Ortadoğu’da Araplar Araplarla, Acemler Araplarla, Türkler Araplarla defalarca savaştı. Üstelik bu ülkelerin kendi içlerinde de sağ-sol, laik-dindar ekseninde derin siyasal çatışmalar yaşandı. Ama konu Kürt meselesi olduğunda tablo değişiyor. Birbirleriyle kavgalı olanlar, aralarındaki tüm sorunları bir kenara bırakıp aynı noktada buluşuyor, aynı dili konuşuyorlar
Ramazan Öztürk
Ne yazık ki Ortadoğu’da yeni kırılma noktalarına doğru gidiyoruz.
Bu başlığı akademik bir tanım gibi değil, tarihin içinden yükselen bir çığlık olarak okumak gerekir.
Bu gidişle Ortadoğu coğrafyasının yüreğinde açılan yaraları, büyüyen korkuları ve inatla ayakta kalan umutları daha çok konuşacağız. Çünkü bu coğrafyada sorunlar bitmiyor; üstelik artık dengeler sabah kurulan bir masada, akşam dağılan bir silah sesinde değişiyor. Bir yanda çözüm masaları kuruluyor, öte yanda daha mürekkebi kurumadan silahlar konuşuyor.
Son on iki yıldır Ortadoğu’nun savaş alanı olarak Suriye seçildi. Bölge üzerinde hesapları olan küresel ve bölgesel güçler doğrudan karşı karşıya gelmekten kaçınıyor; bunun yerine taşeron örgütler üzerinden savaşıyorlar. Tıpkı Lübnan’da yıllarca süren iç savaşta olduğu gibi… Kimin haklı, kimin haksız olduğu çoktan birbirine karışmış durumda. Ancak bir gerçek var: Hedef tahtasının ön sırasına yine Kürtler konuluyor.
Kürtler ne zaman kimlikleriyle, kültürleriyle ve yaşadıkları ülkelerin sınırları içinde eşit ve özgür yurttaşlık talep etseler, hemen “hain” ilan ediliyorlar.
Oysa tarih bize şunu açıkça gösteriyor:
Ortadoğu’da Araplar Araplarla, Acemler Araplarla, Türkler Araplarla defalarca savaştı. Sıcak savaşın olmadığı dönemlerde bile en sert söylemlerle yürütülen bir soğuk savaş hiç bitmedi. Üstelik bu ülkelerin kendi içlerinde de sağ-sol, laik-dindar ekseninde derin siyasal çatışmalar yaşandı. Bir araya gelmesi mümkün olmayan partiler ve toplumsal kesimler var.
Ama konu Kürt meselesi olduğunda tablo değişiyor.
Birbirleriyle kavgalı olanlar, aralarındaki tüm sorunları bir kenara bırakıp aynı noktada buluşuyor, aynı dili konuşuyorlar. Bu durum yalnızca tek tek ülkelerde değil, Ortadoğu’nun tamamında geçerli.
Ben bunu şöyle okuyorum:
Kürtler, Ortadoğu’nun en etkili ve belki de tek birleştirici unsurudur. Çünkü birbirleriyle anlaşamayan toplumları, siyasi partileri ve devletleri bir araya getiren nadir ortak payda Kürt karşıtlığıdır. Ne büyük ironi…
Bugün yaşananlar bunun güncel bir örneği.
Bu yazıda her ayrıntıyı anlatmam mümkün değil ama bazı başlıkların altını çizmek zorundayım.
Yıllardır savaşların, çatışmaların, göçlerin, kimlik mücadelelerinin ve büyük sessizliklerin tanıklığını yapan bir gazeteciyim. Halepçe’nin ölüm kokusunu içime çektim; Güneydoğu’da kurşun sesleri arasında sokak köşelerinde hayatta kalmaya çalışan çocuklara tanık oldum. Basra’nın karanlık gecelerinde ölüm korkusunu halkla birlikte yaşadım. Suriye’de Baas rejiminin korkusundan üç kişinin bir araya gelip konuşamadığı günleri de gördüm; vatansız bırakılan, kimlik kartı bile verilmeyen yüz binlerce Kürdün dramını da…
Kerkük’te umut taşıyan çocukların gülüşüne, Filistinli çocukların çaresiz bakışlarına tanık oldum.
Aynı acıları Afganistan’da, İran’da, Bosna’da, Kosova’da, Çeçenistan’da yaşadım. Keşmir’de, Sierra Leone’de, Mozambik’te, Sri Lanka’da, Ruanda’da, Güney Afrika’da, Sudan’da, Darfur’da, Şili’de, Arjantin’de ve adını sayamadığım daha birçok ülkede savaşların bıraktığı derin izleri izledim.
Bu kırılma anlarını haberleştirdim, ardından belgesellerini çektim. Yaşadıklarımdan çıkardığım sonuç çok net:
Ortadoğu’da hiçbir kırılma bir gecede ortaya çıkmaz.
Her büyük patlamanın öncesinde derin çatlaklar, sessiz uyarılar ve görmezden gelinen işaretler vardır.
Ve Ortadoğu’da ne zaman barış konuşulsa, zaman sanki yavaşlar…
Bugün tam da böyle bir eşiğin üzerindeyiz: Yeni çatlaklar, yeni kırılmalar, yeni tehlikeler ve belki de yeni umutlar.
Çünkü Ortadoğu yeni bir dönüm noktasına giriyor.
Belki de tarihinin en karmaşık güç mücadelesini yaşıyor.
Bir yanda İsrail-İran gerilimi var; bu gerilim yalnızca iki ülkeyle sınırlı kalmıyor, Lübnan’dan Irak’a, Yemen’den Suriye’ye kadar geniş bir coğrafyayı içine çekme riski taşıyor.
Diğer yanda Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin yeni bölgesel liderlik arayışı sürüyor.
ABD, Rusya ve Çin’in bölge üzerindeki nüfuz mücadelesi ise tüm bu denklemin arka planında sessiz ama derin ilerliyor.
Artık savaş sadece tanklarla yapılmıyor.
Ekonomiyle, teknolojiyle, enerjiyle ve psikolojiyle yürütülüyor.
Herkes kendi savaşını veriyor ama kimse barışın mücadelesini üstlenmiyor.
Gözden kaçırmamamız gereken başka bir gerçek daha var:
Artık toplumlar, devletlerden daha hızlı çöküyor. Haritalardaki sınırlar konuşuluyor ama toplumların içindeki fay hatları çok daha kırılgan. Önce insan yıkılıyor. Gençler işsiz, şehirler yorgun, insanlar umutsuz. Göç ise bu coğrafyanın sessiz ama en acı çığlığına dönüşmüş durumda.
Bir ülkede önce sokak susar; sonra patlar.
Bugün o patlamaların başladığı bir dönemin içindeyiz.
Suriye’de oluşan güç boşluğu ve Kürtler
Suriye’de oluşan yeni güç boşluğu yeni bir çatışma dalgasını tetikledi. Komşu ülkeler yine Kürtleri boğmak için güç birliğine yöneldi. Suriye’deki fiilî yönetimin başındaki isim ortalarda yok; kamuoyunda suikast ve ölüm iddiaları dolaşıyor. Bu belirsizlik sürerken Suriye ordusu Halep’teki Kürt mahallelerine yöneldi. Kürtlere saldırı söz konusu olduğunda yine aynı çevreler aynı reflekslerle devreye girdi.
Bu tablo Türkiye’de başlatılan barış sürecini de doğrudan etkiliyor. Savaştan beslenen, eşit ve barış içinde bir yaşamı istemeyen ırkçı çevreler sürecin bitmesini umut ederek adeta bayram ediyor. Daha düne kadar çözüm söylemi kuran bazı aktörlerin bugün Suriye üzerinden geri adım atması da bu çelişkinin bir parçası.
Savaştan medet umanlara bir sözüm var:
Boşuna heveslenmeyin. Savaşın kazananı olmaz. Herkes kaybeder. Kaybedilen insan hayatıdır ve o acı eninde sonunda bütün topluma yayılır.
Üstelik tetikte bekleyen başka sorunlar da var:
Irak’ta Şii iç bölünmesi, Lübnan’ın olası çöküşü, Filistin’in kanayan yarası ve Kürt meselesinin geleceğine dair belirsizlikler…
Türkiye’de ise yeni açılımla birlikte çözülmeye çalışılan Kürt sorunu, bu bölgesel dalgaların tam ortasında duruyor.
Her biri yeni bir kırılmanın eşiğinde.
Görünen o ki, gelecekte savaşlar artık petrol için değil; su, yollar ve ticaret koridorları için çıkacak. Ortadoğu’nun geleceğini anlamak için haritaya değil; boru hatlarına, su kaynaklarına ve ekonomik geçiş yollarına bakmak gerekiyor.
Bir de hakikatin savaşı var: medya cephesi.
Dijital çağda bilgiye ulaşmak kolaylaştı ama gerçekler yalanlardan daha yavaş yayılıyor. Suriye’de olan bitenler çoğu zaman tek taraflı, eksik ve sahadan kopuk haberlerle aktarılıyor. Korku iklimi önce medyayı sardı; hakikati geri çekti.
Yıllarca savaşları izleyen biri olarak şunu gördüm:
Devletlerin çıkarları söz konusu olduğunda, masumların ölümü çoğu zaman ayrıntı sayılıyor.
Peki, olası yeni kırılma nerede olacak?
İran-İsrail gerilimi mi büyüyecek?
Lübnan cephesi mi açılacak?
Suriye’de yeni bir parçalanma mı yaşanacak?
Irak’ta dengeler mi bozulacak?
Yeni bir göç dalgası mı kapıda?
Unutmayalım:
Kırılma noktası her zaman büyük bir patlama değildir.
Bazen sessizliğin aniden bozulmasıdır.
Sonuçta yaşananlar sadece sahadaki savaş değil; insanın hafızası ve vicdanının da savaşıdır.
Ben savaşların içinden geçtim. Sözün, fotoğrafın ve tanıklığın ne kadar kutsal olduğunu gördüm. Çünkü tanık olduğunuzda, artık hiçbir sessizlik masum değildir.
Çünkü unutulursa, tekrar eder.
Ve soruyorum:
Gelecek kuşaklar bu topraklarda yaşananları barışın notları olarak mı, yoksa yeni savaşların tutanakları olarak mı okuyacak?
Bu sorunun cevabı bizim hafızamıza, cesaretimize ve hakikate sahip çıkma irademize bağlıdır.
Çünkü unutulursa…
Tekrar eder.









