Tarihsel gelişimin her etabı benzersizdir. Her olağanüstü dönemeçte insan bunu bir kez daha anlar. Bu böyleyken aslında benzersiz olanın öncesiz olmadığını da bilir. Bu öncesiz olmama haline dair tüm gelişmeler bir film şeridi gibi akar zihninde. Yakın dönemi bile didik didik etmek ister. Saraçhane süreci böyle bir süreçtir. Benzersizliği ve öncesiz olmama haliyle insanı onlarca yıllık tarihsel gelişimi masaya yatırmaya adeta kışkırtan bir dönemeçtir.
Bu arayışta yer yer sıçramalı bir evrimsel hareketle şekillenen süreçlerin işçi ve emekçiler, ezilen halklar ve toplumsal kesimler lehine nasıl dönüştürüleceği sorusuna yanıt arama isteği belirleyicidir. “Nasıl bir evrimdir bu, hangi dinamiklere dayanmaktadır?” diye döne döne bulursunuz kendinizi. Çünkü karşınızda basit bir toplumsal matematik yoktur artık. Alışılmış kapitalist devlet biçimleri, ilişkileri, ortaya çıkan denklemler-güç ilişkileri, uluslararası dengeler olmadığı gibi…
Onlarca yıllık neoliberal kapitalizmin yarattığı toplumsal tahribata dair çözümleme yapmanın önemini bilseniz de olup bitenler “her şey ortada, aslolan bunu nasıl değiştireceğimizdir” diye haykırır adeta. Genel olarak solun özel olarak devrimci güçlerin bağrına dalamadığı, dalamadıkça da daha fazla uzaklaştığı, daraldığı bu toplumsal gerçekliği değiştirip dönüştürme isteğini kolektif bir meseleye dönüştürmek bu sorunun ilk yanıtı haline gelir.
Saraçhane’ye dair daha çok yazılıp çizilecektir. En çok yazılıp çizilmesi gereken ise bu kolektif düşünüşü, çözüm arayışlarını ifade edenler olmalı zannımca. Keza Saraçhane sürecinin en büyük kazanımı, deneyimlerimizi, düşünsel devinim ve birikimimizi birbirimize katacağımız bir arayışı kışkırtması olacaktır.
Bu sürecin burjuva devletin yasama-yargı ve yürütme erklerinin azami bir merkezileşmeyle yürütmenin kontrolüne geçirilmesi anlamına gelen faşist devlet biçiminin kökleşmesi hamleleri içinde en kritik hamlelerden biri olduğu açık. İnşa edilen ve fakat sayısız kriz dinamiğiyle eşgüdümlü olarak yayılmacı hayalleri, bölge gücü olma hedeflerini de kışkırtan bir dünya hali içinde gelişiyor her şey. Bu hal, Gramsci’nin deyimiyle “legal devletin” yani alışılmış burjuva devlet gücünün mevcut tarihsel döngüyü, katmanlı kriz dinamiklerini yönetmekte muktedir olamayacağı öngörüsüyle yürütülmektedir ve Saraçhane darbesi de özünde yıllardır tahkim edilmeye çalışılan ancak edilmekte zorlanılan “illegal devlet” biçiminin altının daha kalın çizilmesidir.
Düşünsenize bir devlet partisi olan ve en güçlü refleksi devletin bekasını korumakta cisimleşen CHP gibi bir partinin belediyelerine kayyım atanıyor, İBB Başkanı tutuklanıyor, partinin tepesine kayyım atanmaya hazırlanılıyor ve daha da “turbun büyüğü heybede” denilerek onu paralize edip çözmek için her şey yapılıyor. Tekelci burjuvazinin amiral gemisi TÜSİAD gibi bir örgütün başkanları gözaltına alınıp haklarında dava açılabiliyor. Tüm bunlarda yürütmenin basit bir aparatı haline gelen yargı adeta bir polis örgütü gibi çalışır hale getirilerek istenilen anda istenilen yerin, kişinin, kurumun, kesimin tepesine çökülebiliyor.
Bu kritik eşikte patladı Saraçhane isyanı. Üniversite gençliğinin dinamizmiyle CHP’yi aşan ve hatta ona da yön veren bir nitelik kazandı ve ortaya çıkardığı tabloysa hepimiz açısından sarsıcı oldu.
Sarsıcılığı esas olarak onlarca yıllık neoliberal dönemde bireycileştirilmiş, geleceksizleştirilip her türlü ideolojik argümanla kontrol altına alınmış gençlik kitlelerinin hal-i pür melali oldu. Bu halin bir yanı umut vericiyken diğer yanı geleceğe dair ciddi kaygıların habercisidir. Umut veren yanı geleceksizliğe mahkum edilmiş gençliğin içinde birikmiş öfkeyi doğal bir iç örgütlülükle meydanlara salabilmesidir. Elbette gençlik, tarihin her döneminde atılganlığı ve itiraz kapasitesiyle öne çıkmıştır. Ancak şimdi uzun bir sessizlik sonrasında bu şekilde meydanlara akması gelişmenin özgün yanıdır. Kaygı veren ve gelecek açısından ciddi bir tehlikeyi imleyen yanıysa ırkçı-kafatasçı siyasi güçlerin azımsanmayacak bir ideolojik hegemonya kurdukları gerçeğinin alanlara ürpertici biçimlerde yansımasıdır.
Saraçhane, Gezi’nin açığa çıkardığı toplumsal gerçeğe temas edemediğimiz gibi gücümüzün o günlerin de gerisine düştüğünün aynası oldu aynı zamanda.
O gençlik kitlelerinin geleceksizlik duygusunun azımsanmayacak hatta ürkütücü boyutlara ulaşmış şekilde ırkçı-kafatasçı ideolojik sömürünün nesnesi haline gelmiş olması bile bu konuda halen oldukça geri bir noktada olduğumuzun göstergesi oldu.
Bizim birkaç barikat başında öne fırlamamızın etkisi olsa da aslında bu kesimlere ulaşmamızın çok meşakkatli ve uzun bir süreç alacağının açığa çıkmasıysa üzerinde ciddi ciddi kafa yormamız gereken bir gerçektir.
CHP’nin bile hedef haline geldiği bu rejim-devlet inşası sürecinin bizim güçsüzlüğümüzle de birleşik olarak nasıl ve nerelere evrilebileceğini görmemiz açısından Saraçhane belki de son uyarıdır.
Saymakla bitmeyecek kadar çok gerçeği önümüze koyan bu sürecin belki en önemli göstergelerinden biri de işçi sınıfının tepesindeki sendikal bürokrasinin grev lafzını bile ağzına almaması, göstermelik eylemlerden dahi kaçınması oldu. Sendikal cephede yeni bir odak olmaya aday güçlerin örgütlenmeye çalıştıkları alanlarda sembolik de olsa örnek çıkışlar gerçekleştirememeleri de köklerin derinleşmesi için daha çok yol almak gerektiğinin ifadesidir.
Başka birçok şey söylenebilir ama en azından Gezi sonrasında toplumsal denklemi neden değiştiremediğimizi, büyük gençlik kitlelerine temasta neden bu kadar atıl kaldığımızı, bulunduğumuz işçi örgütlenmeleri cephesinde ne kadar yol alıp almadığımızı birlikte düşünmek için bu kritik tabloyu sağlıklı bir şekilde irdeleyip bundan sonrası için ortak bir yol haritası çıkarma umuduyla…
Bu tablo içinde “süreç” tartışmalarının ne kadar karşılık bulacağı da ayrı bir tartışma konusudur. Alışılmış burjuva devlet işleyişinin rafa kaldırıldığı, tek adama, daha doğrusu yürütme erkine bağlı azami bir merkezileşmeye doğru gidildiği, rızanın zor ve baskıyla üretilmesi için devletin alabildiğine saldırganlaştığı, bir bölge gücü, lojistik merkez hatta Avrupa’nın güvenlik ordusu olma hayallerinin daha despotik bir emek rejimini, militaristleşmeyi zorunlu kıldığı bu tablo içinde “süreç” tartışmaları nereye oturtulabilir?
Ki anlaşılan o ki “iç cephenin tahkiminde” sıra, Kürt halkının büyük bir saldırı ve ezme hamlesiyle dağıtılması, örgütlülüğünün çözülmesine gelecektir.
Gramsci faşizm tartışmalarında “…(Tepki) şimdiki durumdan, yeni bir savaş aracılığıyla sıyrılma çabasıdır. Devlet bütçesindeki açığı, çevredeki ulusları yağmalayarak telafi etme çabasıdır. Her yolla kendisini bu uçurumdan kurtarmaya çabalayan ulusal ve özel mülkiyet rejiminin doğal, fizyolojik anlatımıdır… (Tepki) legal devletin başarısızlığıdır” der içinde bulunduğumuz hali anlatırcasına.
Bu halin bir farkı var ki korkular kadar hayalleri de kışkırtan bir zemine dayanıyor olmasıdır. O hayaller de militarist, saldırgan, içerde faşist-despotik bir donanımı zaruri kılıyor. Son süreçte bütün çıplaklığıyla karşımıza dikilen bu gerçek, sol adına hepimiz için ‘yangın alarmı’ olmalıdır.