• İletişim
  • Yazarlar
  • Gizlilik Politikası
2 Şubat 2026 Pazartesi
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
ABONE OL!
GİRİŞ YAP
Yeni Yaşam Gazetesi
JIN
  • Anasayfa
  • Gündem
    • Güncel
    • Yaşam
    • Söyleşi
    • Forum
    • Politika
  • Günün Manşeti
    • Karikatür
  • Kadın
  • Dünya
    • Ortadoğu
  • Kültür
  • Ekoloji
  • Emek
  • Yazarlar
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Tümü
  • Anasayfa
  • Gündem
    • Güncel
    • Yaşam
    • Söyleşi
    • Forum
    • Politika
  • Günün Manşeti
    • Karikatür
  • Kadın
  • Dünya
    • Ortadoğu
  • Kültür
  • Ekoloji
  • Emek
  • Yazarlar
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Tümü
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
Yeni Yaşam Gazetesi
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
Ana Sayfa Forum

Kürtler hariç ulusların kaderlerini tayin hakkı

2 Şubat 2026 Pazartesi - 00:00
Kategori: Forum, Manşet

Ulusal baskıyı görmezden gelen bir sınıf siyaseti, fiilen egemen ulusu savunur. Kürt meselesi tam da burada yerine oturur. Kürtler yalnızca kültürel olarak tanınmamış bir topluluk değil; kendi siyasal kaderi üzerinde tasarruf hakkı elinden alınmış bir halktır

Osman Damla

Mesela al û xwînê 

Li heyv û stêrka ser ala sor nerî

û dûre bere xwe da ser ala din

û pirsî! Çima li ser ala we roj heye?

yekî bersiv da, ê me ro li nîvro hatin kuştin  

Bayrak ve Kanın Hikâyesi  

Al yıldızlı bayrağa baktı,

ardından diğer bayrağa dönüp baktıktan sonra sordu.

Neden sizin bayrağınızın üzerinde güneş var?

Aralarından biri cevap verdi.

Bizimkiler güneş tepedeyken öldürüldüler.

Qûtê Salê / M. Mahsum Oral

İnternette sosyal medyada Sol Parti başkanı Alper Taş’ın Lenin’in Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı kitabını okurken dolaşan bir fotoğrafı var. Fotoğrafta photoshopla bir küçük düzeltme yapılmış muzır şekilde. En üste “Kürtler Hariç” yazılmış. Hazin bir eleştiri Türk ve bazı Türkiye solu için. Türkiye’de de bildiğiniz gibi sol amansızca bölünerek çoğaldı ve şimdi küçüklü büyüklü herhangi bir egemene yaslanarak günümüze kadar geldiler. Tabii bunların içinde gerçek bir yüzleşmeyle politika yapan oluşumlar da mevcut. Ama şimdi en başta şunu belirtmekte fayda var. Lenin de kitapta bundan bahsediyor ki en başta tartışılması ve yoğunlaşılması gereken temel nokta solun egemenle kurduğu konforlu ilişki. Marx ve Engels, Komünist Manifesto’da neden bildiriye Komünist adını koyduk diye önsözde belirtirken Sosyalizm kavramının orta sınıfın burjuva devriminin tekelinde olduğunu asıl gitmeleri gereken kavramın ve onun toplumsal karşılığının Komünizm yani işçi sınıfı olduğunu düşündüler. Proletaryayla konuşmak istiyorlardı en başta. En ezilenin fâş edilmesi gerekiyordu. Enternasyonal toplantısıyla öncelikle bir işçinin insanca sekiz saatlik bir çalışma mesaisine indirgenmesi gerekiyordu. Ardından Lenin proletaryanın bilinçli, okuyan, tiyatroya giden bara gidip birkaç birasını içen yani hayatın içinde onu tüm zerreleriyle özümseyen emperyalizmin en yüksek aşaması olan kapitalizme ve onun mahdumlarına karşı güçlü durabilmesini yazacaktı. Peki şimdiki Türk ve Türkiye sollarına bakalım. Praksis adına nasıl bir politika yürütüldü. Yeterli miydi? Neden kolaylıkla örgütlü bir şekilde sol ve sollar meselelerini Türkiye’de tartışma özverisini yeterince göstermedi. Öcalan, “Marx var ama halk yok!” derken demokratik sosyalizm modeliyle belki de kendi yöntemleriyle Marx’ı yeniden bir halka kavuşturmak, yüzyıldan fazladır demokratik olmamış bir topluma ve devlete bir teklifte bulunuyor. Ama bazı Türk ve Türkiye solları için Kürt meselesi Türkiye’de çoğu zaman yanlış bir yerden konuşulur oldu. Sınıf mücadelesine kurban edilmek istendi. Egemen güce çoktan entegre olmuş bazı Türk Solu ve Solları ise ya güvenliğin diliyle bastırılan ya da kültürün diliyle yumuşatılıp çözülmesi sağlanan bir Kürtlüğün koruyucusu oldu. Daraldı ve daralttı. Oysa mesele ne güvenlikle sınırlı ne de kültürel haklara indirgenebilir.

Bu, daha temel bir soru(n)dur: demokratik cumhuriyette egemenlik, eşitlik ve siyasal irade sorunu. Lenin’in Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı (1914) kitabı bu nedenle bugün hâlâ rahatsız edicidir. Çünkü Lenin, ulus sorununu ahlaki-etik bir merhamet meselesi olarak değil, siyasal eşitliğin önkoşulu olarak ele alır. Ve eşitlik, her zaman egemenliğin sorgulanmasını gerektirir. Egemenin, demokratik yöntemlerle hukukla sağlaması yapılmak zorunda. Diktatörleşen kapalı bir sistemin içindeki farklı kökleri boğması kaçınılmazdır. Bu yüzden Sol ve Sollar bundan sorumludur. “Son kertede ekonomi belirleyicidir.” söyleminin arkasına sığınamaz. Sınıf mücadelesi tüm hakları görmezden gelerek daraltılmış bir ekonomik modelle veya namlunun ucuna takılan kırmızı bildiri kağıtlarıyla aşılamaz. Peki Öcalan bunu fâş etmesiyle Türkiye’deki muhatapları bunu bilmiyor muydu? Belki de çok içinde olduğu için körleşti sistem. Kendini iktidara ve kapitalizme yel değirmenlerine saldıran Don Kişot’un yerinde buldu. Kılıcı şekerdendi ve ilk yağmurda çözüldü. Olamaz mı? Solda birkaç düşünsel ve pratiksel yani praksis bağlamında “fedai eylemler” dışında ne görüyoruz tarihsel olarak. Fedai eylemler derken egemen ideoloji ve onun tahakkümüne rağmen Kürt gerçeğini konuşabilen bir Sol pratikten bahsediyorum.

Bu yüzden Lenin’in ulus teorisi, çoğu zaman yanlış anlaşılır. O, ulusu romantik bir kimlik olarak değil, tarihsel ve siyasal bir ilişki olarak tanımlıyor. Ulus, kapitalist moderniteyle gelişimiyle ortaya çıkan; dil, toprak ve ekonomik yaşam etrafında şekillenen bir birliktir özetle. Ama asıl belirleyici olan şudur: Ulus sorunsalı ve algısı, bir devletleşme sorunsalıdır.

Bu noktada Lenin, Karl Kautsky’nin kültürelci yaklaşımlarından ve Rosa Luxemburg’un ulusal sorunu ikincilleştiren tutumundan ayrılır. Luxemburg, ulusal taleplerin işçi sınıfını böldüğünü savunurken, Lenin tersini iddia eder: Ulusal baskıyı görmezden gelen bir sınıf siyaseti, fiilen egemen ulusu savunur. Kürt meselesi tam da burada yerine oturur. Kürtler yalnızca kültürel olarak tanınmamış bir topluluk değil; kendi siyasal kaderi üzerinde tasarruf hakkı elinden alınmış bir ulustur. Dil yasakları, yer isimleri, eğitim politikaları ya da güvenlik rejimleri bu asıl meselenin türevleridir. Kaldı ki bu bile yasaktır. Kürt mühürlenmiş bir şekilde sol siyasi jargonda üzeri örtülmüş. Kendi öz mücadelesiyle bu karanlığı aştı ve aşıyor. Kürdün kaderi kendini aşmaktır. Kendini aşarken sac ayağının diğer halklarıyla demokratik cumhuriyet yöntemiyle ortaklaşıyor. Bu ortaklık şimdi saldırı altındadır. Küresel ve yerel tüccarlara kurban edilemeyecek derecede hayatidir. Sac ayağının diğer halkları anlayacaktır. Anlamalıdır.

Lenin ve kitaba dönelim başka bir yerden devam edelim tartışmaya. Lenin’in en çok çarpıtılan tezlerinden biri, ulusların ayrılma hakkı konusundaki ısrarıdır. O, bu hakkı açıkça tanımlar: Siyasal ayrılma ve bağımsız devlet kurma hakkı. Burada kritik nokta şudur: Lenin ayrılmayı kutsamaz; ama ayrılma hakkının tabu olmasını, eşitsizliğin kanıtı olarak görür. Ayrılma hakkı, bir hedeften çok bir ölçüttür. Birlik gerçekten gönüllü mü, yoksa zorunlu mu? Bu sorunun cevabı, ancak ayrılma ihtimali serbestçe tartışılabiliyorsa anlamlıdır.

Bu yaklaşım, Ernest Renan’ın “günlük plebisit” fikriyle yüzeysel bir benzerlik taşır; ancak Lenin Renan’dan farklı olarak, plebisitin ancak güç ilişkileri eşitlendiğinde anlamlı olacağını söyler. Zor altında yapılan rıza, rıza değildir.

Türkiye’de barış süreçlerinin yapısal başarısızlığı tam da buradadır. Ayrılma hakkı hiçbir zaman meşru bir tartışma konusu olmadı. Dolayısıyla barış, eşitler arasında değil; devlet ile sınırları baştan çizilmiş bir muhatap arasında kurgulandı. Kardeşlik ilişkisi canavarlaştırıldı, bastırıldı. Kabilleştirildi. Kardeşin kanıyla boyandı. Haliyle en başından yaşamasız bir ilişki kuruldu. Nefessiz bırakıldı. Nefesi olmayan bir beden nasıl dilini hareket ettirebilir. Biyopolitik kasttır. Topyekûn saldırmak, soyu kırmak, binlerce yıldır Mezopotamya’nın içinden akıp gelen gen nehrinin genetiğiyle oynamak, onu zehirlemektir.

Egemen ulusun kör noktası aslında Lenin’in metninin en sert bölümlerinde geçen, ezilen uluslara değil, ezen ulusun sosyalistlerine yöneliktir. Bu, metni Türkiye bağlamında özellikle çarpıcı kılar. “Ezen ulusun sosyalisti, ayrılma hakkını savunmuyorsa, kendi burjuvazisinin kuyruğuna takılmıştır.” Bu eleştiri, bugün de geçerlidir. Türkiye’de Solun ve Solların önemli bir bölümü, Kürt Meselesinde devleti karşısına almak yerine, devleti “ikna etmeye” çalıştı. Sınıf birliği adına ulusal eşitsizliği erteledi. Oysa Lenin’e göre bu, enternasyonalizm değil, örtük ulusalcı ve arkaik milliyetçi şovenizmdir. Başka bir açıdan İtalyan komünist Antonio Gramsci’nin hegemonya kavramı açıklayıcıdır esasında: Egemen ulusun ideolojisi, yalnızca sağ tarafından değil, sol tarafından da yeniden üretilebilir, “Bölünme korkusu”, bu hegemonik dilin en etkili aracıdır.

Demokratik cumhuriyeti ve ona karşı açılmış çoklu cepheleri düşündüğümüzde. Yani ne oluyor da olmuyor, istenmiyor diye düşünürken aslında rota dönüp dolaşıp bizi diyaloga ve barışmaya götürüyor. Barışmak kolay değil tabii. Barışa savaşla gidilir diyor Öcalan. Ben de kendimce hep Türkiye’de savaşın ve barışın birlikte yürüdüğünü birbirinin içine geçtiğini düşünüyorum. Nihayetinde tayin hakkı, ulus ve millet olma; bütün bunlar yerli ve milli egemen güçlerin saldırısı altında, emperyal güçlerin paralarının ve silahlarının gölgesinde konuşuluyor ve mücadele ediliyor. Halk kendi öz gücünü ve özgüvenini inşa etmeden. Kendi önderliğiyle entegre ilerlemeden bu büyük kurşun yağmurundan kurtulmak, kuşatmaları aşmak pek mümkün değil. O yüzden halklar mücadele etmeyi tarihsel olarak çok iyi bilirler. Masada kaybettiklerini sahada geri alırlar. Sahada tuttuğunu da masada perçinleştirirler. Özetle masaya geri dönüldüğünde. Türkiye’de üst üste çok masaya dönülüyor. Koşullar şekilleniyor, bozuluyor, büyüyor ve dönüşüyor. Bu vesileyle Türkiye’de barış süreçleri neden kalıcı olmuyor sorusunu sorunca bu çoğu zaman aktörlerin niyetlerine indirgenir. Oysa mesele yapısaldır. Barış, hak temelli değil, güvenlik temelli kurgulanıyor hep. Silahların susması istendi; ama egemenliğin paylaşılması asla konuşulmadı mesela. Bu ekmeği bölmek meseledir bir yerde. Ve ekmeğinin hukukunun dürüstçe konuşulması. Lenin bu durumu çok erken teşhis eder: Baskı sürerken sağlanan sükûnet, barış değil, askıya alınmış çatışmadır.

Burada Frantz Fanon’un sömürgecilik analizleriyle Lenin arasında güçlü bir paralellik görülebilir. Fanon da, adalet üretilmeden sağlanan düzeni “kolonyal barış” olarak tanımlar. Sessizlik vardır ama eşitlik yoktur. Askıya alınmış ve tamamen kendi istekleri doğrultusunda düzenlenmiş bir barışın karşısında gelişen itiraza hiçbir şey olmamış gibi yaklaşmak da ayrıca incelenmesi gereken bir konu.

Haklar, uluslaşma, ortak cumhuriyet ve barışma derken çok çirkin bir propaganda da yürütülüyor. Örneğin bunu sen kesin istemedin. Biri olmasazsa senin aklına böyle şeyler gelmez gibi komik ve absürt çıkışlar görülür egemen ulusta ve mahdumlarında. Bu “Kürt meselesi emperyalizmin oyunu” argümanında da görüyoruz. Bu teorik değil ideolojiktir oysa. Lenin, emperyalizmin çelişkileri kullandığını kabul eder; fakat bundan şu sonucu çıkarmaz: Çelişkiler yok sayılmalıdır.

Aksine, Lenin’e göre emperyalizmi gerekçe göstererek ulusal talepleri bastırmak, kendi devletinin emperyal reflekslerini aklamaktır. Bu, anti-emperyalizm değil, yerli bir iktidar milliyetçiliğidir.

Kürtlerin meseleleri, ne bir güvenlik problemi ne de tali bir demokratik reform alanıdır. Bu, siyasal, hukuksal ve ekonomik eşitlik meselesidir. “Ayrılma hakkı” (ayrı düşünmek, aynı idare etmek, ayrı konuşmak gibi) tanınmadan birlik gönüllü olamaz. Egemenlik tartışılmadan barış kalıcı olamaz. Bugün Lenin hâlâ rahatsız ediyorsa, bunun nedeni “eski” olması değil. Tam tersine, fazla güncel olmasıdır. Herakleitos’la bitirelim, ‘’Dinlemeyi bilmediklerinden konuşmayı da bilmiyorlar.’’

PaylaşTweetGönderPaylaşGönder
Önceki Haber

Ontolojik tehdit olarak Kürtler

Sonraki Haber

Rojava: Parlayan umut ışığı

Sonraki Haber

Rojava: Parlayan umut ışığı

SON HABERLER

Anvers, Graz ve Villach’da ‘Rojava’yı Savun’ eylemleri düzenlendi

Yazar: Yeni Yaşam
2 Şubat 2026

Rojava: Parlayan umut ışığı

Yazar: Yeni Yaşam
2 Şubat 2026

Kürtler hariç ulusların kaderlerini tayin hakkı

Yazar: Yeni Yaşam
2 Şubat 2026

Ontolojik tehdit olarak Kürtler

Yazar: Yeni Yaşam
2 Şubat 2026

Gelinen nokta ve sonrası

Yazar: Yeni Yaşam
2 Şubat 2026

tekfircinin görüp laikçinin görmediği

Yazar: Yeni Yaşam
2 Şubat 2026

Acele kamulaştırmayla yıkım genişletiliyor

Yazar: Yeni Yaşam
2 Şubat 2026

  • İletişim
  • Yazarlar
  • Gizlilik Politikası
yeniyasamgazetesi@gmail.com

© 2022 Yeni Yaşam Gazetesi - Tüm Hakları Saklıdır

Welcome Back!

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In

Add New Playlist

E-gazete aboneliği için tıklayınız.

Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Tümü
  • Güncel
  • Yaşam
  • Söyleşi
  • Forum
  • Politika
  • Kadın
  • Dünya
  • Ortadoğu
  • Kültür
  • Emek-Ekonomi
  • Ekoloji
  • Emek-Ekonomi
  • Yazarlar
  • Editörün Seçtikleri
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Karikatür
  • Günün Manşeti

© 2022 Yeni Yaşam Gazetesi - Tüm Hakları Saklıdır