Erdoğan’ın tayin ettiği “Bakanlar kurulunun” yerine, TBMM’deki tüm partilerin “ortak hükümetinden” söz ettiğim yazılarım, doğal olarak en küçük bir yankı uyandırmadı. Hiç kimse, Türkiye’nin ABD/İsrail peşinde savaşa sürüklenme ihtimaline karşı “ortak hükümet” dışında ne yapılacağına dair hiçbir çözüm de göstermedi.
Yazılarımın yankı uyandıracağı gibi bir beklenti aklımın ucundan bile geçmez. Yazmamın sebebi Türkiye’nin savaşa sürüklenmesini önleyecek çözüm temelinde belki bir tartışmanın yapılmasına bu yazılardan söz edilmeksizin başlanacağı umudumdur.
Ama ne ses var, ne nefes.
Ses ve nefes olmayınca meydan ya ABD ve İsrail’le birlikte “Sünnilik” adına “Şia’ya” ikinci Kerbela yaşatmak isteyenlere ya da ABD ve İsrail’e karşı İran otokrasisiyle dayanışma yanlılarına kalıyor.
Evet, bir de “üçüncü yolu” savunanlar var. Ama bu “üçüncü yol”un somut ifadesinden de eser yok. “Hem ona, hem de buna karşıyız” demenin ötesine geçilemiyor.
Şu çok açık: Eğer Türkiye’nin savaşa aktif biçimde sürüklenmesini önleyecek bir yol gösterilmez ve kitleler bu yolda mobilize edilemezse, bu temelde ittifaklar kurulamaz ve savaşa sürüklenmemiz, binde bir ihtimalle olsa da gerçekleşirse, “hem ona, hem de buna karşı” olmak şeklinde basitleştirilen “üçüncü yolda” yürümek kesinlikle mümkün olmayacaktır.
Kendi başımıza “üçüncü yolda” olduğumuzu ilan etmek, elbette doğru bir politik pozisyon almaktır. Ama bütün mesele bizim dışımızdaki güçleri de “üçüncü yolda” yürümeye çekmektir. Sadece mevcut iktidara muhalif olanları da değil, iktidarı da “üçüncü yolda” yürümeye zorlayacak somutlukta bir pozisyon alamaya ihtiyaç var. “Üçüncü yolda” tek başımıza yürümek bizi felaketin politik ve ahlaki sorumluluğundan kurtarır ama, felaketten kurtaramaz.
Elbette bugün iç cephedeki kavga ve gürültü ortamında, TBMM’deki bütün partilerin ortak hükümetinden söz etme sorumluluğu “üçüncü yolda” tek başına yürüyen DEM Parti’ye ait değil. Aynı zamanda bu “ortak hükümet” çağrısını Erdoğan’a yapmanın da alemi yok. Çağrı daha önce de yazdığım gibi doğrudan doğruya CHP’ye yapılmıştır. CHP şu anda Adalet Bakanının, kaynağı belirsiz, şüpheli tapularıyla uğraşmak yerine, o Adalet Bakanı da içinde mevcut tüm bakanların yer aldığı hükümetin çekilmesini ve Erdoğan’ın TBMM’de bütün partilerin katıldığı “iç cepheyi kuvvetlendirecek” bir ortak hükümet kurmasını talep etsin, böyle bir talebe hiç kimse açıktan karşı çıkamaz.
Erdoğan ya bu talebi kabul etmek zorunda kalır ya da karşı çıktığı zaman, şimdikinden çok daha zayıf bir konuma sürüklenir. Ne kadar zayıflarsa ülkeyi savaşa sürükleyecek karar alması da o ölçüde zorlaşır. CHP de kaldığı yerden Adalet Bakanının şaibeli tapuları da dahil, eleştirdiği her konuda çok daha güçlü kampanyaları ve mitingleri sürdürür. DEM Parti ise “barış ve demokratik toplum sürecinin” ilerletilmesinde daha sağlam konumlara ulaşır.
Bu yazımın da işe yaramayacağını bilsem de, doğru bildiğimi yazma görevimi yerine getirmiş oluyorum. Bundan sonraki yazılarımda artık ortak hükümet hakkında, eğer yeni bir gelişme ortaya çıkmazsa tek satır yazmayacağımı da okurlarımıza duyurmuş olayım.









