50 yıllık mücadelenin başlıca amaçlarında biri olan Kürtçenin eğitim ve öğretim dâhil, her alanda özgür hale getirilmesiyken, Kürtçeyi konuşamamayı veya yeterince konuşamamayı veyahut Türkçeyi tercih etmeyi, ‘tutarsızlık’ olarak değerlendirmek gerekiyor. Hatta bu durum artık yüksek sesle ‘ayıplanmayı’ da hak ediyor
Bedri Adanır
4 Nisan’da Amara’daki kutlamalarda önemli mesajlar verildi. Bunlardan biri de Mehmet Öcalan’ın, Abdullah Öcalan ile 6 ay önce yaptıkları görüşmede, Kürtlerin her yerde Kürtçeyi kullanmasına yönelik bir çağrı yaptığını söylemesiydi. Bu çağrı –aslında eleştiri– hepimizin aşina olduğu ağır bir soruna işaret ediyor. Zira Kürt kentlerinde, Kürtlerin örgütlü olduğu kurumlar dâhil, Kürtçe kullanımı düşük bir seviyede. Evet! Türkiye’de devlet 100 yıldır Kürtçeyi adeta yaşamdan silmek için elinden gelen her şeyi yaptı, yapmaya da devam ediyor. Kürtçeye tahammülsüzlüğün her gün yeni bir dışavurumunu görüyoruz. İşte hapishanelerde Kürtçe kitaplara izin verilmiyor: Tutuklular itiraz edince de mahkemeler tutuklulara “Türkçe bilmiyoruz, dolayısıyla kitabın sakıncalı olup olmadığını inceleyemiyoruz. Eğer tercüman ücretini öderseniz, tercüme edip inceleriz, eğer sakıncalı değilse veririz,” mealinde cevaplar veriyor. Yine Meclis’te hâlâ iki satır Kürtçeye tahammül yok. Ne yazık ki bu örnekleri çoğaltabiliriz.
Özetle; devlet, kaba inkâr politikaları direnişle yerle yeksan edilse de Kürtçenin kullanımının yaygınlaşmasını titizlikle engellemeye devam ediyor. Gasp edilen belediyelerde kayyımların ilk iş olarak Kürtçeye saldırdığına, çocuklara yönelik Kürtçe hizmet veren kurumları kapattığına yıllardır şahit oluyoruz. Doğrusu, devlet bu konuda çok “tutarlı” davranıyor, Kürtçeyi geleceğe taşıyacak her çalışmaya saldırıyor. İşte geçtiğimiz günlerde Wan’da bir derneğe Kürtçe kurslar nedeniyle fahiş bir para cezası verildi. Devletin Kürtçe saldırganlığına karşı kuşkusuz ciddi bir direnç de var. Kürtçe yayın yapan onlarca TV kanalı var, süreli-süresiz binlerce Kürtçe basılı yayın var. Dijital ortamda da çok değerli hizmetler var. Kürt mücadelesinin bağrında yetişmiş Kürtçe yazıp çizen, üreten binlerce insan var. Hazırlanan onlarca sözlük var, mühendislikten matematiğe, hukuktan sinemaya, siyasetten edebiyata uzanan bir literatür oluşturulmuş durumda. Hemen her kentte Kürtçe kursları açan öğretmenler var. Yine online kurslar var. Elbette bir de çocuklarına önce Kürtçeyi öğretmeyi onur ve haysiyet meselesi haline getiren Kürt anne ve babalar var. (Ne mutlu onlara!)
Kürtçe için imkanlar
Bugünkü koşullarda okuma yazma bilen ve internete erişimi olan her Kürt için dilini öğrenme, konuşma, okuma, yazma, hatta kendi mesleğini Kürtçe icra edebilme; artık sadece ama sadece istek ve çabaya bağlıdır. Yani Kürt bir belediye başkanı veya milletvekili veyahut gazeteci, kendini Kürtçe ifade edemiyorsa, bunu artık “yeterince istememek ve uğraşmamak” olarak nitelemek gerekiyor. Hatta biraz daha ileri götürüp, 50 yıllık mücadelenin başlıca amaçlarında biri olan Kürtçenin eğitim ve öğretim dâhil, her alanda özgür hale getirilmesiyken, Kürtçeyi konuşamamayı veya yeterince konuşamamayı veyahut Türkçeyi tercih etmeyi, “tutarsızlık” olarak değerlendirmek gerekiyor. Hatta bu durum artık yüksek sesle “ayıplanmayı” da hak ediyor. Aslında ayıplanıyor zaten, zaman zaman annelerimiz Kürt siyasetçilerin Türkçe konuşmasına sitem ediyor, tepki gösteriyor, hatta tavır da alıyor. Türkçeyi tercih etme kolaycılığı, geçmiş yıllarda, politik gündemin sıcaklığı içinde yine eleştirilse de yeterince üzerinde durulmadı. “Kürtçe siyasi değerlendirme yapılamaz,” “Kürtçe edebiyat yapılamaz” gibi bir algı, ne yazık ki bize de sirayet etti.
Türkçeyle okullarda tanışan milyonlarca Kürt’ün zihninde Kürtçe, “yetersiz”, “geri” bir dil olarak, Türkçe ise “modernliğin” dili gibi kodlanmak istendi. Ne yazık ki bunda önemli ölçüde başarılı da olundu ki bugün Kürtçeyi en çok konuşması, konuşabilmesi beklenenlerin bile Kürtçe konuşamadığını görüyoruz.

Sonuç olarak
Kimsenin buraya kadar yazılanlara itiraz ettiğine tanık olmadım. Ama işte ne zaman bu konu üzerine konuşulsa, mahcubiyetle de olsa, “Öyle ama…” diye başlayan cümleler kuruluyor, eleştiriler öteleniyor, üzerinde durulmuyor, daha önemlisi bu bir “tutarlılık” ölçüsü olarak ele alınmıyor. Oysa Kürtçe konuşmak, Kürtçe konuşmaktan fazlasıdır; bir ahlaki-politik tutum olduğu kadar bir tutarlılık meselesidir de. Artık ama’ları bir tarafa atmak zorundayız!
Kürtçe konuşamıyorsak, Kürtçeyi yeterince dert etmiyoruz demektir. Kürtçe konuşamıyorsak bunu yeterince istemiyor ve bunun için yeterince çalışmıyoruz demektir. Ve zamanı geldi: Artık Kürtçe konuşmak her Kürt için bir ‘tutarlılık’ kriteri olmalıdır. Şirnex’te bir okulda, bir öğretmenin sınıfa astığı “Kürtçe konuşmayacağım.” yazısı, tam da devlet politikasını çıplak bir şekilde gösteriyorken, Kürtçe konuşmanın kültürel soykırıma karşı direnişin – ahlaki-politik duruşun en önemli parçası olduğu unutulmamalıdır.








