Kürt halkının, varlığına dönük her saldırı karşısında birlikte yaşadığı halklar başta olmak üzere diğer tüm halklardan insanları yanında görmek istemesi elbette en tabii hakkı
Raziye Öztürk \ Asrın Hukuk Bürosu
Her düşüncenin, her mücadelenin onu temsil eden sembolleri, sloganları vardır. Bazen çarpıcı, kısa ve öz bir slogan, dünyanın her yerinde insanlar tarafından benimsenebilir ve geniş kitlelerin dikkatini çekebilir. Bir düşünceyi, tepkiyi, talebi ya da ideolojiyi yansıtmanın ve etkili biçimde görünür kılmanın en pratik yollarından biridir bu.
Şüphesiz her mücadelede olduğu gibi Kürt özgürlük mücadelesinin de kendi özgünlüğüne ve felsefesine uygun olarak ürettiği ve evrensel düzeyde yerini bulan birçok sloganı oldu. Dünyanın dört bir yanında haykırılan “Jin Jiyan Azadî” sloganı bunlardan sadece biri.
Bir de benzer bir anlayışı ifade ettiği için benimsenen sloganlar oldu; “Yaşasın Halkların Kardeşliği” gibi. Her ne kadar zaman zaman eşitlik talebini gölgede bıraktığı yönünde eleştiriler yapılsa da özellikle sosyalist anlayış çatısı altında bulunan geniş bir kesim tarafından kabul gördü. Halklar arasındaki dayanışmanın ve eşitliğin yaratımına vurgu yapan bu enternasyonal slogan Türkiye solundan sonra Kürt halkının direndiği her alanda da ifadesini buldu.
Kürt Özgürlük Hareketinin bu sloganı benimsemesi noktasında hiçbir tereddüt yaşanmamıştı. Nitekim 78’lerde Öcalan liderliğinde başlatılan Kürt ulusal mücadelesinde Türk yol arkadaşları Haki Karer ve Kemal Pir kurucu olarak yer almış ve bu mücadele içerisinde şehit düşmüşlerdi. 52 yıllık mücadele sürecinde ulus devlet amacından vazgeçilmesi gibi paradigmatik değişimler yaşandı. Ancak Kürt uluslaşmasının ve Kürt birliğinin gerçekleşmesi zemininde tüm halklarla ortak yaşamın evrensel düzeyde inşası düşüncesinden hiçbir zaman vazgeçilmedi.
Kürt uluslaşması; kendinden kaçan, kendine yabancılaşan Kürdün “xwebûn (kendi)” olma inşasıdır. Bu; varlığına, diline, kültürüne, iradesine sahip çıkan, öz savunmasını yaratan, hakkını arayan, özgür yaşamı inşa etmeye çalışan bilinçli Kürtlüktür. Öcalan her yazınsal çalışmasında ve konuşmasında “hayatım boyunca kendinden kaçan Kürdün, kaçış halinde olan Kürdün peşinde oldum, onu nasıl durdurur ve bununla yüzleştiririm diye düşündüm” diyordu. Öyle ki uzun yıllar sonra, 2025 Eylül ayında yapmış olduğumuz ilk avukat görüşmesinde bize “Kürt kimliğine sahip bir avukat olarak kendiniz olabildiniz mi, ne kadar kendinizsiniz?” diye sorarak bunun izini sürmeye devam etti.
Öcalan liderliğindeki Kürt özgürlük hareketinin dört parçaya bölünmüş Kürdistan’da birliğin nasıl sağlanabileceğine yönelik çabaları ise en temel çalışmalardan biri oldu. Burada çabasına girişilen sadece belirli grupların, partilerin veyahut belirli kesimlerin oluşturduğu dar bir birlik anlayışı değil şüphesiz. Aksine ortak bir siyasi iradenin oluşturulması gayesinde olan ve tüm Kürtleri kapsayan bir birlik anlayışıdır. Bu birlik perspektifinde; Kürt dilinin, tarihinin ve kültürünün kurumsal bir düzeye kavuşturulması, eğitimin ve ekonomisinin geliştirilmesi, öz savunmaya dair çözüm önerilerinin üretilmesi ve bu doğrultuda mücadelenin büyütülmesi amaçlanmaktadır. Bu kapsamda Bakûr’da yer alan parti ve sivil toplum yapılarının çağrısı ve öncülüğünde çeşitli zaman ve tarihlerde birlik konferansları düzenlendiği de basına yansıdı. Uzun yıllardır sürdürülen çalışmalar neticesinde birlik ruhunun bu denli güçlü bir yansıma bulmasının pozitif etkisi ise yadsınamayacak derecede büyük oldu.
Mücadelenin evrensel boyutta inşasına gelindiğinde ise; dünyada ezilen ve sömürülen halkların devrimci mücadelelerinden ilham alan Kürt özgürlük hareketi ve önderliği, mücadelenin evrensel boyutta yürütülmesi hâlinde başarıya ulaşabileceği tespitini yaptı ve bu çerçevede bir ideolojik hat oluşturdu. Nitekim özelde Kürtlerin, genelde ise sömürülen ve ezilen tüm halkların yaşadığı trajediler mücadelenin, esas olarak kapitalizme dayalı sistem ve onun ürettiği yapılara karşı verilmesi gerektiğini açıkça ortaya koyuyor. Kaldı ki çok kültürlü bir coğrafyada birlikte nasıl yaşanabileceğinin yolunu yöntemini arayan bir anlayışın evrensel boyutta olması işin doğası gereğidir.
Yalnızca “Kürt uluslaşması, Kürt Birliği ve evrensellik” boyutlarıyla kısaca özetlemeye çalıştığım bu çaba ve mücadele 52 yıldır Halkların Kardeşliği ekseninde sürdürülüyor. Yarım asrı aşan mücadele tarihi boyunca Kürt özgürlük hareketine ve önderliğine karşı fiziksel yönelim ve müdahaleler oldu. Bu yönelim, yalnız fiziki mevcudiyeti değil Öcalan fikriyatını da hedef alacak şekilde özel savaş yöntemlerini de içeriyordu.
Ancak özellikle 6 Ocak’ta Rojava’ya yönelik saldırının başlaması ile birlikte, adeta tüm tuşlara basılmışçasına özel savaş yöntemleri kullanılarak algı yaratma çabalarının arttığına sıkça tanık oluyoruz. Etkisizleştirme ve tasfiye gayesi ile hem Öcalan’ın hem de Kürt özgürlük hareketinin ortaya koyduğu her üretim ve söylem bağlamından koparılarak hedef hâline getiriliyor. Yandaş medya bu yöntemde belirleyici bir rol oynarken, Kürt ve muhalif medya sansüre maruz bırakılarak algı oyunlarına alan açmaya çalışılıyor.
Şüphesiz ki her özel savaş yöntemi ve söylemi başlı başına ayrı bir yazının konusu. Ancak özellikle birlik ruhunun güçlü bir yansımasını bulduğu böylesi bir süreçte çarpıtılmaya çalışılan “Halkların Kardeşliği” anlayışına dair söz kurmak ve arkasındaki düşünsel zemini hatırlatmak öncelikli hale geliyor.
Kürt halkının, varlığına dönük her saldırı karşısında birlikte yaşadığı halklar başta olmak üzere diğer tüm halklardan insanları yanında görmek istemesi elbette en tabii hakkı. Bu beklentinin yeterli düzeyde karşılık bulmaması ve karşılık bulmamakla kalmayıp milliyetçi söylemlerle karşıt bir pozisyon alınmasının yarattığı öfke ve kırılma ise anlaşılırdır. Ancak bu öfkenin muhatabının halklar değil savaştan, şiddetten ve ranttan beslenen zihniyeti temsil edenler olduğu unutulmamalıdır. Öyle ki Kürtler tarihin hiçbir döneminde başka halkları hedef alan bir politikanın sahibi olmamıştır. Ne Qazi Muhammed Azerileri ne de Mele Mistefa Barzani Arapları hedef almıştır. Tam tersine diğer halkları da gözeten ilke ve anlayışlar ortaya koymuşlardır. Öcalan da bu ilke ve anlayışa karşılık gelen bir çerçevede, gerçekliğe uygun politikalar üretmiştir.
Sembolik bir tabutun üzerine “Halkların Kardeşliği” yazılarak eylem alanında gezdirilmesi, mitinglerde, sosyal medya paylaşımlarında bu fikriyatı hedef alan içeriklerin dolaşıma sokulması, şovenizm dalgasını büyütmekten, esas sorumluların üstünü örtmekten ve halklar arasında oluşan derin kutuplaşmayı daha da arttırmaktan başka bir işe yaramayacaktır. Rojava özelinde bakıldığında şu soruyu sormak gerekiyor; Kürtlere dönük güncellenen komplonun müsebbibi diğer halklar mıdır yoksa Kürtleri soykırım ile tehdit eden HTŞ ve arkasındaki uluslararası aktörler midir? Tam bu noktada halkın soykırım karşısındaki öfkesinin manipüle edilerek, başka hedeflere ve aktörlere yönlendirilmeye çalışıldığı, oluşan güçlü birlik görüntüsünün iç tartışmalarla parçalanması çabasına girildiğinin bilincinde olunmalıdır.
Tam da bu manipülasyon zemini, mücadelenin gerçek niteliğini doğru tanımlamayı daha da yaşamsal kılmaktadır. Evrensel karakteri göz ardı edilerek atılacak her adım mücadeleyi dar alana sıkıştıracak ve yalnızlaştıracaktır. Oysa dünyanın dört bir yanında gerçekleştirilen eylemselliklerde hem küresel bir karakter taşıyan Rojava’ya ses veriliyor hem de orada yaşayan halkların sesini yükseltmesi çağrısı yapılıyor. Halkların, içinde yaşadıkları ulus devletlere baskı kurmaları ve bu haklı mücadeleye katılmaları isteniyor. Çünkü kardeş olduklarımız bizi soykırıma sürükleyenler, varlığımızı tanımayanlar değil, aynı yolu yürüdüklerimiz ve farklı uluslardan da olsak aynı zihniyeti, aynı duyguyu paylaştıklarımızdır.









