Dünya bir yandan adım adım emperyalist paylaşım savaşına doğru ilerlerken bir yandan da emperyalist bloklar arasında ve içinde, kendi güçlerini tahkim etme, ittifaklarına çekidüzen verme, karşı bloku çevreleme vb. hamleler hızla devam ediyor. ABD ile Almanya ve Fransa başta olmak üzere Avrupalı emperyalist güçler arasındaki çeşitli düzeylerdeki çelişkilerin en açık yaşandığı alan olan NATO’nun her yıl düzenlediği “Güvenlik Konferansı”, 13-15 Şubat tarihleri arasında Münih’te gerçekleştirildi.
Batı emperyalizminin savaş aygıtı NATO’nun bu konferansında esas amaç yeni “güvenlik” politikalarının belirlenmesiyken, konferansın en önemli özelliklerinden biri de, emperyalist silah tekellerinin yöneticileriyle silahları satın alan ülkeleri bir araya getirmektir. Yani konferansa emperyalist silah tekellerinin bunca rağbet etmesi boşuna değildir.
Emperyalistlerin “güvenlik”ten anladıklarının kendi güvenlikleri için yeni saldırı, işgal ve savaşlar olduğu düşünüldüğünde, emperyalistler arası çelişki ve çatışmaların yoğunlaştığı; çok yönlü krizlerin derinleştiği ve Üçüncü Emperyalist Paylaşım Savaşı hazırlıklarının tüm hızıyla sürdüğü bir dönemde altmış ikincisi gerçekleştirilen Münih “Güvenlik” Konferansı’nın, Avrupa ve ABD emperyalizmi arasındaki gerilimi, NATO krizini ve küresel “güvenlik” sorunlarını çözmeye yönelik somut adımlar atılmasından çok, mevcut krizlerin daha da derinleşmesine sebep olduğu rahatlıkla ifade edilebilir.
Diğer yandan Almanya Başbakanı Friedrich Merz, konferansın açılış konuşmasında, Amerika merkezli küresel düzenin çöküğünü itiraf ederken, AB emperyalistlerinin yeni yöneliminde aralarında Türkiye’nin de olduğu kimi ülkeleri “kilit rol” oynayacak devletler olarak ifade etti. Bu durum önümüzdeki yıllarda AB emperyalistleri açısından Türkiye pazarına yönelik ilginin daha da artacağı anlamına gelmektedir.
Türk burjuvazisinin sözcülerinin açıklamalarına bakıldığında, bu uşaklığa dünden razı olduklarını açıkça görebiliriz. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın şu ifadeleri bu gerçeğe işaret etmektedir: “Avrupa’nın mevcut savunma ve güvenlik mekanizmalarına Türkiye’yi dahil etmesinin vakti çoktan gelmiştir… Avrupa’da yeni bir savunma mimarisi kurmak… Eğer bu niyettelerse, bunun Türkiye’siz oluşturulmasının yetersiz bir çaba olacağı aşikardır. Türk ordusu bugün NATO içindeki en büyük ve en etkin ordulardan biridir… Umarım Türkiye olmadan Avrupa’nın ayakları yere basan bir güvenlik denklemi kurmasından söz edilemeyeceğini artık herkes anlamıştır.” (18 Şubat)
Bu açıklama, emperyalistler tarafından Türkiye’nin “en iyi ihraç ürünü”nün ordusu olduğu görüşüyle birlikte değerlendirilmelidir. Nitekim 8-20 Şubat tarihleri arasında NATO Müşterek Kuvvet Komutanlığı’nca, Almanya’da gerçekleştirilen “Steadfast Dart 26” tatbikatında, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin abartılı bir şekilde övülmesi ve yandaş medya tarafından pazarlanması tesadüf değildir. T.C. devleti, emperyalistler arasında yaşanan çelişkilerden ve hızlanan savaş hazırlıklarından kendi açısından yararlanmak istemekte ve “en iyi ihraç ürünü” olan ordusunu pazarlamaktadır.
Konferansın diğer en çok konuşulan yanı ise SDG temsilcileri Îlham Ehmed ve Mazlum Ebdî’nin katılımı oldu. Bu katılım ve gerçekleştirilen çeşitli görüşmeler Kürt ulusal mücadelesi açısından tarihsel önemdedir. Nitekim yapılan açıklamalara bakıldığında SDG’nin bu konferansı diplomatik alanda tanınma ve temsiliyet, yeni ilişkiler kurma imkan ve olanağı olarak ele aldığı görülüyor. Bu girişimlerin, Suriye’de Kürt ulusu açısından anayasal bir statü tanımına ve belli bir kazanıma dönüşüp dönüşmeyeceği süreç içinde netleşecektir.
Münih Konferansı gibi platformların emperyalist kapitalist sistem içinde belli bir önemi olmakla birlikte, tek başına bir güvence içermediği son derece açıktır. Unutmamak gerekir ki, Özerk Yönetim’in konferansta temsiliyetini sağlayan halkın direnişi ve Kürt ulusunun dört parçada ve Avrupa’da ayağa kalkışı olmuştur. Dolayısıyla bu direniş ve ulusal birliktelik, süreklilik sağladığı ölçüde Kürt ulusu, ulus olmaktan kaynaklı haklarını elde edebilir ve koruyabilir. Bunun dışındaki güçler, -özellikle de emperyalistler ve İsrail gibi bölge gerici güçleri- esas olarak bölgede kendi gerici çıkarlarını önceleyeceklerdir.
Öte yandan Özerk Yönetim temsilcilerinin konferansa katılımıyla daha da belirginleşen iki önemli hususun altı çizilmelidir. Birincisi, Îlham Ehmed’in; “Suriye’nin geneli adına buradayız ve merkezi hükümetin önemli bir bileşeniyiz” açıklamasında da görüleceği gibi belli bir bölgeyi (Suriye Kürdistanı) değil, tüm Suriye’yi temsil etme iddiasıdır. Bu iddianın, Alevi, Dürzi ve Hıristiyan halkı katleden ve kadın düşmanı selefi cihatçı bir anlayışla ne kadar gerçekleştirilebilir olduğu elbette izaha muhtaçtır. Dahası Kürt ulusunun, bir ulus olmaktan kaynaklı “ayrılma hakkı” da dahil olmak üzere en doğal haklarının reddedilerek, selefi cihatçı bir anlayışla “entegrasyon”un sağlanabileceği yaklaşımı da tartışmaya açıktır. Bu hedefin ne kadar gerçekleşebilir olduğunu da süreç gösterecektir.
İkincisi ise konferansta, emperyalistlerin ve bölge gerici güçlerinin sadece Geçici Suriye Yönetimi ile değil aynı zamanda Rojava heyetiyle de görüşmeler gerçekleştirmiş olmasıdır. Örneğin Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı sadece Şam heyetiyle değil aynı zamanda Rojava heyetiyle de görüşmeler yapmıştır. Bu durum, emperyalistler ve bölge gerici güçleri açısından, Suriye’de Geçici Yönetimi önceleyen ve fakat bu iktidarı, Kürtler gibi dengeleyecek bir dayanak arayışına işaret etmektedir.
Bu noktada emperyalistler ve bölge gerici güçleri açısından temel meselenin Rojava’da hayata geçirilen halkçı, demokratik ve kadın kazanımlarını önceleyen sistemin tasfiye edilmesi ya da “kabul edilebilir” bir seviyede tutulmasının sağlanması olduğu görülmektedir. Suriye’de Kürt ulusunu herhangi bir kazanım elde etmeden, deyim yerindeyse “ölümü gösterip sıtmaya razı etme” politikası yürütülmektedir.
Tüm bunlarla beraber en nihayetinde Rojava’dan Bakur’a, Başur’dan Rojhilat’a süreç nereye evrilirse evrilsin, devrimciler için Kürtler’in başta özgürce ayrılma hakkı olmak üzere tüm ulusal, kültürel ve demokratik haklarını kayıtsız-koşulsuz savunmak ise esas olandır.









