“Türkiye’de 2024 yılında 10 milyon civarında olan madde bağımlısı sayısı, 2025 itibarıyla 15 milyona yaklaştı, uyuşturucu kullanım yaşı ise 12’ye kadar düştü.”
Bu bilgi Karar Gazetesi yazarı, Av. Çamlıbel’in yazısından alınmıştır. Ekranlara çıkan avukatlar içinde açık ara en zekisi olan bu yazarın verdiği sayılara güvenim tamdır.
Sayılar bize uyuşturucu belasının korkunç boyutunu vermekle kalmıyor, “uyuşturucu kullananların yaşı ise 12’ye kadar düştü” cümlesi Türkiye nüfusunun geleceğinin ne kadar karanlık olduğunu gözler önüne seriyor. Nüfus artışının, Erdoğan’ın tabiriyle “felaket” düzeyinde azaldığı da göz önüne alınırsa uyuşturucu bağımlısı 15 milyonun “ölü canlar” olduğunu hesap etmek gerekiyor. 80 milyondan 15 milyonu düştüğünüz zaman gerçek nüfusu 65 milyon olarak hesap ettiğimizde, ve buna bir yıl içinde uyuşturucu kullananların 5 milyon arttığını da eklediğiniz zaman “imdat, yok oluyoruz” demeniz gerekiyor. Bu gidişle her yıl 5 milyon artışla on yıl sonra 50 milyonluk bir uyuşturucu bağımlısı “millet” haline geleceğimiz görülüyor.
Bunun adına “narko jenosit” denir.
Önce bu “narko jenosit” ne zaman ortaya çıktı sorusunu soralım. 1990 başlarında Türk devleti Kürt olan uyuşturucu baronlarını listeler halinde öldürdü ve onların yerine Mehmet Ağarları “uyuşturucu baronları” olarak görevlendirdi. Kürt baronlarından farklı olarak bu Türk baronlar, bir yandan uyuşturucudan milyarlarca dolar elde etmekle kalmadılar, uyuşturucuyu Kürdistan gençliği arasında yaygınlaştıran bir suç ağı da kurdular. Uyuşturucunun iç pazar olarak Kürdistan’da yayılması, devletin gözetimi, teşviki ile başladı. Amaç Kürdistan’da “fazla nüfusu” tasfiye etmekti.
Bildiğiniz gibi “narko jenosid” öncesinde Kürt nüfusun Türk nüfusa göre çok daha hızlı artmasına karşı iktidarlar “doğum kontrolü” kampanyaları düzenlemiş, ama bu nüfus artışını önleyememişti. PKK’ye karşı savaş boyunca jenosidin “göç ettirme” yöntemi de istenen sonucu vermediği gibi, metropollere göç eden Kürtler Kürdistan’daki devrimci süreci metropollere taşımıştı. 21. yüzyılda Hitler’in Yahudi jenosidine benzer bir jenosidin mümkün olmaması nedeniyle, keşfedilen yok etme türü, işte bu “narko jenosid” olmuştu. Uyuşturucunun Kürdistan’daki tahribatını her Kürt ailesi, istatistiklerden çok daha iyi bilmektedir.
Ancak “narko jenosid” sadece bir devlet politikası olmadığı, ama kısa zamanda muazzam kârlar getiren ekonomik bir faaliyet olduğu için, uyuşturucunun iç pazarı Kürdistan’la sınırlı kalmadı, tüm Türkiye’ye yayıldı ve yalnız Kürt nüfusuna karşı değil, Türk nüfusuna karşı da toplu yok etme sonucunu verdi.
Ama daha dehşet verici bir sonuç ortaya çıktı: Kürt gençliğini uyuşturarak dağa çıkamayacak hale getireceklerini sananlar, uyuşturucu mafyasına 15 milyonluk bir kitleyi hediye ettiler. 15-16 yaşlarındaki çocuklar sanal medyaya silahlı pozlar vermeye ve Daltonlar çetesinin başının doğum gününü konvoylarla kutlamaya başladılar. Hepsi “narko jenosidin” bu kurbanları şimdi sokaklarda vuruşmakta. Ölmekte ve öldürmekteler. Dağa gidemeyen bu işsiz ve uyuşturucu bağımlısı gençler işe girmek için mafyanın kapılarında kuyruğa girmekte. Savaşan güçler barışır, ama silahlarını ve uyuşturucu bombalarını topluma çeviren mafya ile barış imkansızdır. Hele siyasetin kendisi “mafyatokrasi” haline gelmişse…
Okurlar iktidar ve devlet güçlerinin böyle bir “intihar” karşısında çaresiz kaldığını sanmamalılar. Uyuşturucu hem Türkiye’nin gayrı safi milli gelirinde büyük bir paya sahip, hem de hem iktidardaki ve devletteki zirve uyuşturucudan gelen milyarların ortağı. İktidarın ve devletin Kürt düşmanlığı, böylece Türk düşmanlığına dönüşmüş, sistem kendi varlığına karşı jenosid suçu işlemeye başlamıştır.
Şimdi ne görüyoruz? İçişleri Bakanı her gün dizi oyuncusundan, sanal medya fenomenlerine, medya genel yönetmenlerinden futbol kulübü başkanlarına kadar “narko jenosid kurbanlarını”, bir de saçlarını” tıraş” ederek tutukluyor. Magazin dünyasının elitleri nüfusun mikron düzeyinde küçük bir bölümüdür. Oysa uyuşturucu kurbanlarının sayısı Çamlıbel’in verdiği sayıya göre 15 milyondur ve aralarında birkaç yüz bin 12 yaşında çocuk var. Sokaktan geçen her yüz kişiyi “berbere götürüp saçlarını tıraş ettirseniz” ve o saçları Adli Tıp Kurumu’na götürseniz o yüz kişiden en az yirmi-otuzunun saçında uyuşturucu bulursunuz. Yani kimin uyuşturucu kullandığını öğrenmek için “ünlü kişilerin” evlerine şafak baskınına gerek yok. 15 milyon uyuşturucu kullanan sokaklarınızda, yargı koridorlarında, polis karakollarında ve Beştepe’de burnuna “pudra” çekmekte. Ortaokul öğrencilerinin sınıflarına girin, alacağınız saç örneklerinde uyuşturucuyu yakalarsınız ve bu çocukları bir de medyada Fenerbahçe Başkanı gibi teşhir etmeye kalktığınızda dünya başınıza yıkılır.
Uyuşturucuyla mücadelenin bin bir yolu var. Ama en etkili yol, “narko jenoside” karşı mücadeleyi sokak, mahalle ve köylerde örgütlenecek halk meclislerinin, komünlerin yapmasıdır. Bu mücadele uyuşturucudan pay alan devlet organlarına bırakılamaz. Çocuğu uyuşturucu kurbanı olmuş bir anneden daha fazla hiç kimse uyuşturucu ile mücadele edemez.
Uyuşturucuya karşı Türkiye’nin her bölgesinde kurulacak kadın komünleri, uyuşturucu belasının kökünü kurutabilir ve Türk-Kürt halkını “narko jenosidin” mahvedici sonuçlarından kurtarabilir.









