Tarih bize şunu defalarca gösterdi: Hoyrat, lümpen ve çıkarcı iktidarlar, insanlığı kendi günübirlik hesaplarına kurban eder. Ama insanlığın ortak vicdanı er ya da geç bu anlayışları tarihin çöplüğüne gönderir
Dilan Dilok
Ortadoğu’da, özellikle de Suriye sahasında yaşanan son gelişmeler artık eski ezberlerle açıklanamayacak bir noktaya gelmiş durumda. “DAİŞ’le mücadele” adı altında kurulan uluslararası koalisyon, geride çok daha büyük ve karmaşık bir tablo bıraktı. Bu tablonun en net gerçeklerinden biri şu: Güney Kürdistan’da da Rojava’da da bu mücadelenin asıl yükünü Kürtler taşıdı. Sahada savaşan, bedel ödeyen, insan kaybeden onlardı.
Ne var ki tarih Ortadoğu’da çoğu zaman acımasız işler. DAİŞ’i doğuran zihniyetle hesaplaşmak yerine, aynı kaynaktan beslenen El-Kaide türevi yapıların bir anda “kabul edilebilir aktör” haline getirilmesi, bu coğrafyada ahlakın nasıl kolayca askıya alınabildiğini bir kez daha gösterdi. İsimler değişti, ambalaj yenilendi ama öz aynı kaldı. Dünya kamuoyuna da bu çelişki, ustaca bir propaganda eşliğinde normalleştirilmeye çalışıldı.
Asıl mesele tam da burada başlıyor. Obama-Biden döneminde şekillenen Ortadoğu politikaları, Trump’la birlikte sorgulanmaya başlandı. Yeni yaklaşım daha kaba, daha hoyrat ama aynı zamanda daha çıplak bir gerçekliği yansıtıyor: Denetlenebilir, “terbiye edilmiş” yapılar tercih ediliyor. Kürtler ise artık bu hesabın içinde “fazla bağımsız”, “fazla iradeli” bir aktör olarak görülüyor. Dün sahada vazgeçilmez olanlar, bugün gözden çıkarılabilir hale geliyor.
Bu denklemde Türkiye’ye biçilen rol tesadüf değil. Kürt düşmanlığı üzerinden yıllardır beslenen devlet politikası, uluslararası planlarla birleşince tehlikeli bir noktaya taşınıyor. Türk devleti, adeta bir koçbaşı gibi öne sürülüyor; Kürtler ise bu büyük hesapların kurbanı olarak görülüyor. ABD ve Britanya merkezli bir siyasi aklın, Ankara’nın ihtiraslarını okşayarak yeni Ortadoğu’yu şekillendirmeye çalıştığı açık.
Ama dünya sadece bu klikten ibaret değil. ABD’de ve Avrupa’da, Kürtlere karşı geliştirilen bu politikanın ahlaksız, vicdansız ve kısa vadeli olduğunu açıkça söyleyen ciddi çevreler var. Bu sesler henüz belirleyici olmayabilir ama tarihin yönünü çoğu zaman sessiz ama haklı olanlar değiştirir.
Belki de bu sürecin en dikkat çekici yanı Kürtlerin verdiği tepkidir. Dört parça Kürdistan’da ve diasporada Kürtler, uzun zamandır görülmemiş bir birlik görüntüsü sergiliyor. Bu, tehlikenin fark edildiğini gösteriyor. Artık mesele sadece hayatta kalmak değil; siyasal irade ortaya koymak, dünyayla doğru bir ilişki kurmak ve ortak bir gelecek tasavvurunu savunmaktır.
Türkiye’nin NATO üyeliği, bu süreçte belirleyici bir başka unsur. Trump’ın NATO’yu küçümseyen tutumuna rağmen, Türkiye’nin Ortadoğu’da ABD politikaları açısından hâlâ işlevsel bir aparat olarak görüldüğü anlaşılıyor. Rusya’yı dengeleme hesabı, Kürtler konusunda Türk tezlerine verilen örtülü desteğin de temel nedenlerinden biri.
Ancak şu gerçek göz ardı ediliyor: 40-50 milyonluk bir halkı statüsüz, iradesiz ve sürekli baskı altında tutmak kalıcı bir politika olamaz. Kısa vadede sonuç alınıyor gibi görünse bile bu tür hesapların sonu her zaman ağır bedellerle olur. Sorun, bunun ne zaman ve nasıl çökeceğidir.
Bu noktada belirleyici olacak olan Kürtlerin ve onların dostlarının ortaya koyacağı tutumdur. Askeri alanda direnç, diplomatik alanda akıl ve cesaret, ahlaki alanda ise insanlığın ortak değerlerine seslenme kapasitesi… Bunların hiçbiri birbirinden bağımsız değil.
Tarih bize şunu defalarca gösterdi: Hoyrat, lümpen ve çıkarcı iktidarlar, insanlığı kendi günübirlik hesaplarına kurban eder. Ama insanlığın ortak vicdanı er ya da geç bu anlayışları tarihin çöplüğüne gönderir. Bugün tarih, belki de bu kez Kürtlere böyle bir sorumluluk yüklüyor.
Birlik olunursa, direnilirse ve dünya halklarına ulaşılabilirse, bu kirli hesapları bozmak hâlâ mümkün. Başka bir seçenek var mı? Açıkçası yok.









