• İletişim
  • Yazarlar
  • Gizlilik Politikası
18 Mart 2026 Çarşamba
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
ABONE OL!
GİRİŞ YAP
Yeni Yaşam Gazetesi
JIN
  • Anasayfa
  • Gündem
    • Güncel
    • Yaşam
    • Söyleşi
    • Forum
    • Politika
  • Günün Manşeti
    • Karikatür
  • Kadın
  • Dünya
    • Ortadoğu
  • Kültür
  • Ekoloji
  • Emek
  • Yazarlar
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Tümü
  • Anasayfa
  • Gündem
    • Güncel
    • Yaşam
    • Söyleşi
    • Forum
    • Politika
  • Günün Manşeti
    • Karikatür
  • Kadın
  • Dünya
    • Ortadoğu
  • Kültür
  • Ekoloji
  • Emek
  • Yazarlar
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Tümü
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
Yeni Yaşam Gazetesi
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
Ana Sayfa Manşet

‘Ölüm satın alınabilecek bir şey olsaydı insan alırdı’

18 Mart 2026 Çarşamba - 00:00
Kategori: Manşet, Ortadoğu, Söyleşi

Yazar Metin Ercan, İran’da tutukluluk sürecini ve Evin Cezaevi’nde yaşadıklarını anlattı:

  • Günlerce tek kişilik hücrelerin sıkışıklığı, sürekli gözetim ve psikolojik baskı insanın ruhunu paramparça ediyordu. Büyük sabır ve irade gerektiriyordu. Her sorgu ve işkence seanslarından sonra dahi bir saniye boş bırakmıyorlardı
  •  Uzun süreli sorguda kalabileceğim ve istihbarata ait 209 No’lu bölüm Evin Cezaevi’nin en tehlikeli bölümüydü. Oradan kurtulmak bir mucize gibiydi. İnsan çığlıkları, işkence sesleri, inlemeleri… Orada ölüm satın alınabilecek bir şey olsaydı insan alırdı
  • Cezaevlerinin geleceği, hem İran’ın iç siyasetinin hem de uluslararası baskı ve müdahalelerin seyrine bağlı. Kısa vadede, cezaevlerinde radikal bir değişim beklemek mümkün değil. Evin Cezaevi ve diğerleri hâlâ sıkı bir kontrol altında ve özellikle siyasi tutsaklar için tehdit oluşturuyor

Roni Nasır Kaya

Son dönemde İran’a yönelik gelişmeler ve müdahale tartışmalarıyla birlikte ülkenin en tartışmalı hapishanelerinden biri olan Evin Cezaevi yeniden gündeme geldi. Yıllardır siyasi tutsaklar, işkence iddiaları, idamlar ve ağır insan hakları ihlalleriyle anılan bu cezaevi, İran’daki baskı mekanizmasının sembollerinden biri olarak görülüyor. Yazar Metin Ercan, “Bir Hücrenin Hafızası” adlı kitabında ve bu söyleşide tutukluluk sürecini ve Evin Cezaevi’nde yaşadıklarını anlatarak o duvarların ardındaki gerçekleri aktarıyor.

  • Öncelikle İran’da hangi sebeplerle tutuklandığınızı ve hangi cezaevlerinde kaldığınızı anlatır mısınız? Neler yaşadınız, toplam ne kadar kaldınız?

Tutuklanmamın sebepleri tabii ki öncelikle bir Kürt aktivisti olmamdan kaynaklı politik duruşum ve halkın hakları için yürüttüğüm faaliyetlerdi. 28 Nisan 2005 tarihinde Urmiye’de bir ihbar sonucunda ihanete uğrayarak gözaltına alındım. İki haftalık gözaltı sürecinde ağır işkencelerden geçirildim. Daha sonra işkence ve idamlarla meşhur olan Tahran’daki Evin Cezaevi’ne sevk edildim. Evin Cezaevi, İran’ın en tartışmalı ve en yoğun denetim altında olan cezaevlerinden biriydi. Orada hem politik tutuklular hem de ağır suçlular vardı; hapishanenin kapasitesi resmi olarak binlerle ifade edilse de, uygulamada çok daha fazla kişi kalıyordu.

Günlerce tek kişilik hücrelerin sıkışıklığı, sürekli gözetim ve psikolojik baskı insanın ruhunu paramparça ediyordu. Büyük sabır ve irade gerektiriyordu. Her sorgu ve işkence seanslarından sonra dahi bir saniye boş bırakmıyorlardı. Her adımda kontrol, her adımda gözetim vardı. Ne dışarıya haber verebiliyorsun ne de haber alabiliyorsun. Avukat veya aile görüşleri yasaktı. Bu cehennemde toplam 6 yıl kaldım.

  • Evin Cezaevi’ne giriş hikâyenizi anlatabilir misiniz? Bu cezaevinin özellikleri nelerdi? Hangi nedenlerden dolayı insanlar bulunuyordu? Tahminen kaç kişi bulunuyordu? Orada ne tür deneyimler yaşadınız, nasıl uygulamalarla karşılaştınız?

Evin Cezaevi’ne ilk adım attığımda içerisi, sanki insan ruhunu test eden bir labirent gibiydi. Kapıdan girdiğiniz anda üzerinizde ağır bir sessizlik ve sürekli gözetim hissi vardı. İçerisi yüksek duvarlarla çevrili, demir parmaklıklar, gizli yeraltında hücreler, işkence, sorgu odaları ve sürekli devriye gezen gardiyanlarla doluydu. Burası, politik tutuklular için özel bir mekândı ama aynı zamanda ağır suçlular da bulunuyordu; bu yüzden gerilim hiç eksik olmuyordu. Uzun süreli sorguda kalabileceğim ve istihbarata ait 209 No’lu bölüm Evin Cezaevi’nin en tehlikeli bölümüydü. Oradan kurtulmak bir mucize gibiydi. İnsan çığlıkları, işkence sesleri, inlemeleri… Orada ölüm satın alınabilecek bir şey olsaydı insan alırdı.

Tahminen resmi kayıtlara göre bin civarında mahkum kalıyordu, zaman zaman bu sayı iki katına da çıkıyordu. Hücreler çok dar, ışıklar yok denecek kadar sönüktü. Havalandırma yetersizdi. Yaşam koşulları insani değildi; tuvalet ve su sıkıntısı, yemeklerin yetersizliği, hijyen sorunları günlük rutindi. Gardiyanların ve cezaevi görevlilerinin uygulamaları ise hem fiziksel hem psikolojik baskıyı içeriyordu. Dayak, hücre cezaları, uzun süreli tecrit, uykusuz bırakmalar ve sorgular neredeyse rutin bir cezaydı.

  • Cezaevinde bulunduğunuz süre boyunca nelere tanıklık ettiniz? İdamlara şahit oldunuz mu? Hücre cezaları ve idam cezaları nasıl uygulanıyordu?

Evin Cezaevi’nde bulunduğum süre boyunca tanık olduğum manzaralar, kelimelerle ifade edilemeyecek kadar ağır ve sarsıcıydı. Öncelikle hücre cezaları günlük bir rutindi; küçük bir kural ihlali bile uzun süreli tecrit, zincire vurma veya dayakla karşılanıyordu. Hücreler dar, soğuk ve havasızdı; çoğu zaman altımızda nemli bir zemin, günlerce karanlıkta ve susuz bırakılıyorduk. İdamlar ise cezaevinin en trajik ve acımasız tarafını oluşturuyordu. İdam sırası gelenler, çoğu zaman bir haber bile verilmeden alınır ve sessizce infaz edilirlerdi.

Ben, bu süreçte hem fiziksel hem ruhsal olarak baskının ne kadar yoğun olabileceğini gördüm. Tutsakların üzerindeki psikolojik etki, idam ve hücre cezalarıyla birleştiğinde neredeyse dayanılmaz bir hal alıyordu. İnsanların gözlerindeki korku, sessizlikteki fısıltılar ve bazen ağlamalar, cezaevinin her köşesinde yankılanıyordu.

Her gün, gözlemlediğim adaletsizlik ve vahşet, politik tutsakların yaşadığı insanlık dışı muameleleri derinlemesine anlamama neden oldu. Bu acılar, kitabım ‘Bir Hücrenin Hafızası’nın en çarpıcı bölümlerini oluşturuyor; çünkü sadece beden değil, insan ruhu da burada sınanıyordu.

  • Cezaevinin gerçek anlamda idaresi kimlerin elindeydi? Sivil bir yönetim mi vardı, yoksa başka güvenlik güçleri mi kontrol ediyordu?

Evin Cezaevi’nin yönetimi, resmi olarak devlet kurumlarının sorumluluğundaydı; ancak uygulamada durum çok daha karmaşıktı. Cezaevini fiilen yöneten güçler, sivil yetkililer değil, doğrudan güvenlik ve istihbarat birimlerinden gelen subaylardı. Bu subaylar, hem disiplinin sağlanmasından hem de politik tutsaklar üzerinde baskının sürdürülmesinden sorumluydular.

Sivil görevliler yalnızca bürokratik işlemleri yürütüyor, raporları hazırlıyor ya da mahkum kayıtlarını tutuyordu. Fakat hücre cezaları, tecrit uygulamaları, idam ve infazlar tamamen askeri ve istihbarat birimlerinin kontrolündeydi. Bu durum, cezaevinde adeta bir “gizli askeri yönetim” havası yaratıyordu; içeride ne olup bittiğini resmi kayıtlardan takip etmek mümkün değildi.

Özellikle politik tutsaklar için cezaevi, sadece fiziksel bir hapishane değil, aynı zamanda psikolojik bir işkence alanıydı. Her hareketimiz, her konuşmamız ve bazen düşüncelerimiz bile gözetim altındaydı. Yönetim, kendi otoritesini sürekli hatırlatıyor ve bu baskıyı her fırsatta artırıyordu. Bu nedenle Evin Cezaevi’nde yaşananlar, resmi kayıtlarla gerçek uygulamalar arasında büyük bir fark olduğunu gözler önüne seriyordu.

  • Tutukluların temel ihtiyaçları nasıl karşılanıyordu? Ailelerle görüşme imkânı var mıydı? Açık görüş yapılabiliyor muydu?

Evin Cezaevi’nde temel ihtiyaçlar, resmi olarak sağlanıyor gibi görünse de, pratikte mahkumların günlük yaşamını sürdürebilmesi büyük ölçüde kendi çabalarına bağlıydı. Yemekler yetersiz ve kalitesizdi; çoğu zaman çorba veya çok az miktarda ekmekle yetinmek zorundaydık. Temizlik ve hijyen konusunda standartlar yok denecek kadar düşüktü; hücrelerdeki tuvaletler ve lavabolar yeterince temizlenmiyordu. Kendi başımıza su taşıyor, kar suyunu kaynatarak içiyorduk. İlaç ve sağlık hizmetleri ise neredeyse tamamen aksıyordu. Küçük bir hastalık veya yaralanma, hızlı bir şekilde ciddi bir sorun haline gelebiliyordu. Ailelerle açık görüş yapmak, sadece sınırlı ve kontrollü bir biçimde mümkün oluyordu. Her görüş önceden izinle, belirli bir süre için ve sıkı gözetim altında gerçekleşiyordu. Ziyaretler sırasında tutuklular ve aileleri sürekli izleniyor, konuşmaları kaydediliyor veya kısıtlanıyordu. Kısacası, Evin Cezaevi’nde günlük yaşam, resmi kayıtlarda görüldüğünden çok daha zordu. İnsanlık onurunun her gün test edildiği, her ihtiyacın bir mücadeleyle kazanıldığı bir yerdi.

  • ABD müdahalesi sonrasında cezaevleri yeniden gündeme geldi. Bugün cezaevlerinin durumuna ilişkin bilgi alabiliyor musunuz? Son durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

ABD müdahalesi, İran cezaevleri ve özellikle Evin Cezaevi üzerinde de ciddi bir etki yarattı. Müdahale öncesinde cezaevleri tamamen kapalı bir sistemle işletiliyordu; dışarıdan bilgi almak imkânsızdı. Ancak müdahale sonrası uluslararası basın ve insan hakları örgütlerinin ilgisi arttı. Bu sayede, bazı bilgiler dışarıya sızdırılmaya başlandı. Cezaevleri hâlâ sıkı kontrol altında ve resmi açıklamalar çoğu zaman gerçeği yansıtmıyor. Mahkumların sayısı tahmin edilenden fazla; ciddi bir kalabalık, yetersiz yiyecek ve hijyen sorunları hâlen sürüyor. Özellikle siyasi tutukluların durumu değişmedi; birçok kişi ağır işkence ve kötü muameleye maruz kalıyor. Hücre cezaları, disiplin cezaları ve zorla itiraflar hâlâ yaygın uygulamalar.

Ancak bazı değişiklikler oldu. Müdahale sonrası gözetim ve basın ilgisi nedeniyle, bazı mahkumların aileleriyle sınırlı da olsa görüşmesi kolaylaştı. Yine de bu sadece istisnai bir durum; sistemin temel işleyişi ve baskıcı doğası aynen devam ediyor.

Benim ulaştığım bilgiler, cezaevlerinin hâlâ bir korku ve baskı merkezi olduğunu, insanlık onurunun sıkça ihlal edildiğini gösteriyor. Uluslararası izleme ve raporlama faaliyetleri sayesinde bazı dış müdahaleler mümkün olabiliyor, ancak değişim çok yavaş ve sınırlı kalıyor.

  • Sizin ulaştığınız sonuçlara göre bundan sonra ne bekleniyor? Cezaevlerinin geleceği hakkında nasıl bir tablo görüyorsunuz?

Cezaevlerinin geleceği, hem İran’ın iç siyasetinin hem de uluslararası baskı ve müdahalelerin seyrine bağlı. Kısa vadede, cezaevlerinde radikal bir değişim beklemek mümkün değil. Evin Cezaevi ve diğerleri hâlâ sıkı bir kontrol altında ve özellikle siyasi tutsaklar için tehdit oluşturuyor. Ancak uzun vadede, uluslararası toplumun ilgisi ve insan hakları örgütlerinin raporları bir baskı unsuru yaratabilir. Bu baskı, bazı iyileştirmeleri zorunlu kılabilir; aile görüşlerinin genişletilmesi, bazı işkence ve kötü muamele uygulamalarının sınırlandırılması, mahkumların sağlık ve temel ihtiyaçlarının daha dikkatli gözetilmesi gibi… Ama bunlar sadece yüzeysel değişiklikler olur; sistemin baskıcı özü korunmaya devam edecektir. Benim gözlemlerime göre, asıl mücadele cezaevlerinin kendisinde değil, dışarıdaki bilinç, dayanışma ve uluslararası farkındalık ile sağlanacak. Tutukluların özgürlüğü ve onuru için yapılacak her adım, toplumsal ve politik bir dirençle bağlantılıdır. Kitabım ‘Bir Hücrenin Hafızası’nda da vurguladığım gibi; cezaevleri sadece duvar ve demirden ibaret değildir; orada yaşananlar, insanlık tarihinin bir aynasıdır ve gelecekteki değişim için elimizdeki en güçlü araç, bu gerçeklerin dışarıya taşınmasıdır.

Kendi dilini kesti

Cezaevinde maruz kaldığı işkence ve tehditleri anlatan Ercan, kendisini susturmak için sık sık “dilini koparırız” sözleriyle tehdit edildiğini aktarıyor. Ercan, bu tehdidin bir süre sonra kendi içinde bir karara dönüştüğünü belirtiyor. Hücrede eline geçen bir cam parçasıyla dilini kesmeye başladığını anlatan Ercan, o an yaşadığı acının işkence ve aşağılanmaların yanında ikinci planda kaldığını söylüyor. “Onlar dilimi koparıp beni susturmak isterken ben kendi dilimi keserek bu tehdidi tersine çevirdim” diyen Ercan, bunu bireysel bir tepki değil, bir direniş biçimi olarak gördüğünü ifade ediyor.

PaylaşTweetGönderPaylaşGönder
Önceki Haber

İstanbul, Adana ve Mersin’de Newroz coşkusu: 22 Mart’a çağrı

Sonraki Haber

Newroz meydanlarında dalgalanan PKK bayrakları

Sonraki Haber

Newroz meydanlarında dalgalanan PKK bayrakları

SON HABERLER

Newroz pîroz be

Yazar: Yeni Yaşam
18 Mart 2026

İran krizinin aşılması için toplumsal hafıza: Med–Pers Konfederasyonu  

Yazar: Yeni Yaşam
18 Mart 2026

Rojdar’ın hayali bir bisiklet bir de Efrîn

Yazar: Yeni Yaşam
18 Mart 2026

DYO, Mêrdîn’de GES kuracak. Peki neden?

Yazar: Yeni Yaşam
18 Mart 2026

‘Türko, demokrato, vallahi bravo’

Yazar: Yeni Yaşam
18 Mart 2026

‘Özerklik Şartı süreç için bir imkândır’

Yazar: Yeni Yaşam
18 Mart 2026

Newroz meydanlarında dalgalanan PKK bayrakları

Yazar: Yeni Yaşam
18 Mart 2026

Bir Kategori Seçin Lütfen…

  • İletişim
  • Yazarlar
  • Gizlilik Politikası
yeniyasamgazetesi@gmail.com

© 2022 Yeni Yaşam Gazetesi - Tüm Hakları Saklıdır

Welcome Back!

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In

Add New Playlist

E-gazete aboneliği için tıklayınız.

Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Tümü
  • Güncel
  • Yaşam
  • Söyleşi
  • Forum
  • Politika
  • Kadın
  • Dünya
  • Ortadoğu
  • Kültür
  • Emek-Ekonomi
  • Ekoloji
  • Emek-Ekonomi
  • Yazarlar
  • Editörün Seçtikleri
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Karikatür
  • Günün Manşeti

© 2022 Yeni Yaşam Gazetesi - Tüm Hakları Saklıdır