Suriye’deki sıcak gelişmeleri, güç denklemlerini ve meselenin hukuki-siyasal zeminini yazar ve akademisyen Prof. Dr. Levent Köker ile konuştuk:
- Suriye’de kurulmak istenen ‘yeni yapı’ aslında eski ve aşınmış monolitik Arap ulus-devleti modelinin bir tekrarı. Bu bakımdan “yeni” değil. ‘Yeni’ olan, bu Arap ulus-devlet modelinin İslâm hukukunu esas alması ve Kürtlerin varlığının sınırlı da olsa tanınması
- 30 Ocak mutabakatı ile ilgili son gelişmeler, henüz her şey çok yeni ve istikrar kazanmış olmaktan uzak ama Rojava’nın kalıcılığı ile Şam merkezi hükûmetinin birlikte var oldukları bir oluşumun ortaya çıkmakta olduğunu gösteriyor
- Öcalan’ın ortaya koyduğu demokratik ulus, benim anladığım, hem yerel ve yerinden yönetimlerin aslında ilk etki ettiği orijinal yetki kaynağı olarak kurulduğu bir örgütlenmeyi ifade ediyor
Nezahat Doğan
Ortadoğu’da dengelerin altüst olduğu, sınırların ve ittifakların yeniden tanımlandığı kazan kazan kritik bir eşikteyiz. Suriye sahasında ulus-devlet refleksiyle tek tip kimlik dayatması sürerken, Rojava’da yükselen model bu statükoyu zorlamaya devam ediyor.
Şam’daki geçici hükümet ve arkasındaki güçler merkeziyetçi yapıyı koruma hesabı yaparken, sahadaki Kürtlerin direnişi tüm dengeleri değiştirdi.
Bugün gelinen noktada Türkiye’nin Kürt politikasından, 30 Ocak anlaşmasının getirdiği yeni statüye kadar pek çok soru yanıt bekliyor.
Ancak bu tartışma, yalnızca sıcak bir savaşın çıktılarıyla sınırlı değil; özünde yüz yıllık bir sistem krizinin yeni bir evresini temsil ediyor. Suriye’nin kuzeyindeki ‘geçici anayasa’ çalışmalarıyla şekillenmek istenen yeni rejimin kodları, bizlere ‘eski’ olanın yeni bir maskeyle geri dönüp dönmediğini sorgulatıyor…
Zira etnik ve dini dışlamanın anayasal bir zırha büründüğü bu tabloda, Abdullah Öcalan’ın önerdiği ‘Demokratik Ulus’ paradigması, katı merkeziyetçiliğe karşı çoğulcu bir panzehir olarak masadaki yerini koruyor. İşte bu noktada, hukukun siyasetle, kimliğin ise anayasal vatandaşlıkla girdiği o ince ve sancılı mücadele, bölgenin gelecek yüzyılını tayin edecek gibi görünüyor. Suriye’deki sıcak gelişmeleri, güç denklemlerini ve meselenin hukuki-siyasal zeminini yazar ve akademisyen Prof. Dr. Levent Köker ile konuştuk.
- Dünya kaotik bir dönemden geçiyor. Venezuella, hem Latin Amerika, aynı zamanda İran, Irak ve Suriye. En son Halep ve Rojava… Uluslararası güçlerin ve devletlerin ne tür hesaplarıyla karşı karşıyayız? Dünyada nereye gidiyoruz?
Dünya genelinde baktığımızda karşımızda devletler ve devlet dışı aktörler var. Devletler arasındaki ilişkiler ve devlet dışı aktörlerin bunlarla olan ilişkileri aslında oldukça karmaşık. Ama bunu iki zemine oturtabiliriz. Bunlardan biri, devletlerin kendi menfaatleri doğrultusunda güç kullanarak bu ilişkileri düzenlemeye çalışacaklarına dair eski bir fikir. Dolayısıyla kimin gücü üstün gelirse o bu işleri düzenleyecek, ona hâkim olacak ve dünya düzeni güçlünün istediği biçimde kurulacak. Yani kimin gücü kime yeterse o borusunu öttürecek. Geri kalanlar da bu güç ilişkileri çerçevesinde güçleri neye ne kadar yetiyorsa ona göre yer alacak. Şimdi bu insanlığın aslında son 300 yıldır falan kurtulmaya çalıştığı bir uluslararası ilişkiler perspektifi. Bu kurtulmaya çalışılan güç merkezli, güç temeline dayanan ilişkileri hukuk kurallarına bağlamaya çalışarak aşabiliriz.
- Ulus devletler çoğulculuğu değil de tek tipliliği esas alarak varlığını sürdürmeye devam mı ediyor? Bu sürdürülmek mi isteniyor?
Aynen öyle çünkü, I. Dünya Savaşı sonrasında bölgede kurulan devletler, bu çoklu toplumsal yapıya uymayan “ulus-devlet” tipine göre yapılandılar. Bir diğer deyişle, 1918 sonrasında emperyalist güçlerin güdümünde şekillenen Ortadoğu devletleri, tek bir ulus kimliğine dayanan yekpare bir siyasi örgüt olarak ortaya çıktılar. Bunun Suriye’deki özel adı “Suriye Arap Cumhuriyeti” idi. Bugün, 2011’de başlayan sürecin sonunda geldiğimiz noktada kurulmak istenen ve “yeni” olduğu söylenen Suriye de, aynı ulus-devlet mantığına göre biçimlendirilmek isteniyor. Ahmet El Şara’nın Cumhurbaşkanı ilan edildiği “yeni” Suriye’nin “geçici Anayasası”na göre Suriye, yine bir “Arap Cumhuriyeti”. Üstelik, yine bu geçici anayasaya göre Suriye Arap Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı’nın Müslüman olması zorunlu. Bununla da kalmıyor. Yine bu geçici anayasaya göre Suriye devletinin bütün yasaları “İslam hukuku”na dayanmak zorunda.
- Bu sistem zaten mevcut olan Esad rejimi değil miydi? Ne fark var? Bir şeriat düzeni mi inşa edilmek istendi?
Geçmişte baskıcı Esad yönetimi altında bulunan Suriye Arap Cumhuriyeti, Arap olmayanları, özellikle de nüfusun yüzde 10’u aşan bir bölümünü oluşturan Kürtleri dışlayan, buna ek olarak, nüfusun yüzde 75’e yakın bir kesimini meydana getiren Sünni Müslümanları da yabancılaştırmış bir yapıydı. Şimdi kurulmakta olan yapı, yine Arap olmayan etnik unsurlar, özellikle de Kürtler bakımından benzer bir dışlayıcılık içerdiği gibi, eski baskıcı rejimin görece seküler Arap ulusalcılığına dayanan yapısından farklı bir biçimde, bir Şeriat düzeni inşa etmeyi amaçlıyor. Geçici Cumhurbaşkanı’nın HTŞ kökenindeki siyasi kimliğine de uygun olan bu oluşum, nüfusun yüzde 15’e yakın bir kesimini meydana getiren Aleviler, Şiiler ve Dürziler ile yüzde 10’a yaklaşan Hıristiyan kesimlerini açıkça dışlayan bir yeni oluşum.
- Bu yine dışlayan yeni oluşum da bölgedeki egemen güçlerin çıkarları üzerine mi kuruluyor ya da hesaplanıyor?
Bölgede etkili güçlerin bu yapılanma ile ilgili durumları şöyle görülebilir: Suriye’de yakın döneme kadar etkili olan -hatta Baasçı Esad rejimine “sosyalist” sıfatının da yakıştırılmasına neden olan- büyük güçlerden Rusya’nın ve daha yakın dönemin etkili devleti İran’ın bu yeni yapılanmada artık etkili olamadıklarını söyleyebiliriz. Bu durumda, en büyük etki sahibi güçler olarak ABD’yi ve uzunca bir zamandır Suriye’nin kuzeyinde askeri ve kısmen de idari bir varlık inşa etmiş olan Türkiye’yi ve güneyde sınırlı da olsa bir bölgeyi kontrolü altında tutan İsrail’i görmekteyiz. Bu tabloya, ülkedeki tarihi etkileri bakımından İngiltere ve Fransa’yı da dahil etmek gerekir. Ancak, güçler dengesinde ağırlık çok büyük ölçüde ABD’den yana gibi görünmektedir.
- Bu son gelişmelerde ABD’nin başını çektiği ve Türkiye’nin de içinde olduğu Suriye’deki yeni oluşumda demokratik ulus inşası amaçlanmıyor. Bu nedenle mi Kürtler gözden çıkarılmak istendi?
Son gelişmeler, ABD’nin Ahmet El Şara başkanlığındaki yeni oluşumdan yana bir eğilim gösterdiğini, Rojava’da ulus-devletin yukarıda andığım monolitik, bu nedenle de zorunlu olarak dışlayıcı ve baskıcı ulus-devlet yapısından farklı, çoğulcu ve doğrudan demokratikleşme yanlısı bir rejim inşa etme tecrübesini dışlayıcı bir tavır içine girdiğini gösteriyor. Bugün gelinen noktada ABD, tercihini merkezi bir ulus-devlet inşa edilmesinden yana yapmış gibi görünüyor ve bu yeni ulus-devlet de eskisi gibi bir Arap devleti olacak ama eskisinden farklı olarak bu defa Suriye’deki Sünni çoğunluğun desteğini almaya aday bir İslâm devleti olmaya yönelecek.
- Türkiye’nin tam da istediği bu mu? O yüzden mi hedef Rojava oldu?
Türkiye, bu yeni Arap-İslâm devletini açıkça destekliyor ve hatta Rojava’nın da tümüyle ortadan kaldırılmasını istiyor. Bu, elbette Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) inşa ettiği Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi’nin direnciyle karşılaşmakta ve öyle görünüyor ki, belirli tavizlerle de olsa, yeni Suriye içinde Kürtlerin merkezinde olduğu bir özerk yönetim, Fırat’ın doğusuyla sınırlı olarak da olsa, varlığını muhafaza edecek.
- Bir yanda Rojava’nın tümüyle ortadan kaldırılması istenirken Suriye’de oluşan son durumda Kürtlerin varlığı tanındı diyebilir miyiz?
Suriye’de kurulmak istenen “yeni yapı” aslında eski ve aşınmış monolitik Arap ulus-devleti modelinin bir tekrarı. Bu bakımdan “yeni” değil. “Yeni” olan, bu Arap ulus-devlet modelinin İslâm hukukunu esas alması ve Kürtlerin varlığının sınırlı da olsa tanınması. Bu tanınmanın içeriği dil, eğitim, güvenlik- asayiş ve yerinden yönetim gibi konulardaki bazı taleplerin kabul edilmesini içeriyor. Buna karşılık, Aleviler, Dürziler, Hıristiyanlar gibi etnik ve dini farklılıklara ek olarak demokrat, laik ve sosyalist eğilimli Arapların durumu ayrı bir sorun.
- Bütün evrensel hukuk uluslararası sözleşmelerin uygulanmaması ve savaşın her an kaçınılmaz olduğu coğrafyada nasıl bir tehlike var?
ABD’nin ve tabii Gazze örneğinde açıkça görüldüğü üzere İsrail’in başını çektiği, uluslararası hukuku, insan hakları hukukunu ve uluslararası insancıl hukuku ihlâl eden hareketlerin aynı zamanda insan haklarına dayalı özgürlükçü ve çoğulcu bir demokratik Suriye tasarımına da karşı çıkması, gelecek açısından son derece kaygı verici.
- Burada Türkiye ne hedefliyor? Ne oldu, ne olacak?
Türkiye’nin kendi içinde Kürt sorununun demokratik ve barışçı bir yönde çözümünü, silahsızlanmaya ve örgütün tasfiyesine indirgeyen “Terörsüz Türkiye” hedefiyle sınırlandırması, Suriye’deki Arap-İslâm devletine desteği ile birlikte değerlendirildiğinde, bu kaygının Türkiye’nin geleceğini de içine alarak genişlediği bir gerçek. Türkiye içindeki muhalif bazı kesimlerin Kürt sorunu konusunda aynı monolitik ulusçu çizgide hizalanmaları gerçeğini de göz önüne aldığımızda hem Türkiye hem de Ortadoğu için demokratik bir geleceğin kurulmasının hayli çetin siyasi mücadelelere gebe olduğu apaçık görülebiliyor.
- Halep’ten Rojava’ya ve Kobani’ye saldırılar ne içindi? 30 Ocak anlaşması neye göre sağlandı? Türkiye’nin Suriye’deki hedefi ve amacı neydi, ne oldu?
Geçici anayasa ile bir “Arap-İslâm Cumhuriyeti” olduğunu ilan etmiş olan Suriye merkezi yönetiminin “Suriye Arap Ordusu” ile Rojava’ya, Halep’e, Kobani’ye yönelik saldırıları, DSG’nin etkisini kırmaya yönelikti. Bu saldırılar, daha önce başlamış ve yer yer devam ettiği yönünde haberler aldığımız Dürzilere yönelik saldırıların ve harcıâlem medyanın nedense üzerinde durmayı pek gerekli görmediği Alevi katliamlarının bir devamı gibi görünüyor. Türkiye, bu konuda mevcut Suriye geçici yönetimini destekliyor ve Türkiye içindeki “Terörsüz Türkiye” adını verdiği süreçle de birleştirerek, DSG’nin tümüyle tasfiyesini istiyor.
- Türkiye de DSG de istediğini aldı diyebilir miyiz?
Bu, Türkiye’nin öteden beri izlediği siyasetle, Suriye’nin kuzeyindeki askeri ve mülki varlığı ile birlikte düşünüldüğünde, uyumlu. Türkiye’nin hedefine kısmen ulaştığı, bununla birlikte DSG güçlerinin de belirli bir kazanım elde ettiği anlaşılıyor. 30 Ocak mutabakatı ile ilgili son gelişmeler, henüz her şey çok yeni ve istikrar kazanmış olmaktan uzak ama Rojava’nın kalıcılığı ile Şam merkezi hükûmetinin birlikte var oldukları bir oluşumun ortaya çıkmakta olduğunu gösteriyor.
- Türkiye’nin Rojava ile ilgili yaklaşımında bir değişimden, bir yumuşamadan söz edebilir miyiz?
Bu yönde işaretler var, öyle anlaşılıyor ama net bir yargı için henüz çok erken.
- Devletsiz olan Kürtler Ortadoğu’da nasıl bir riskle karşı karşıya?
Türkiye’nin özel tarihi tecrübesi ile ilgili bir noktayı hatırlayalım. Türkiye, Cumhuriyet’in kuruluşuna giden Millî Mücadele döneminde (1918-1923) Kürtlerle birlikte hareket etme noktasından 1923 sonrasında Kürtlerin varlığını inkâr etme noktasına gelmişti. Cumhuriyet’in ilanı ile birlikte benimsenen “inkâr, bastırma ve asimilasyon” politikalarının sonuç vermediğini, 1990’lardan itibaren Kürt varlığının ve gerçekliğinin tanınması gerektiğini ileri süren görüşlerin öne çıktığını biliyoruz. Merhum Süleyman Demirel’in, 1991 genel seçimleri sürecinde, “Kürt realitesini tanıyacağız” ve “herkes birinci sınıf vatandaş olacak” sözleri bu bakımdan çok manidardır. Bu süreçte Kürtçe üzerindeki yasakların kısmen kaldırılmış olması bunun bir göstergesidir. Irak’ta, Saddam döneminde dahi, Kürtlerin varlığı kabul edilmekteydi. İran’da ayrı bir Kürdistan eyaleti mevcuttur. Şimdi de Suriye’de Kürt realitesinin öne çıktığı bir süreci görmekteyiz.
- İnkâr ve böl-parçala-savaştır stratejisiyle Ortadoğu’da Kürt coğrafyası dört parçaya bölünmüş. Şimdi Kürt sorununun her parçada da çözümü artık kaçınılmaz bir realite haline mi geldi?
Ortadoğu’nun kadim halklarından olan Kürtlerin, 1918 sonrasında, dört ayrı ulus-devlet içinde ve bölünmüş olarak var olmaları, hem bu ülkelerin her birinde bir “Kürt sorunu” yaratmış, hem de Kürtlerin bir siyasi varlık hâlinde birleşmelerini de engellemiş bir tarihi gerçekliktir. Bugün gelinen noktada, sözünü ettiğim bu dört devletten hiçbiri Kürtlerin varlığına ve dil ve özerklik gibi meşru taleplerine kayıtsız kalamayacak durumdadırlar. Bu, Kürtler için önemli bir kazanımdır. Bunun bir sonucu, Kürt sorunu dediğimiz sorunun demokratik çözümü yönündeki hareketlerin, Ortadoğu’da demokratikleşmenin de anahtarı hâline gelmesi olmuştur.
- Burada Kürtlerin karşı karşıya kaldığı temel riskler neler?
Rojava deneyiminde gördüğümüz demokratik ve çoğulcu bir demokrasi tecrübesinin gelişmesine izin verilmemesiyle birlikte kurulabilecek olan yeni ve en az eskisi kadar baskıcı bir dizi rejim pratiğinin ortaya çıkmasıdır. Bu riskin varlığına rağmen, Ortadoğu’nun demokratik geleceği, Rojava deneyimi üzerinden, yeni ulus devletlerin kurulmasına değil, hâlen mevcut olan ulus-devletlerin demokratik dönüşümünden, bu bağlamda da Kürt sorununun demokratik ve kalıcı barış yönünde çözümünden geçmektedir. Bu nedenle, Kürtlerin karşı karşıya bulundukları risklerden çok, Kürt özgürlük hareketinin Ortadoğu’ya sağlayabileceği demokratikleşme potansiyelinden söz etmek daha doğru olur kanısındayım.
- Sonuçta bugün kim ne kazandı ne kaybetti?
Şu an için, monolitik ulus-devlet ideolojisi, ABD’nin de desteği ile kazanmış gibi görünüyor. Rojava’nın varlığını devam edecek ve kabul görecek, son anlaşmaya göre böyle bir sonuca varabiliyoruz. Bu durumda, DSG’nin ve Kürt özgürlük hareketinin de belirli kazanımlarından söz edebiliriz. Ama demokrasi ve hak mücadeleleri devam ediyor.
- Genel olarak bu demokrasi ve hak mücadelesinde ulus devletler ve reel sosyalizmin çöküşüyle birlikte Abdullah Öcalan’ın demokratik ulus paradigmasını nasıl değerlendirirsiniz?
Öcalan’ın ortaya koyduğu demokratik ulus, benim anladığım, hem yerel ve yerinden yönetimlerin aslında ilk etki ettiği orijinal yetki kaynağı olarak kurulduğu bir örgütlenmeyi ifade ediyor. Hem de ulus kavramı, bugünkü ulus devletlerin çoğunda gördüğümüz gibi etnik, dini vesaire bir takım özelliklerle tanımlanan bir millet ya da nation kavramına dayanmaz. Yani etnik ve dini, mezhepsel ve başka tür farklılıkların çoğulcu birlikteliğinden doğan bir ulus kavramından bahsediyor. Sadece sınırlarla çizilmiş olan bir teritoryal üzerindeki farklılıkların çoğulcu eşitliğine dayanan bir ulus kavramı. Burada ulusa aidiyeti sadece vatandaşlık olarak ifade edersiniz.
- Türklük üzerinden daha somutlaştırabilir misiniz?
Mesela: Türk devletine vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkes Türk’tür dediğiniz zaman ve bu Türk kelimesini de örneğin Türk Devletleri Teşkilatı gibi bir başka organizasyon içinde kullandığınız zaman, burada Türk aslında Türk olmayanı dışlayan bir Türklük demektir. Çünkü Türk devletleri teşkilatına ırk girmiyor değil mi? Irak bir Türk devleti değil mi? Değil. Peki Türkiye’deki devleti Türk devleti yapan nedir? Çünkü anayasanın birinci maddesine göre devletin adı Türkiye devleti ama Türkiye devletini 66. Maddede Türk devleti haline getiren nedir? Oradaki Türklük vatandaşlığı mı ifade ediyor yoksa bir etnisite temelli vatandaşlık anlayışını mı ifade ediyor? Her ikisini ifade ediyor, etmiyor diyenler var ama bu inandırıcı olmuyor. Çünkü Türk Devletleri Teşkilatı dediğiniz zaman oradaki Türk devletlerin de Kazakistan, Kırgızistan var, Azerbaycan var. Sonra resmi ağızda biliyorsunuz Azerbaycan’la Türkiye iki devlet ama tek millet…









