Mersin’de neoliberal akılla yapılan her türlü kentsel faaliyet uzun yıllara yayılan yarılmalar yaratacaktır. Nitekim Akdeniz ilçesi ve diğer ilçeler arasındaki derin sosyo-mekansal fark apaçık ortadadır
Ruken Savucu – Nizar Esen
Kapitalizmin mekân üzerindeki en büyük etkisi onu kullanım değerinden çıkartıp, değişim değeri üzerine indirgemesidir. Mekân kapitalizmin bir nesnesine dönüştürüldüğünden, yeniden üretim süreçlerine de tabi tutulmakta ve bu üretim süreci kâr endeksli ve kontrol altında mekânlara dönüştürülmekte. Bir sosyo-mekansal ilişki mevcut iktidar yapısına (neoliberalizmin hâkim olduğu ulus devletçi sistem) entegre olmamışsa bu mekan yeniden üretilme sürecine tabi tutularak en başta piyasanın bir nesnesine dönüştürülür. Onu alınır satılır bir şeye dönüştürmekle beraber piyasanın gerektirdiği biçimde, yani sermayenin akışının zemini olarak yeniden üretilir. Kentsel dönüşüm süreçleri bunun en büyük örneğidir. Piyasanın ihtiyaçları yönünde yeni bir biçim verilir. Bunları gerçekleştirmek için öncelikle burayı atıl bırakılmış hale sürükler. Eğer burası kentsel hayatın sürdüğü belirli bir topluluğun yaşadığı bir yer ise, öncelikle bu topluluğun yaşam değerleri hedef alınır. Buradaki sosyal hayat yaşanmaz bir hale sürüklendiği gibi piyasa tarafından zor koşullarla da karşı karşıya kalır.
Mersin’de sosyo-mekânsal ayrışmadan söz ederken iki gerçeklik üzerinden ele alınır; birinci ayrım kentin sınıfsal ayrımıdır, bir taraftan kentsel gündelik hayatın yaşandığı korunaklı, piyasanın ürettiği planlı mekânlar, diğer taraftan ise barınmak için inşa edilen plansız ve piyasanın dönüştürmek istediği mekânlardır. İkinci ayrım ise çoğunluğu 1990’larda göç etmiş Kürt nüfusun yaşamı yeniden inşa etmek için kümelendiği, dayanışmayı sürdürme olanaklarını yaratmaya gayret ettiği kentin doğu kısmındaki muhalif mahalleler ile kentin batı kısmında planlı ve güvenlikli binalardan oluşan, mevcut sistem açısından kontrol altında modern mekânlardır. Sınıfsal ayrım ve kimlik ayrımı birbirine paraleldir. Elbette ki bu ayrımlar arasında esnek sınırlar da söz konusudur. Sınıfsal ayrımın da kimlik ayrımının da en belirgin yaşandığı Mersin ilinin Akdeniz ilçesinde bazı sorunlara işaret etmek için bu yazıyı yazıyoruz.
Akdeniz ilçesinin mahallelerini sayarken Adana-Mersin D400 karayolunun geçtiği güzergah boyunca Çay, Çilek, Özgürlük, Karaduvar ve Yeşilçimen mahallelerindeki kentsel problemler artık burada yaşayanlar açısından yaşanmaz seviyeye varmış durumda. Bu mahalleler içerisinden geçmesine rağmen D400 karayolunda ışıklandırmanın olmayışından, geceleri bu yolun karanlık olmasına sebebiyet vermekte. Aynı şekilde bu caddede bu güzergah boyunca üstgeçit olmayışından dolayı yaya geçişleri güvensiz ve kazalara sebebiyet vermektedir. Bu mahallelerde yaşayan insanlar için trafik kazası rutinleşmiş bir hal almış durumda. Günde binlerce aracın geçtiği bu caddede gerekli önlemler alınmamakta. Aynı şekilde bu mahalleler Akdeniz ilçesindeki çarpık sanayileşmeden payını almış durumda. Mahalle çeperlerinde hava kirliliği, toprak kirliliği gibi temel çevresel kirliliğe sebebiyet veren, insan sağlığını hiçe sayan fabrikalaşma bu mahallelerde yaşamı yalnızca umutsuzluğa sürüklemektedir. Sokakta herhangi bir kadından şu cümleleri duyabilirsiniz; “Bu dünyaya çocuk getirmek istemiyorum. Sürekli burada ölümlü kazalar oluyor, bazen soluduğumuz hava dahil bu kirliliğin içinde sadece hastalıklar ile boğuşuyoruz.’’
Bize yansıyan şu ki bu kenti yöneten akıl, kentin bu kısmının böyle bir hale sürüklenmesini istiyor. Bu akıl neoliberal piyasa ekonomisi ve Kürtlerin kurmuş olduğu bu mahallelerden çıkmasını isteyen bir akıldır.
Piyasa için bir mekânı dönüştürmenin en iyi yolu, orada yaşayanlar için orayı istenmeyen yere dönüştürmekten geçer. Bütün bu kentsel sorunların önünün açılmasının sebebi piyasanın kendisi için burayı bir ürüne dönüştürmek istemesidir. Piyasa böyle düşünürken; buralar mevcut sistem açısından tamamen kontrol altına alınmış yerler de değildir. Burayı kontrol altına almanın yolu burayı yeniden yapılandırmaktan geçer. Bu yeniden yapılandırmanın mantığı, piyasanın istediği gibi kâr ve değişim değeri öncelenerek ve sistem açısından kontrol altında güvenlikli yeni bir mekâna dönüştürmedir. Bunun için öncelikle burada yaşayanların buradan çıkarılması gerekmektedir. Bu insanların burada kurulmuş bütün mekânsal ilişkileri görmezden gelinerek buranın yıkımı istenmektir. Ancak Çay Mahallesi’ndeki kamulaştırma isteği burada yaşayan insanlar tarafından olumlu karşılanmamaktadır. Burası atıl bırakılarak burada yaşayan insanların burayı terk etmesi sağlanmaya çalışılmaktadır. Kazalara sebebiyet veren ihmaller, hava kirliliği, su kirliliği, uyuşturucu gibi mekanı güvensizleştiren faaliyetler vs. gibi bütün sebepler buranın terkedilmeye zorlandığını gösteriyor. İnsanlar yalnızca yaşadıkları evlerden çıkarılmış olmuyor, burada yaşamlarına paralel kurdukları her türlü toplumsal ilişki biçimi de yıkıma uğratılmakla karşı karşıya kalıyor. Yoksullar için yeni bir mekân edinme ve bu mekânın dayanışarak yeni ilişkiler kuracak mekânı olma olasılığı neoliberal kentlerde olabildiğince zor. Zaten kentsel dönüşüm deneyimlerinin ortaya çıkardığı sorunlar apaçık ortadadır. Sosyo-mekansal ayrışmayı derinleştiren, mekanın yeniden üretimi için yıkıma uğratmak yerine; buralarda yaratılan tahribatların önüne geçen bir aklın toplumla birlikte yönetimi gerçekleştirmesi gereklidir. Toplumu yaşadığı mekâna yabancılaştıran, onu oradaki istenmeyen bir nesneye dönüştüren ve çıkarmaya çalışan yönetici akıl bu kentsel bölünmeyle beraber duygusal bir bölünmeyi de inşa etmektedir.
Mersin’de neoliberal akılla yapılan her türlü kentsel faaliyet uzun yıllara yayılan yarılmalar yaratacaktır. Nitekim Akdeniz ilçesi ve diğer ilçeler arasındaki derin sosyo-mekansal fark apaçık ortadadır. Başta belediyeciliğin kâr ve çevreyi talan eden piyasaya hizmet etmekten çıkıp piyasanın da kentsel yaşamı daha olanaklı kılan bir çizgiye gelmesi için itici güç olması gerekmektedir. Akdeniz ilçesini kayyımların yönettiği süreçler bu ayrışmanın daha da derinleştiği dönüm noktalarıdır. Kayyımların geri çekildiği ve halkıyla beraber şeffaf yönetimin olduğu bir belediyecilik Akdeniz halkı için olmazsa olmazdır. Aksi durum Akdeniz’in geleceği ayrışmanın derinleştiği ve sağlık sorunlarının hat safhada olduğu, insan onurunun ayaklar altına alındığı çevresel problemlerin derinleştiği bir alana dönüşecektir.
Henry Lefebvre’nin “Şehir kimin için var?” sorusunu yeniden ve yüksek sesle sormadıkça, bölünmüş kentlerde ayrışmış bir toplum olarak yaşamaya devam edeceğiz.









