Kürtlerin bu yüzyılda hâlâ sistematik baskı, inkâr, imha, soykırım ve şiddete maruz kalmasının nedeni, basit bir “etnik sorun” ya da “güvenlik meselesi” değildir. Kürt sorunu sadece mekan ile ilgili bir sorun değildir. Bu durum, modern Ortadoğu’nun üzerine inşa edildiği ulus-devlet ontolojisi, kapitalist modernitenin yapısal krizi ve iktidarın meşruiyet üretme biçimleriyle doğrudan ilişkilidir. Kürtler, yalnızca bastırılan, tarihsel hakikati kabul edilmeyen bir halk değil; aynı zamanda mevcut nahak düzen için ontolojik bir tehdit olarak konumlandırılmaktadır.
1. Dünya Savaşı sonrası kurulan Ortadoğu ulus-devletleri, kendilerini çoğulcu, rızalığa dayalı bir toplumsallık üzerinden değil; tekçi, homojenleştirici ve dışlayıcı bir akıl üzerinden inşa ettiler. Bu akıl, varlığını sürdürebilmek için sürekli bir “öteki”ye, bir “iç düşman”a ihtiyaç duydu. Kürtler tam da bu noktada, bu devletlerin ontolojik karşıtı haline getirildi. Çünkü Kürtler bütün baskılara rağmen, ne tamamen asimile edilebildi ne de tümüyle yok edilebildi. Devlet dışı toplum olarak, komün toplumuna ait bütün toplumsal değerleri hâlâ devriye etmektedirler. Bu durum, iktidar açısından süreklilik arz eden bir kriz anlamına geldi. Başka bir ifade ile tekçi anlayışlar varlıklarını Kürdün varlığının inkarı üzerine inşa etmelerinden dolayı Kürde yönelik siyaset “varlığını kabul etmemek” üzerine kuruludur.
Bu nedenle Kürtler; dönemsel olarak “eşkiya”, “şaki”, “gerici”, “terörist” ya da “bölücü” gibi kavramlarla tanımlandı. Aynı akıl söz konusu Aleviler olunca; “zındık, mülhit, kafir” şeklinde bir söylem seti ile yer aldı. Bu tanımlamalar, bir gerçekliği tarif etmekten çok, şiddeti meşrulaştıran ideolojik aygıtlar olarak işlev gördü. Devletler, kendi yönetememe krizlerini Kürtler üzerinden maskeleyerek, içte otoriterleşmeyi ve sermaye düzenini korumanın zeminini yarattılar.
Tarihsel olarak çoklu krizler tek başına dönüştürücü değildir. Krizlerin devrimci ya da faşizan sonuçlar doğurması, toplumların kendilerini nasıl yöneteceklerine dair bir perspektife sahip olup olmamalarıyla ilgilidir. 1917 Rusya’sında krizi Ekim Devrimi’ne taşıyan şey, örgütlü halk gerçekliği ve kolektif bir gelecek tahayyülüydü. 1930’lar Almanyası’nda ise benzer bir kriz, bu tür bir perspektifin yokluğunda faşizme evrildi.
Bugün Ortadoğu’da, kendisini demokratik, ekolojik ve kadın özgürlükçü bir perspektifle tanımlayan nadir toplumsal gerçekliklerden biri Kürtlerdir. Bu durum Kürtleri siyasal bir özne haline getirirken, aynı zamanda mevcut iktidar sistemleri için daha da tehlikeli kılmaktadır. Çünkü Kürtlerin ortaya koyduğu bu paradigma, sadece bir kimlik talebi değil; devletçi, erkek egemen, doğa talanına dayalı moderniteye bütünlüklü bir ” hayır” demeleridir.
Rojava deneyimi bu açıdan bir “coğrafi hadise” değil; alternatif bir toplumsal kuramın somutlaşmış halidir. Bu nedenle hedef alınmaktadır.
Uluslararası savaş hukuku yaşlıların, kadınların, çocukların, hastaların ve esirlerin korunmasını emreder. Kürtlere karşı yürütülen savaşlarda uluslararası savaş hukukunun ve etik ilkelerin sistematik biçimde ihlal edilmesi söz konusudur.
Söz konusu Kürtler ve rıza toplumu sürekleri olunca; din bir inanç sistemi olmaktan çıkar, egemenin şiddet ideolojisi olarak araçsallaşır. Bu durumu Alevi katliamlarında da görmekteyiz. Buradaki mesele din değil; iktidarın meşruiyet krizidir. Meşruiyetini yitiren iktidarlar, dini sembolleri, söylemleri, kavramları ve dili, kendi şiddetlerini kutsamak için kullanırlar. “Allahu Ekber” nidası bu bağlamda bir iman ifadesi değil; sorumluluktan arındırılmış, edepden uzaklaşmış ırkçı, dinci ve cinsiyetçi bir tahakküm aracına dönüştürülmektedir. Bu, Tanrı adına “sorumluluk” alma iddiasıyla insanı, vicdanı ve hukuku askıya alan bir zihniyettir.
Bu zihniyet, Kürt kadınına yönelen özel şiddeti de açıklar. Çünkü Kürt kadın özgürlükçü paradigması, hem patriyarkal düzeni hem de devletçi aklı temelden sarsmaktadır. Bu nedenle kadın bedeni, iktidarın hıncını boşalttığı bir savaş alanına bu alandaki ganimete dönüştürülmektedir.
Kürtlerden korkulmasının nedeni, silahları ya da nüfusları değildir. Asıl korku, Kürtlerin başka bir yaşamın mümkün olduğunu göstermesidir. Devlet aklının “akıl-beden” ikiliğine dayanan, toplumu pasif bir beden olarak , devleti de akıl olarak gören anlayışına karşı; Kürtler, toplumu düşünen, karar alan ve kendini yöneten bir özne olarak kurmaktadır.
Bu nedenle Kürtlere yönelen şiddet, bir güvenlik refleksi değil; çökmekte olan bir sistemin varoluşsal paniğidir. İnkâr, imha ve soykırım politikalarının hâlâ sürüyor olması da buradan kaynaklanır. Ancak tarihsel deneyim göstermektedir ki; hakikat, özgürlük ve örgütlü toplumsal irade, taktik ve stratejik eksiklikler yaşayabilir, ama hiçbir zaman kalıcı olarak bastırılamamıştır.
Bu yüzyılda Kürtlerin yaşadığı baskı, aynı zamanda insanlığın hangi tarafta duracağına dair ahlaki bir turnusol kâğıdıdır.
Hegemonik merkezi uygarlık güçleri Kürtlerin “Lozan dönemi Kürtleri” olmadıklarını biliyorlar. Özellikle 6 Ocak’ta sistemli hale gelen Rojava katliamında, Kürtlerin dünya genelinde ruhsal, zihinsel ve bedensel olarak ikrarlaştıkları, birlik meydanı için bir eşiğe geldikleri de bilinmelidir.









