Bugün bu çağrıyı sahiplenmek, yalnızca bir barış söylemini tekrar etmek değil; aynı zamanda halkların ortak hafızasını, inançların kadim birikimini, sınıfsal eşitsizliklerin derinliğini ve kadınların, gençlerin, ekolojik yıkım karşısında direnen yaşamların isyanını birlikte duymaktır
Salihe Aydeniz
Başûrê Kurdistan’a yaptığımız ikinci ziyaret, bir diplomatik takvimden ibaret değildi. Sayın Abdullah Öcalan’ın 27 Şubat’ta kamuoyuna ulaşan çağrısının ardından çıktığımız bu yolculuk, sadece mesaj taşımak ya da protokol görüşmeleri yürütmekle sınırlı kalmadı. Bu ziyaretin esas amacı, çağrının toplumsal tabanda nasıl yankı bulduğunu gözlemlemek; halklarla, inanç topluluklarıyla, siyasi yapılarla ve özellikle kadınlarla doğrudan temas kurarak çağrının ruhunu yerinde duyumsamaktı. Süleymaniye Valiliği’nden Goran Hareketi’ne, KNK’den farklı siyasi partilere, gazetecilerden inanç önderlerine kadar geniş bir çerçevede görüşmeler yaptık. Irak Cumhurbaşkanı Sayın Abdullatif Reşid’le gerçekleştirdiğimiz temas ise çağrının bölgesel düzlemde nasıl değerlendirildiğini konuşmak açısından ayrı bir önem taşıyordu.
Bu temasların en dikkat çekici yanı, halkın gösterdiği ilgiyle siyasal yapıların yaklaşımı arasındaki farktı. Görüştüğümüz neredeyse tüm siyasi aktörler, birlik çağrısının tarihsel önemine işaret ediyor; ancak “bu birlik nasıl inşa edilecek?” sorusuna dair somut bir yol haritası sunamıyordu. Özellikle kurumsallaşmış parti merkezli pozisyonlar, süreci kolektif ve katılımcı bir çizgiye taşıma konusunda yetersiz kaldı.
Oysa bu çağrı geçmişe dönük bir özlem değil; geleceği hep birlikte kurmaya dair devrimsel bir davettir. 2025 yılında 8 Mart ve Newroz meydanlarında sadece baharın gelişi değil, barış, özgürlük ve eşitlik çağrısı da yankılandı. Halklar, inançlar, kadınlar ve gençler; Sayın Abdullah Öcalan’ın mesajına sahip çıkarak onun etrafında toplumsal bir irade ördüklerini haykırdı. Kürt halkının bugün ihtiyacı olan şey yalnızca ulusal bir birlik masası değildir. Masaya kimin oturacağı sorusunun ötesinde, halkların, kadınların, gençlerin, yoksulların ve inançların doğrudan söz sahibi olduğu yeni bir yaşam modeli ihtiyacı vardır. Sayın Öcalan’ın çağrısının özü de tam olarak budur: Kürt sorunu sadece bir kimlik, statü ya da siyasi temsiliyet sorunu değildir; aynı zamanda toplumsal eşitlik, kadın özgürlüğü ve demokratik yaşamı kurma meselesidir.
Başûrê Kurdistan’ın son 30 yılda edindiği kurumsal ve yönetsel deneyim, diğer parçalarda tahayyül dahi edilemeyecek bir düzeye ulaşmış olabilir. Ancak bu birikimin halkla ne düzeyde buluştuğu, yönetim deneyiminin ne kadarının toplumsallaşabildiği sorusu hâlâ canlıdır. Gerçek bir güç, yalnızca idari mekanizmalar kurmakla değil; bu mekanizmaların halkın gündelik yaşamına dokunması, karar alma süreçlerine katılımın yaygınlaşmasıyla mümkündür. Kadınların karar verici pozisyonlarda daha görünür ve belirleyici olduğu, gençlerin sadece izleyici değil, kurucu bir özne olarak yer aldığı bir Başûr, yalnızca kendi içinde değil; tüm parçalarla ilişkilenmesinde de dirençli ve ön açıcı olacaktır. Bugün Kurdistan’da inşa edilecek tek bütünlük ulusal birlik değildir. Üç parçadan Başûr’da karşılık bulan kadın iradesi, Rojava’da kurumsallaşan toplumsal sözleşme pratikleri, Bakûr’da yıllardır süren örgütlü direniş ve Rojhilat’ta bedel ödeyen halkların isyanı bir araya geldiğinde; parçalardan değil, bir bütünden söz etmek mümkün hale gelir.
Rojhilat’tan yükselen “Jin, Jiyan, Azadî” çığlığı yalnızca kadınların değil, halkların ve inançların ortak isyanıdır. Bu söz, sadece ataerkiyi değil; aynı zamanda milliyetçiliğin, merkeziyetçiliğin ve tekçi devlet aklının da sınırlarını zorlayan bir eşitlik çağrısıdır. Bu yüzden Jin, Jiyan, Azadî dört parça Kürdistan’ı birbirine bağlayan en sahici köprüdür. Ve bu köprünün taşıyıcısı kadınlar kadar, halklar, gençler, emekçiler ve doğayla uyumlu bir yaşam kurmak isteyen tüm toplumsal kesimlerdir.
Başûr’da bu sesin yankısının hâlâ zayıf olması halkın ilgisizliğinden değil; siyasal hattın toplumsallaşamamasındandır. Demokrasi, halkın gündelik yaşamına dokunmadıkça bir kavramdan ibaret kalır. Kadınların, gençlerin, farklı inançların ve kimliklerin müzakere yürüttüğü, örgütlendiği ve karar süreçlerine doğrudan katıldığı bir siyasal yapı kurulmadıkça, çağrıların etkisi sınırlı kalır. Kadınlar yalnızca çağrılara kulak veren değil; sürecin kurucu gücüdür. Ve bu güç, sadece açılan alanlara yerleşerek değil, alanı bizzat inşa ederek ortaya çıkar.
Ulusal birlik bir varış noktası değil; demokratik bir toplumun inşasında kullanılan toplumsal çimentodur. Ulusal birlik, yalnızca Kürtlerin ortak bir masada buluşması değil; bu coğrafyada birlikte yaşayan bütün halkların, inançların, sınıfların ve toplulukların birbirini tanıdığı, eşit ilişkilendiği yeni bir toplumsal sözleşme zeminidir.
Bu zemin kadınlarla kurulur, halk meclisleriyle kurulur; işçilerle, çiftçilerle, öğretmenlerle, öğrencilerle, inanç önderleriyle, doğa savunucularıyla kurulur. Bu zemin ancak herkesin sesinin duyulduğu, kimsenin dışarda bırakılmadığı, eşit katılımın ve adaletin esas alındığı demokratik bir düzlemde inşa edilebilir. Ve bu zemin, Sayın Abdullah Öcalan’ın çağrısında tarif edilen yaşam modelidir: Demokratik konfederalizm. Ne devletsiz bir hayale sıkışır, ne de devlete endeksli bir gerçekliğe hapsolur. Bu model, halklar arasında yeni bir hukukun kurulmasıdır; kadınlarla, gençlerle ve yoksullarla örülen yeni bir sözleşmenin pratiğe dönüşmesidir; doğayla eşit ilişki kuran bir toplumsal yaşamın yeniden inşasıdır.
Bu toplumsal söz, artık sadece geleceğin bir vaadi değil; bugünden inşa edilmesi gereken, içeriği mücadeleyle dolmuş bir aciliyettir. Bu sesi büyütmek, sadece Kürt halkının değil; tüm bölge halklarının özgür geleceğini mümkün kılacak en sahici yoldur.
Bugün bu çağrıyı sahiplenmek, yalnızca bir barış söylemini tekrar etmek değil; aynı zamanda halkların ortak hafızasını, inançların kadim birikimini, sınıfsal eşitsizliklerin derinliğini ve kadınların, gençlerin, ekolojik yıkım karşısında direnen yaşamların isyanını birlikte duymaktır. Bu çağrı, siyasi sınırlarla çizilmiş parçalara değil; ortak mücadele tarihine sesleniyor. Bugün halklar arasında yeni bir hukuk kurmaktan söz ederken, bunun yalnızca anayasal metinlere değil, mahallelere, tarlalara, okullara, atölyelere, ev içlerine, ibadethanelere, sokaklara ve meydanlara sirayet eden bir toplumsal sözleşme olduğunu biliyoruz. Sayın Öcalan’ın çağrısının kıymeti tam da burada: bu çağrı, halklara sadece bir gelecek vaat etmiyor; mevcut olanla yüzleşme cesareti de sunuyor. Bu yüzleşme, erkek egemen zihniyetle olduğu kadar, merkezci siyaset anlayışıyla, piyasa odaklı yaşamla, inançların araçsallaştırılmasıyla ve halktan kopmuş iktidar pratikleriyle de yapılmak zorunda.
Çünkü Kürt sorunu yalnızca Kürtlerin sorunu değil; aynı zamanda bölgedeki halkların birlikte yaşam sınavıdır. Alevilerle, Êzidîlerle, Süryanilerle, Araplarla, Türkmenlerle, Ermenilerle; kadim coğrafyanın bütün halklarıyla ortak ve eşit bir yaşam kurmanın zamanıdır. Bu çağrıya cevap vermek, yalnızca Kürtlerin özgürlüğü için değil; halklar arası yeni bir ilişki biçimi, inançlar arası eşit temsiliyet, sınıfsal uçurumlara karşı adil bir yaşam ve ekolojik bir gelecek için de zorunludur. Bugün Başûrê Kurdistan’ın kazandığı yönetsel birikim, Rojava’nın devrimci deneyimi, Bakûr’un direniş hafızası ve Rojhilat’ın bedel ödeyen iradesi; birbirinden yalıtılarak değil, birbirine temas ettikçe anlam kazanacaktır. Bu temas yalnızca siyasal yapıların değil, halkların bizzat kendisinin kuracağı ilişkilerle mümkün olacaktır. Kürt halkı için yeni bir toplumsal sözleşme mümkünse, bu; ne bir devlete kapanarak ne de sadece devleti hedefleyerek gerçekleşebilir. Bu sözleşme, halkların katıldığı, kadınların kurucu aktör olduğu, gençlerin ön açtığı, doğayla barışık ve inançlarla eşit ilişkilenmiş bir demokratik konfederal yaşamın adıdır. Ve bu yaşam, artık yalnızca bir hedef değil; her parçada mayalanan bir gerçekliktir.
Bu gerçeği büyütmek için ne tek bir aktöre, ne tek bir yapı ya da programa ihtiyaç var. İhtiyaç olan şey; cesaret, inşa iradesi ve halkların birbirine omuz vermesidir. Bizi bekleyen gelecek, bugünden daha uzak değil; onu kurmaya başlarsak zaten buradadır.
Tüm bu gözlemler ve tartışmalar, bize bir kez daha gösterdi ki; bu çağrı artık teorik bir zeminden ibaret değil, sahada karşılığını bulmaya başlayan bir toplumsal pratik haline geliyor. Ve bu pratiğin en güçlü adımlarından biri şimdi Halfeti’de atılıyor.
Önümüz 4 Nisan
3 Nisan’da Halfeti’de buluşuyoruz.
Kadın çadırımızı kuruyor, Sayın Abdullah Öcalan’ın kadın özgürlükçü paradigmasını birlikte tartışıyoruz. Mücadelemizi büyüten, direnişimizi örgütleyen fikirlerle bir araya geliyor; ezber bozan, dönüştüren bir yarını kadınların öncülüğünde hep birlikte örüyoruz.
4 Nisan’da ise kadın öncülüğünde Halfeti’den Amara’ya yürüyüşe geçiyoruz. Bu yürüyüş; bir hatırlatma, bir selam ve aynı zamanda bir çağrıdır. Kadınların öncülüğünde yükselen bu ses, halkların ortak geleceği için Sayın Abdullah Öcalan’ın çağrısına sahip çıkan milyonların sesidir.
Tüm kadınları, gençleri, halkları Halfeti’de buluşmaya ve Amara’ya uzanan bu özgürlük yürüyüşünde yan yana olmaya davet ediyoruz. Gelin, özgürlük yolunu birlikte yürüyelim!