıllık çilesine, Diyarbakır hapishanesi somutunda tarihi bir derinlik kazandırır. Bunu Demirciler Çarşısı Cinayeti romanının sonunda öykü içinde başka bir öykü ile anlatır. Romanın sonlarına doğru 48. bölümde bir yüzbaşı tarafından güzel tazısı zorla kendisinden alınan ve en sonunda yüzbaşıyı öldüren Uso adlı birisinin öyküsü yer almaktadır. Uso olayın ardından tutuklanır. Tümevarımlarla bu kez mücadeleci Kürtler ‘Usogiller’den söz edilir. Sevgilisi Hazal’ın şarklıları, çığlıkları yükselir: “Diyarbakır surlarının dibine geldim. Toprağına diz çöktüm, eski taşların, eski otların, eski kapıların, eski demirlerin, çok eski bakırların yeşiline diz çöktüm. Eski suların aydınlığına, ışığına, yalımına diz çöktüm. Üç kere bağırdım Diyarbakır surlarından içeri… Üç kere yerle bir ettim Diyarbakır surlarını, üç kere yıktım Diyarbakır mahpushanesini. Üç kere gördüm Usoyu, üç kere tuttum Usonun, üç kere öptüm Usoyu, üç kere yaralarını okşadım Usonun…”
Akçasazın Ağaları ikilisinin diğer kitabı Yusufcuk Yusuf adlı romanda bu kez katil haline getirilen Kürt Mahmud’un oğlu Yusuf’un dramı vardır. Yusuf’un peşine düşen jandarmanın baskısından kurtulmak için Derviş Ağa en sonunda Yusuf’u kendi eliyle vurup öldürür. İnsanın kendine sığınan bir insanı öldürmesi romanda bir dönemin sonu olarak bilinir. Böylece bin yıllık değerler ve gelenekler ayaklar altına alınır. Roman “O iyi atlar, o iyi insanları aldılar çektiler gittiler” sözleriyle son bulur.
Yaşar Kemal’in Kürtleri Çukurova’nın artık yaşanacak yer olmaktan çıktığını, insani değerlerin yitip gittiği kanısındadır. Zaman zaman bazı romanlarında Çukurova yerine Çukur sözcüğü de kullanılır. Buradan yola çıkan yazar kurmaca bir Van yaratır. Burası haritaların Van’ından daha görkemli bir Van’dır. Böylece yapıtlarında Çukurova-Van karşıtlığı biçiminde edebi bir yapının ortaya çıktığı görülür. Van hasreti romanlarında yoğundur. İnsanlar yüzlerini güneşin doğduğu tarafa çevirerek Çukurova karşıtı Van yoluna koyulurlar. Çocukların bile Vancılık oynayarak bu düşsel güzellikteki hayali Van’a gidip geldikleri görülür. Van “pınarlarından bal ve süt ve yağ kaynayan…” bir belde olarak tanılanır:
“…Binlerce kır at gidiyordu dağlara doğru. Van denizinin üstünden çakarak, gölgeleri mavi sulara düşerek…Bulutlar düşüyordu Van denizine. Dağlar düşüyordu. Çangal boynuzlu geyikler…Dağların başındaki dumanlı göllerde kırmızı, mavi alabalıklar yüzüyordu binlerce, kırmız, mavi ışıkları karalara yansıyarak…Van gölünün mavi karları güneşe, ışığa yansıyarak. Işıklar mavi akıyordu, kuşlar mavi esiyordu, yeller mavi esiyordu… Çiçekler tekmil mavi açıyordu. Göl ağzına kadar çiçekle doluyordu, mavi, ak dumana batmış çiçekler. Kaval sesleri geliyordu sulardan, kırmızı billur kayalıklardan, yeşil, bilur topraklardan…Orada, sırını bir kayaya dayamış Abdale Zeyniki kırk gün kırk gece destanını söylüyordu. Dizini toprağa koyup kalktığında onunla birlikte ağaçlar, çiçekler, kurtlar, kuşlar ve bilcümle yaratık ayağa kalkıyordu. İnsan kadrinin kıymetinin bilindiği yer orasıydı.
Kimse kimseyi öldürmüyordu orada. Kimse kimsenin gönlünü kırmıyor, yüreğini incitmiyordu. Kimse kimseyi aşağılamıyordu. Kimin gücü yeterse öbürünü ezmiyordu. Bir kuşun, bir arının, bir kelebeğin kanadına bile dokunulmuyor, bir karıncanın yolu bile kesilmiyordu. Bir dev, bir ejderha, bir kurt bir, kaplan, bir sırtlan bile hiçbir yaratığa dokunmuyordu. Balıklar sularında, kuşlar yuvalarında şakıyorlardı. Seni de göresim geldi ala köpeğim, benden hiç ayrılmazdın, diyordu Hasan Ağa. Seni göresim geldi her bahar karların altından çıkan çiçek. Seni göresim geldi denizin dibinde biten kırmızı gül…Seni de göresim geldi köyün üstünde salınan ak bulut. Seni de göresim geldi Süphan dağının başında esen turna. Seni de göresim geldi çiçekle dolusu Esnük yaylası…Seni de göresim geldi geldi, bir diz çökünce kırk gün kırk gece çiçekleri, dağları, suları, arıları insanları, karıncaları, kuşları konuşturan Ferhat Usta…Seni de göresim geldi üstümüze çöken ak bulut. Yağmur yağınca mis gibi kokan toprak, gün açınca ipileyen kaya”.
Kürt ve beyleri ve aşklar
Yaşar Kemal’in “İnsanın kadrinin kıymetinin bilindiği yer orasıydı” veya “Kimse karıncaların yolunu kesmezdi” diye tanımladığı Van cenneti, tüm görkemi ile tam bir ütopik ülkeyi andırır. Yukarıda amcası Hasan Ağa’nın sözleri arasında geçen “Kimse kimseyi öldürmüyor orada” sözüne kafası takılan çocuk Mustafa’nın, annesi Zero ile giriştiği sohbet Yaşar Kemal’in, bu cenneti yaratmasının asıl amacını da böylece açıklığa kavuşturur:
…
“O Van denizinde insanlar hiç birbirlerini öldürmezler mi?””
Zero oğluna şaşarak baktı.
“Neden öldürmesinler, öldürürler. Üstelik buradan daha çok öldürürler”.
“Öyleyse Amcam türküsünde neden böyle söylüyor?”
“Amcan insanların öldürülmelerini istemiyor da onun için söylüyor” ….
1965 yılında bir Kürt beyi üzerine bir destan yazan İsveçli şair Gunnar Ekelöf’ün kahramanı da Vanlı’dır. Malazgirt Meydan Savaşı’nda yakalanan ve İstanbul’a götürülen bu Kürt Beyi orada Bizanslılar tarafından büyük bir işkence görür. On yıl sonra serbest bırakılır. Bir bakire eşliğinde yörede otlakları olan Van’ın yolunu tutar. Yaşar Kemal’in Vanlıları gibi o da sabırsızlıkla kısa bir zamanda ülkesi Van’a dönmeyi umut etmektedir.
Türkiye’nin modern tarihinde 1960-1980’li yıllar arasında gündemden bir türlü düşmeyen insan hakları ihlalleri ve işkence haberleri yazarın başka romanlarda da karşımıza çıkar. Al Gözlüm Seyreyle Salih romanında bir zengin çocuğu, mağdur Kürt garibanı Selim’i bile bile arabasıyla ezip geçer. Hesap sorulacak bir makamın olmadığı görülür. Hatta bazıları “Birleşmiş Milletlere başvur” diyerek Selim’in babası Kürt Halo Şamdin ile alay eder. Yaşar Kemal Kürtlerin Cumhuriyet tarihinde 70 yıl boyunca gördükleri baskıları; insanları diri diri kuyulara atan Kuyucu Murat Paşa’nın (1530- 1611) zulmüne benzetir. 1980-2000 yılları arasında süren kanlı savaşın sonuçlarını ve Kürt bölgelerinde meydana gelen olayları daha ziyade yazarın değişik zamanlarda gazetelerde çıkan yazılarında buluruz. Yazar savaşın aslında hiçbir tarafa yarar getirmediğini aksine bir yıkım olduğunu belirterek özellikle devletten gelen kötülüklere dikkatleri çeker. Yaşar Kemal sadece Cumhuriyet tarihinde Kürtlerin 29 kez ayaklandığını belirtir. Yaşı ilerleyen yazar bu konuda acil bir çağrıda bulunur. Kürtler üzerine kaleme aldığı yazılarını bir araya getirerek en sonunda Bu Bir Çağrıdır adıyla kitap olarak yayımlar. Ünlü yazar tüm bu zorluklara rağmen umudunu yitirmez. Yaşar Kemal’in romanlarında kara bulutların sık sık üzerinde dolandığı Türkiye’deki Kürtler de tümüyle umutsuz değil. İnsanlar özellikle de çocuklar güneşin doğduğu tarafa yüzlerini çevirir. Yaşar Kemal gün, güneş ve gündoğdu gibi sözcüklerini umut bağlamında çok kullanır: “Her tepeden bir gün doğacak”. Yazar başka bir romanında yaşamın her yeni gün yeniden başladığını belirtir: “Yalnız şunu bil ki kardeş, insanoğlu her gün anasından terütaze doğmuş gibi bir kez daha doğar, her gün doğan gün ile birlikte”. Umudu yoğuran bu altın sözler bireysel alanda da insanları kötülüklerden arındırmak için onlara iyi bir eğitsel fırsat sunar.
*12 Kasım 2014 tarihinde Bilgi Üniversitesi’nde düzenlenen ‘Yaşar Kemal Onur Günü’ adlı sempozyuma Rohat Alakom tarafından sunulan bildiri.