Tam da bu nedenle devlet müdahalesinin yönü cenazeden aileye çevrilir. Çünkü aileyi hedef almak, yalnızca hukuki bir sorumluluk yaratmak değil; ölümün aile ve toplum içinde kurduğu değer dünyasını, hafızayı ve sahiplenme ilişkisini parçalama girişimidir
Cebrail Arslan
Son dönemde çatışmalarda yaşamını yitiren PKK’lilerin ailelerine yöneltilen tazminat davaları hukuki ve siyasi bir tartışma konusu haline gelmeye başladı. Özellikle başlayan barış ve demokratik süreç bağlamında bu meselenin önümüzdeki günlerde daha geniş biçimde tartışılacağı görülüyor. Nitekim Derya Aydın da bu meseleyi redd-i miras bağlamında ele alarak cenazeler, mezarlar ve yas pratikleri etrafında kurulan müdahaleler üzerinden tartışmaya önemli bir çerçeve sunmuştur.[ bkz: https://demokratikmodernite.org/nekropolitika-politik-olum-uzerinde-kurulan-egemenlik-ve-kurdistanda-yas-direnis-ve-insa-repertuari/ ; https://jindergi.com/yazi/ele-gecirilmeyen-mekan-bitmeyen-fetih-arzusu-kurdistanda-somurgeciligin-yeni-fragmanlari/ ] Bu yazı ise ailelere yöneltilen tazminat davalarının hukuki, sembolik ve siyasi boyutları üzerine yürütülen tartışmalara katkı sunmayı amaçlamaktadır.
Türkiye’de ölüm ve cenaze meselesi yalnızca kültürel ya da dini bir alan değil; aynı zamanda hukuk düzeninin de doğrudan temas ettiği bir alandır. Türk Medeni Kanunu’na göre kişilik, doğumla başlar ve ölümle sona erer. Bu nedenle hukuk öğretisinde ölen kişinin doğrudan kişilik hakkı sahibi olmadığı kabul edilir. Ancak bu durum ölünün bütünüyle hukuk dışı bırakıldığı anlamına gelmez. Türk Ceza Kanunu’nun 130’uncu maddesi, bir kimsenin öldükten sonra hatırasına hakaret edilmesini; ayrıca ceset veya kemikler üzerinde tahkir edici fiillerde bulunulmasını suç olarak düzenlemektedir. Medeni hukuk doktrininde ise bu koruma çoğunlukla “ölüye saygı” ilkesi ve yakınlarının kişilik hakları üzerinden temellendirilir. Başka bir ifadeyle hukuk; ölümle birlikte kişiliğin sona erdiğini kabul ederken, ölümün ardından ortaya çıkan saygı, hatırlama ve yas alanını tamamen korumasız bırakmaz.
Tam da bu nedenle cenaze, mezar ve yas pratikleri yalnızca toplumsal gelenekler değil; aynı zamanda hukukun da tanıdığı/koruduğu değerlerdir. Cenazenin nasıl defnedileceği, mezarın korunması, ölüye saygı gösterilmesi gibi konular hem ceza hukuku hem de medeni hukuk bakımından belirli koruma mekanizmalarına sahiptir. Bu durum ölümün yalnızca biyolojik bir son olmadığını, aynı zamanda toplumsal ve hukuki bir anlam taşıdığını göstermektedir.
Ancak bu normatif çerçeve ile Kürtlerin yaşadığı somut deneyim arasında derin bir “koparılma” vardır. Bu kopuş, tesadüfi değildir. Çünkü ölüm, özellikle ulus-devlet düzenlerinde, yalnızca hayatın sona erdiği biyolojik bir eşik değil, aynı zamanda siyasal iktidarın anlam, meşruiyet ve aidiyet ürettiği başlıca alanlardan biridir. Kendisini teklik üzerinden kuran ulus-devlet, yalnızca yaşayanları değil, ölüleri de bu tekil anlatının içine yerleştirmek ister. Kurucu anlatısını ölüm etrafında inşa eden Türk ulus-devleti de kendi ölüsünü yüceltirken “ötekinin” ve başkaldıranın ölümünü değersizleştirir; onu, devletin ölümle kurduğu sembolik düzene yönelik bir tehdit olarak kodlar. Çünkü başkaldıranın ölümü, egemenin ölüm üzerindeki anlam tekelini bozan bir karşı-anlam alanı açar. Bu yüzden hukuk metinlerinde güvence altına alınmış görünen “hatıranın korunması” ve “ölüye saygı” ilkeleri, uygulamada etnik ve siyasi ayrımın konusu haline gelir. Kürdistan’da cenazelerin verilmemesi, mezarların tahrip edilmesi ya da yasın kriminalize edilmesi de yalnızca bir hak ihlali değil; bu bağlamda ölümün kamusal anlamını denetim altına alma girişimi olarak ortaya çıkar.
Yas ve ‘maddi zarar’
Ailelere yöneltilen tazminat davaları ise bu zeminde yeni bir tartışmalı alan açmaktadır. Bu davalarda çatışma, tarihsel ve siyasal bağlamından koparılarak Borçlar Kanunu çerçevesinde dar bir haksız fiil ilişkisi biçiminde yeniden tanımlanmaktadır. Asker ölümü ekonomik bir zarar kalemi olarak hesaplanmakta ve bu zarar doğrudan çatışmalarda ölen PKK’lilerin ailelerine yöneltilmektedir. Böylece siyasal bir çatışma olgusu hukuk dili içinde sıradan bir zarar ilişkisine indirgenmektedir.
Bu durum yalnızca tazminat sorumluluğu üretmekle kalmaz; çatışmanın kendisini de hukuk içinde yeniden kodlar. Siyasal ve tarihsel bir olgu olan çatışma, hukuk dili içinde sıradan bir zarar ilişkisine indirgenir. Böylece ölüm, siyasal bağlamından koparılarak ekonomik bir zarar hesabının nesnesi haline gelir. Ölümün anlamı bu süreçte yalnızca toplumsal hafıza içinde değil, aynı zamanda hukuk dili içinde de yeniden biçimlenir.
Tazminat yükümlülüğünden kaçınmak amacıyla egemenin bir seçenek gibi sunduğu redd-i miras kurumu, bu aşamada özel bir anlam kazanmaktadır. Zira bu durumda yöneltilen tazminat taleplerine karşı ileri sürülen redd-i miras seçeneği, maddi bir mirasın reddi olmaktan çok sembolik bir mirasın reddini talep eden bir işlev görmektedir. Reddedilmesi istenen şey malvarlığı değil; ölen kişiyle kurulan bağın, hatırlamanın ve yasın kendisidir. Tam da bu noktada, ailelere yöneltilen tazminat talepleri ve buna karşı kaçınılmaz bir seçenek gibi sunulan redd-i miras, Kürt halkında “değer ailesi” olarak adlandırılan toplumsal konuma yönelen doğrudan bir müdahale niteliği taşır. Çünkü “değer ailesi”, ölüm etrafında kurulan politik karşı-anlamın toplumsal temsiliyeti ve kurumsallaşmış biçimidir. Burada da ölüm, aileyi “değer ailesi” haline getiren anlamın kurucu kaynağıdır. Bu kavram, yalnızca biyolojik akrabalığı değil; “kaybın” anlamını taşıyan, onu kolektif hafızada yaşatan ve toplumsal sahiplenmeye dönüştüren ilişkiyi ifade eder. Yas da bu aileler açısından yalnızca bireysel bir acı değil, aynı zamanda hatırlamanın, sahiplenmenin ve toplumsal hafızayı ayakta tutmanın bir biçimidir. Nitekim yukarıda değindiğimiz üzere hukuk doktrininde ölümden sonra korunan “şey” doğrudan ölen kişi değil, onun yakınlarıyla kurulu hatıra ve cenaze bağının kendisidir. Tam da bu nedenle devlet müdahalesinin yönü cenazeden aileye çevrilir. Çünkü aileyi hedef almak, yalnızca hukuki bir sorumluluk yaratmak değil; ölümün aile ve toplum içinde kurduğu değer dünyasını, hafızayı ve sahiplenme ilişkisini parçalama girişimidir.
Dolayısıyla açılan davalar, “kaybın” kamusal yasın parçası sayılıp sayılmayacağı, ölümün hukuki düzen içindeki -sembolik anlamlarıyla birlikte- konumuna dair bir anlam ve varlık mücadelesidir.
Sonuç olarak mesele yalnızca ailelere yöneltilen tazminat talepleri değildir. Mesele Kürtlerin ölümünün yasının ve hafızasının tanınıp tanınmayacağıyla ilgilidir. Aynı zamanda Kürtlerin var olma ve özgürlük mücadelesinin hangi sınırlar içinde kabul edileceğine dair siyasal bir meseledir. Türkiye’de bugün yeniden barışın ve demokratik toplumun imkanlarının konuşulduğu bir dönemde bu tanımama hali sürdükçe kalıcı ve onarıcı bir birlikte yaşam zemini kurulamaz. Çünkü yas hakkı ötekinin “kaybını” tanıyabilen bir etik ile çoğulluğu kabul eden bir siyasal düzenin asgari koşuludur. Birlikte yaşam da yasın ve ölümün sınırlarını çizen bir iktidar diliyle değil Kürtlerin “kaybını” hafızasını ve varlığını tanıyan bir siyasal etik zemin üzerinde kurulabilir.
*Özgürlük için Hukukçular Derneği (ÖHD) üyesi, avukat









