Dincilik, mezhepçilik ve çeşitli milliyetçilikler esas alınarak Muaviyeci siyaset aklıyla kurulan onlarca ulus devlet, Ortadoğu’yu ilk günden günümüze kadar gelen bir kan deryasına dönüştürdü
Asil Benler
Adı henüz resmi olarak konulmamış olsa da Körfez savaşından bu yana Ortadoğu merkezli olmak üzere süre gelen Üçüncü Dünya Savaşı günlerini yaşıyoruz. Her geçen gün daha fazla ülkeyi kapsama alanına alarak derinleşen ve derinleştikçe halklara büyük bedeller ödeten bir süreç. Küresel kapitalist sistem yapısal krizlerini aşmak ve yeni yayılmacı politikalarını hayata geçirmek adına reformlar, anlaşmalar ve ulus devletlerin yeniden dizaynı gibi birçok başlığı hayata geçirmek adına bir kez daha temel besini olan savaşlardan besleniyor. Sistemin merkez-çevre ilişkiselliğini bir asırdan fazladır sırtlayan ulus devletler, günümüz konjonktüründe yapıbozuma uğratılmakta ve ulus-üstü sermayenin çıkarları ekseninde yeniden restore edilmektedir.
Bu noktada yeni emperyal politikalara uyum sağlayan ulus devlet yapılaşmaları süreci deyim yerindeyse ufak sıyrıklarla atlatmakta iken, var olan statükolarını korumak adına refleksler gösterenler ise gözden çıkarılan hedefler olarak işaretlenmektedir. Ulus devletlerin üçüncü dünya savaşını bu yönde ikili karşılama biçimi hegemonik güçlerin de bu yapılara karşı özgün yaklaşımını belirlemektedir. Zira bu güçlerin bürokratlarından yakın süreçte “Ortadoğu’nun ancak monarşilerle yönetilebileceğini de” duyduk, savaş politikaları ile hedef aldıkları yine başka Ortadoğu ülkelerine “demokrasi götürmek istedikleri” yönünde ki örtülü sömürgeci söylemleri de.
Bu minvalde birçok Arap ülkesi bahsedilen ikili karakterde ki süreci kendi özgünlüklerin de yaşadıktan sonra, herkesin üzerinde hem fikir olduğu gibi İran ve Türkiye’ye gözler çevrilmiş durumdadır. İran kendi tarihsel dinamiklerine yaslanarak demokratikleşme yönünde değişimleri esas alacağına, kadın düşmanlığı ve idam politikalarıyla tanınan faşist Molla rejiminde ısrar ederek savaştan korunabilecek özsel koşullarını hayata geçiremedi ve günün sonunda dış müdahalenin koşullarını yaratan çatlaklar büyüdü. Türkiye ise Ortadoğu ölçekli süreç okuması yaparak Kürt sorununu demokratik çözüme kavuşturma noktasında niyet beyanında bulunsa da henüz nitelikli adımlar atmış değil. Kürt sorunu başta olmak üzere, ağırlaşan tüm toplumsal, ekonomik, siyasi ve kültürel sorunlar demokratikleşme mantığıyla çözüme kavuşturulmadığı sürece Türkiye’nin de riskli alanda kalmaya devam edeceği açıktır.
Hiç kuşkusuz ki kapitalist modernite sisteminden etik-ahlak noktasında beklentilere girmek yanılgılı durumlar yaratır. Ebedi çıkarları söz konusu olduğunda her şeyi araçsallaştırdıkları ve her türlü insanlık dışı uygulamayı hayata geçirmekte herhangi bir beis görmedikleri sicillerinde sabittir. Ortalığı yangın yerine çevirdikten sonra, yine bizzat yangına su taşır gibi gözükerek “kuzu postuna bürünmüş kurt” misali roller üstlenmekte yeterince kabiliyetlidirler.
Küresel kapitalist sistem derken hem yeni hegemonya alanları yaratmak isteyen merkez yapılarını, hem de statükosunu korumak isteyen bölgesel yapıları aynı kulvar içinde, yani devletçi uygarlık bütünlüğü içerisin de görmek ve birbirlerinden ayrı düşünmemek önemli olmakta. Dönemsel kamplaşmalar ve çıkarlar ekseninde farklı cepheleşmeler doğsa dahi, bu karşı karşıya gelişler özde değil, biçimdedir ve halklara sunduğu herhangi bir özgür yaşam vaadi de yoktur.
Ortadoğu’nun tarihsel dokusuna tartışmasız bir şekilde uymayan ulus devlet kurumsallaşması, 20.yy’ın başlarında yaşanan dünya savaşları sonucunda bu coğrafyaya bir emperyal mühendislik projesi olarak dayatıldı. Dincilik, mezhepçilik ve çeşitli milliyetçilikler esas alınarak Muaviyeci siyaset aklıyla kurulan onlarca ulus devlet, Ortadoğu’yu ilk günden günümüze kadar gelen bir kan deryasına dönüştürdü. Bu zemin üzerinde açığa çıkarak derinleşen kaskatı dogmatizm, başta kadınlar olmak üzere tüm halkların üzerinde Demokles’in Kılıcı misali sallandı.
Güncel olarak da Sünni-Şii devlet ve paramiliter örgüt yapılanmalarını hegemonya hesaplaşmalarının ön cepheleri ve militanları olarak bir kez daha kullanıma açan politikalarla karşı karşıyayız. Soğuk savaş döneminin siyasal İslam’ı kendine yedekleyen yeşil kuşak projesinin, ABD-İsrail ve İngiltere merkezli olmak üzere yeni şartlara göre bir kez daha güncellendiğini ve buna karşılık Şia geleneğinin de aynı mantıkla kırmızı kuşak olarak Çin-Rusya ve İran tarafından sahaya sürülmek istendiğini gözlemlemekteyiz. Filistin, Lübnan ve Suriye süreçleri ve son olarak ABD-İsrail ve İran arasında ortaya çıkan savaş boyutu ve yayılım sahası göz önüne getirildiğinde bu durumu net olarak önümüze koyan birçok veri mevcut. Yani sorunları yaratan dinsel milliyetçilik ve mezhepçilik bir kez daha Ortadoğu’yu şekillendirmek isteyenlerin temel aparatları olarak araçsallaştırılmak istenmektedir. Kutuplaşmalar üreten bu müdahaleler halklar arasında derin tahribatlar yaratmakta ve yine bedelini halklara ödeten büyük toplumsal krizler üretmektedir.
Halkların ortak bayramı: Demokratik Ulus
Ortadoğu ve Mezopotamya coğrafyası birçok kültüre, din ve inanca doğuş ve uzun süre yaşayış bağlamında beşiklik etmiş ilksel bir coğrafyadır. Devletçi uygarlık geleneğinin yarattığı toplumsal gerilimlerin ötesinde halklar ve inançlar bir arada yaşama deneyimlerine sahiptirler. Kimlikçi politikalarda ısrar ederek ekilen nifak tohumları uzun bir dönem çelişkili-çatışmalı koşullar doğursa da, bu coğrafyanın özünün bu olmadığı tarihsel bir gerçek. Dolayısıyla tarihten dersler çıkararak, yaşadığımız dönemin savaş ve çatışma zemininden çıkmak adına çözümler aramak en hayati görevlerin başında gelmektedir.
Kuşkusuz çözüm; ne küresel hegemonyasını yeniden üretme peşinde koşan tahakkümcü güçlerin insafındadır, ne de var olan krizli statükolarını korumaya yönelen bölgesel güçlerde. Bu iki güzergahın, var olan savaşların zeminini oluşturan ve her daim halkları birbirine kırdıran karakterleri tescillidir. Bu açıdan halkların özgür yaşam ve demokrasi arayışlarına cevap olamayacakları da şüphe götürmez bir gerçektir. Ortadoğu’nun her yanı kan kokusuna bürünen havasını dağıtarak, halkların bayram havasını mümkün kılmak adına başka bir alternatife, bir yola ihtiyaç olduğu tartışmasızdır.
Demokratik Ulus ve Toplum paradigması; Ortadoğu’nun tarihsel toplum sosyolojisini en iyi okuyan ve kangren haline gelmiş sorunların çözümünü de bu sosyolojik hakikate uygun olarak devletçi uygarlığın dışında, yani her kültürel varoluşun yaşam hakkını komünalite düzeyinde garantiye alarak, farklılıkların bir arada yaşama formüllerini sunan üçüncü bir yol olarak daha fazla öne çıkmaktadır. Bu yol kısaca; içerisinde kapitalizm, ulus devletçilik, dincilik, mezhepçilik, milliyetçilik ve cinsiyetçilik gibi toplumsal sorunları her daim üreten ve derinleştiren ideolojik saldırıları eleştirel olarak tahlil ederek, mahkum eden ve yerine kadın özgürlükçü, demokratik ve ekolojik bir paradigma koyarak eleştirinin ötesinde alternatif bir yaşamı formüle eden bir yol olarak tanımlanabilir.
Bugün savaşların, kimlik dayatmalarının ve sömürünün paramparça ettiği bu coğrafyada; halklar ve inançlar başka bir hakikati de sessiz ama güçlü bir biçimde yaşıyor. Demokratik Ulus paradigmasının en önemli tarif gücünden biri olan kültürel çeşitliliğin, takvimsel olarak ortaklaştığı bir bayramlar ve kutsal günler sürecini yaşamaktayız. Bu takvimsel kesişim aynı zamanda toplumsal canlılığın en görünür anlarından biri olmaktadır. 33 yılda bir gerçekleşen bu döngüsel zaman buluşmasında; Müslümanların Ramazan’ı, Şii’lerin Hz.Ali’nin doğum günü olarak karşıladığı 21 Mart’ı, Rêya Heq Alevilerinin Heftemal ve Çarşema Reş’i (Kara Çarşamba), Ezidilerin Çarşema Sor’u, Hristiyanların 21 Mart ilkbahar ekinoksu hesabı ve Paskalya’ya giden süreci ve bir bütünden tüm coğrafya halklarının kendi özgünlüğün de doğanın canlanışı, baharın gelişi, diriliş ve direniş bayramı olarak kutladığı Newroz aynı döneme denk geldi. Tüm halklar ve inançlar iktidar erklerinin müdahalesinden uzak alanlarda birbirlerinin ritüellerine ve kutlamalarına hoşgörü ve saygı göstererek karşıladı ve karşılıyor bu süreci.
Halkların bayramlar ve kutsal günler maneviyatı içerisinde karşıladığı bu sürecin yarattığı iklim, kültürel zenginliğin göstergesi olduğu kadar aynı zamanda politik imkanlar da açığa çıkarmaktadır. Halklar ve inançların kendilerine dayatılan ayrışmaların ötesinde yan yana yaşayabildikleri, birbirlerinin inançlarına ve kimliklerine müdahale etmeden, saygı ve ortak yaşam zemininde biraradalık kurabildiği bir kez daha görülmüştür. Bu ortak yaşam zemininin demokratik kültürlenme süreçleri ile güçlendirilmesi, iktidarların çizdiği sert ve katı sınırları anlamsızlaştıracak ve inkar, düşmanlaştırma, yasaklar vb. politikalar halkların yaşam pratiğinde karşılık bulamayacaktır. Toplumsal dinamiklerini demokratik birlik temelinde inşa edebilmiş halk gerçeklikleri, sömürgeci dış müdahalelere karşı en temel öz savunmasını yaratmış olacağı gibi, iç iktidar yönelimlerine karşı da korunaklı olacaktır.
Tam da bu kültürel buluşmanın yaydığı demokratik havayı solumak ve dünyaya buradan alınan nefesle söz söylemek gerektiği açıktır. Tekçi politikaların ve inkarın temeli olan dayatmalardan sıyrılmak ve bayramlar ve kutsal günlerin kesişiminden alınan feyzle farklılıkların eşitlik temelinde bir arada yaşamını inşa etmek mümkündür.
Ortadoğu’nun geleceği bu toplumsal ortaklaşma anlarının yarattığı birlikte yaşam, dayanışma ve paylaşım gibi komünal deneyimlerde saklıdır. Demokratik Ulus fikriyatının Ortadoğu için ekmek-su gibi temel ve hayati bir ihtiyaç olduğu hakikati ile karşı karşıyayız. Başta İran, Suriye ve Türkiye olmak üzere, tüm Ortadoğu’yu savaş ve yıkımdan kurtaracak yegane reçete bu yönde bir demokratikleşme olacaktır. Aksi durumlar dış müdahalelere açık kapılar aralayacak ve üçüncü dünya savaşının yarattığı girdap halklara ağır bedeller ödetmeye devam edecektir.









