Abdullah Öcalan ile 9 ay 10 gün İmralı Cezaevi’nde kalan 34 yıllık tutsak Çetin Arkaş, çağrıyı ve yankılarını anlattı:
Yeni dönemin halklarımız lehine onurlu, eşit bir birlikteliğe dönüşmesini diliyorum. Elbette gerçek bir bayramın kutlandığı bir atmosferde en büyük mutluluğu Sayın Öcalan’ın halklarla buluşması esnasında yaşayacağız
Mahsum Sağlam
Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın 27 Şubat’ta deklare ettiği “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı” büyük yankı yaratırken, çağrının anlamı ve amacı tartışılıyor. Abdullah Öcalan ile 9 ay 10 gün İmralı Cezaevi’nde kalan ve 50 yıllık mücadelede 34 yılını cezaevinde geçiren Çetin Arkaş, içeride çağrının nasıl yankılandığını anlattı.
Arkaş’la söyleşimizin bu ikinci bölümünde Abdullah Öcalan’ın çağrısının esas içeriğini, çağrıyı ekranlarda dinlerken yaşadığı duyguları ve özgürlük koşullarında Abdullah Öcalan’la yeniden bir araya gelme hayallerini konuştuk.

- Çağrı sonrası devlet ve hükümet tarafından yapılan açıklamalarda barış dilinin hakim olmadığını görüyoruz. Toplumun kaygılı yaklaşmasının temel nedenlerinden biri sizce de bu dil değil mi?
Zehirli dille, savaş döneminin hamasetiyle barış dönemi yaratılamaz. Adına ne kadar barış dense de. Böylesi yaklaşımlarla güven inşa edilemeyeceği gibi, nefret tohumları, sevgisizlik tohumları ekilmiş olur. Nefret ekip aşkın biçildiği, hakaret edip saygı biçildiği nerede görülmüştür! “Ne ekersen onu biçersin” sözünü bu dönemin önemli mottolarından biri olarak görmek gerekiyor.
Kaygılarımız bizi daha özenli ama aktif kılıyorsa değerlidir. Bizi müdahaleci, özne haline getirir, sorumlu kılar. Kaygılı ama edilgen isek sonradan haklı çıksak bile bu doğru yerde durduğumuzu göstermez. Binlerce, milyonlarca benzer durumdaki kaygılı insan edilgen değil, aktif olabilse ortaya çıkacak sonuç “ben demiştim” şeklinde olmayacak. Barış en başta toplumun ihtiyacıdır. Hem de ekmek ve su kadar hayati bir ihtiyaçtır. Örgütlü ve bilinçli toplum bu konuda kaderini kendi eline alır. Barış havuzunu su ile doldurmak demokratik toplumun doğal refleksidir. Eylemi buna göre gelişir.
Kültürel, sanatsal etkinliklerden akademi dünyasına, emek hareketlerinden öğrenci hareketlerine kadar barış fikriyatı yaygınlaştırılır. Pek tabi ki soyut olmaz bu. İlkelerle ete kemiğe büründürülür. Bir nevi kırmızı çizgileri var edilerek korunaklı hale getirilir. Dille, eylemle saldırmak cesaret ister artık. Demokratik toplumun koruması altındaki barış en güvenli limana kavuşmuş demektir. Bu bilinçteki barış ve demokrasi anlayışının bir yerden sonra kültür haline gelmesine yol açar. Demokratik toplum ve barış kültüründen uzak duranlar, onu araçsallaştıranlar, güçlü ve örgütlü toplumdan, iradeli ve sorgulayan bireylerden korkanlardır. Ve mutlaka bir iktidar ve hegemonya hesapları vardır.
Barış ve demokrasi değil, fikirlerin çatışması daha değerli değil midir? Madem herkes fikrine güveniyor, o halde onun zemini yaratılsın. Bel altından vurulmasın, çelme takılmasın. Birine sonsuz özgürlük sağlanırken diğerinin tepesinde demoklesin kılıcı sallanmasın. Demokrasinin asgari standardı da budur. Düşünce ve ifade özgürlüğü, bunu yayma hürriyeti.
Özgür medya, güçlü sivil toplum, hakikat ile bağı güçlü organik bir toplumsal sözleşme. Eğer bir yeni dönemden bahsedilecekse adım adım bu parametreleri görmemiz gerekecek. Tabi birileri bahşetmeyecek. Bahşedilene tekrar el koymak kolay olur ama bin bir emekle, bilinçle, örgütlü mücadeleyle yaratılan değerlere el uzatmak o kadar kolay olmaz. Demokrasinin evrensel standartları olan bu özelliklerden kim korkuyor? Hepimiz göreceğiz, hep birlikte göreceğiz. Amasız ve fakatsız bolca cümle kuranların aynı cevvaliği demokrasi derken de gösterip göstermeyeceğine iyi bakmak gerekir. Mutlaka aydınlatıcı olacaktır.
- Çağrının içerisine ilişkin dikkat çekilmesi gereken hususlar neler sizce?
Çağrının içeriğinden önce o çağrının başlığına odaklanmak gerektiğini düşünüyorum. Neydi başlık? “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı.” Yani asıl amaç bu. Niyet ve hedef bu. İçerik ise bunun altını doldurma amaçlı dile getirilen hususlar oluyor. Yani o çağrı başlığının altında her ne ifade ediliyorsa, gerekçeler, eleştiriler, özeleştiriler, görevler vs. her şeyle murat edilen barışı sağlamak, demokratik toplumu yaratmak oluyor. Amacı gözden kaçırıp içerikle dile getirilen sadece birkaç hususu, hem içeriğin genelinden hem de varılmak istenen hedeften ayıklayıp çağrının tek gayesi gibi göstermeye kalkmak en hafif deyimle istismar olur. Hesapçılık olur. Barış ciddiyet ister, sorumluluk ister ve de en az savaş kadar belki de ondan daha fazla cesaret ister.
“Sağlıklı Yaşam Çağrısı” diye bir bildiri yayınlandığını düşünelim. Muhtemelen neden böyle bir çağrı yapıldığı, ihtiyaç duyulduğu ve bunun için nelerin yapılması gerektiği ana hatlarıyla bu bildiride işlenmeye çalışılır. Dile getirilenlerin tamamında da asıl amaç bellidir. Sağlıklı Yaşam!
Bunun gerekleri vardır yani. Bireylerin keyfine göre kullanabileceği bir açık büfe değildir. Şunu beğendim alayım ama diğeri işime gelmez, görmezden geleyim olmaz. Sağlıklı yaşamak isteyen bir bünyeye zarar verecek şeylerden uzak duracak, bünyenin direncini artıracak şeylere dört elle sarılacak. Barış ve demokratik toplumu hedefleyen de buna göre davranacak. Barışı ve demokrasiyi zehirleyecek eylem, söz ve davranışlardan uzak duracak.
Aksine barışı ve demokrasiyi, demokratik toplum bünyesini güçlendirecek, her şeye dört elle sarılacak. Çağrı metninde şu vardı, bu yoktu tartışmalarına tanık oluyoruz. Hem de koca koca ünvanı olan kişilikler yapıyorlar bunu. Bir nevi çağrı metnini onaylayarak yapmış oluyorlar. Çağrı metninin bir mutabakat sonucu şekillendiğini ima ediyorlar. Diyelim ki öyledir ve bir mutabakatla gelişti. Yine çağrının başlığından yola çıkmak gerekecek. Çağrı başlığından son cümlesine kadar bir amaca dönük olduğuna göre, bu amaçla metnin en üstünde “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı” şeklinde koca puntolarla yer almışsa, bu çağrıya “Açık büfe” muamelesi yapılamaz. Söylenen, dile getirilen, talep edilen ya da itiraz edilen her şeyde bizi doğruya götürecek pusula şudur. Barış ve demokratik topluma yani çağrının özüne, hedefine hizmet ediyor mu, etmiyor mu? Turnusol budur.
- Çağrıyı anlama noktasında yaşanan sıkıntılar nelerdir? Nasıl anlamak gerekir?
İçerikte dile getirilen birçok husus var. Doğru anlayanlar var, anlamaya çalışanlar var, anlamayanlar var, bilinçli bir şekilde çarpıtanlar var. Sayın Öcalan’ın fikirlerini, eleştiri ve özeleştirilerini, kendisi ve örgütüyle yüzleşmelerini, tarih, felsefe, toplum, bilim, ideoloji ve daha birçok konudaki analizlerini barındıran koca bir külliyatı var. O koca külliyata vakıf olmadan iki sayfalık çağrı metni yeterince anlaşılamaz. Sayın Öcalan’ın takipçileri açısından kendisine sonsuz bir güven var, bu doğru. Herhalde kendisinden başka hiç kimse de Kürt hareketine böylesi bir çağrı yapamazdı, yapsa bile böyle bir etki uyandıramazdı. Bunun sırrı takipçileriyle arasında yarattığı güven ilişkisidir.
Defalarca sınanmış, ateş çemberlerinden geçmiş, çelikleşmiş. Özeleştiride korkusuz, kendisiyle yüzleşmede cesur, müthiş bir özgüven. Barış ve demokratik siyaseti ısrar, empati yönü güçlü, dönüşüme, eşit, onurlu, birlikteliğe hazır. Sorun her ne ise iç dinamiklerle çözmeyi önceleyen bir kararlılığı görüyoruz çağrı metninde. Sayın Öcalan, 50 yıllık bir geçmişi olan bir örgütün kurucu lideri. Muhatabı ise yüzlerce yıllık imparatorluk deneyimine, bin yılı aşkın devlet deneyimine sahip olduklarını söyleyen bir iktidar. İfade ettiğimiz özgüvenle kararlılık iktidarda da cisimleşirse çözüm kolaylaşır. Olur mu? Olmaz mı? Böylesi birliğe bir irade var mı? Yok mu? Herkes izliyor, herkesin bir fikri vardır mutlaka. Bir yanımızla tabi ki izleyelim, gözleyelim ama çok yanımızla barışı, demokratik toplumu örmekten, büyütmekten geri durmayalım.
- Çağrıya çok geniş kesimlerden destek gelirken, bazı çevreler sadece iktidarın seçim hesaplarına göre yorumluyor. Bu sürecin esasları nelerdir?
İktidar seçim hesabı yapıyor olabilir. Hatta kafasında seçim sürecini de aşan başka hesapları da olabilir. Bu konuya dair herhalde kimse iktidara kefil olmaz. İktidar kendi kefaletini, kendi duruşuyla, pratiğiyle, tutarlılığıyla ancak kendisi yaratabilir. Çözüm bulunmaya çalışılan sorun, iktidar kim olacak sorusundan çok öte, çok daha ciddi bir sorundur. Bir nevi hayat memat meselesidir dersek yeridir. Ortadoğu kaynıyor, daha da kaynayacak. Jeopolitik bir deprem yaşanıyor. Öncü yıkımlarını gördük, daha da sürecek. Varoluşsal bir tehlike kapıda.
Öyle ya da böyle bu dalga kapımızı dövmeye başlayacak. İşte o zaman hangi halde, hangi ruh hali birliktelik ve ayrışma ile karşılaşacağız bu dalgayı? Sorun bu denli, ciddidir. Basit, partisel çıkarlarla, iktidar hesaplarıyla dünyasını sınırlandıranlar kaybedecekleri kadar tüm topluma da kaybettirirler.
Gelecek seçimleri düşünenleri, gelecek nesilleri düşünmeye zorlamak, mecbur kılmak. Olmuyorsa barış ve demokratik toplum gönüllüleri olarak kendi kaderimizi, kendi elimizi almak gerekiyor. Hep şikayet etmek, sızlanmak, sadece itiraz edip hiçbir şeyi beğenmemekle varıIacak bir yer yoktur.
- Kısa bir süre adada Sayın Öcalan ile birlikte kaldınız. Koşullar fiziki özgürlüğe evrilirse tekrardan buluşmanız söz konusu olabilir. Bunu duygusunu anlatabilir misiniz?
Sayın Öcalan 76 yaşına geldi. Çağrı metni okunurken ekrana yansıyan fotoğrafı bir hüzün yarattı. Konuştuğum hemen herkeste benzer bir hissiyat oluşmuş. O görüşmeye katılanların anlatımlarından öğreniyoruz ki, Sayın Öcalan hala dinç, coşkulu, heyecanlı ve eskisinden daha derin. Düşünsel ve moral açıdan, öyle olduğundan, olacağından kuşkum yok zaten. Bizzat canlı tanıklarından biriyim. Ama insan fizyolojisinin de önlenemez bir hükmü var ve işliyor. Ruh, düşünce ne kadar genç kalırsa kalsın beden yaşlanıyor. On yıl öncesine göre bu farka tanık olmak beklenmedik bir şey olmasa da yine de hüzünlendiriyor, kabullenmek zor oluyor.
Bunun duygusallığı da, mahcubiyeti de sanırım çok yaygındır. Süreç nereye evrilir, şimdiden bir şey söylemek zor. “Artık buradan geri dönüş olmaz. Yeni bir dönemin kapıları ardına kadar açılmıştır” diyebileceğimiz somut parametreler henüz oluşmuş değildir. Ama yeni bir tarihsel dönemeçte olduğumuz kesindir. Tüm işaretler bunu gösteriyor. Türk-Kürt ilişkileri ve hatta Ortadoğu’daki tüm Kürtlerin durumu, Birinci Dünya Savaşı sonrası oluşturulan yapay statüko, olduğu gibi sürdürülemez. Tüm taraflar açısından bir karar anı ile karşı karşıyayız. Yeni dönemin halklarımız lehine onurlu, eşit bir birlikteliğe dönüşmesini diliyorum.
Böylesi bir ortam tüm halkların gerçek bayramı olacaktır. Elbette gerçek bir bayramın kutlandığı bir atmosferde Sayın Öcalan ile yeniden karşılaşmak, apayrı bir heyecan yaratacaktır. Kişisel karşılaşma ve onun yaratacağı mutluluktan çok daha fazlasını ve hatta zirvesini Sayın Öcalan’ın halklarla buluşmasına tanık olacağımız esnada yaşayacağımızı düşünüyorum. Benzer hissiyatı yaşayacak milyonlarla beraber.