Gazeteci-yazar Pakrat Estukyan ile Barış ve Demokratik Toplum sürecini konuştuk
- Meşrutiyetin ilanından başlayarak bu gözlemi yapmak mümkündür. Hiçbir zaman büyük çoğunluk eşit yurttaşlık fikrini benimsememiştir. Tam tersine ayrıcalıklı bir konumda olma düşüncesi her zaman iyi gelmiştir
- 200-300 yıl önce emperyalizm nasıl ülkeleri sömürgeleştirerek doğal kaynaklarına konmak istiyorduysa bugün de aynı şekilde. Değişen bir unsura rastlamıyoruz. Artık gizli kapaklı da yapmıyorlar, bir kılıf uydurmaya da çalışmıyorlar
- Barış kelimesi zaten büyülü bir kelime ve hepimizin üzerinde mutabık kaldığı bir kelime. Ama bu büyülü kelimenin sahte bir efsun olmasını engellemek için çok somut yaklaşımlara ihtiyaç var. O somut yaklaşımları maalesef henüz kimse göremiyor
Şirin Bayık
Türkiye’de devam eden Barış ve Demokratik Toplum süreci, yalnızca Kürt meselesini değil, ülkedeki tüm etnik ve dinsel azınlıkların geleceğini de yakından ilgilendiriyor. Gazeteci-yazar Pakrat Estukyan, bu sürecin azınlıklar açısından nasıl okunduğunu, eşit yurttaşlık fikrine neden hala temkinli yaklaşıldığını ve Suriye sahasındaki gelişmelerin Türkiye’deki barış iklimini nasıl etkileyebileceğine ilişkin gazetemize konuştu.
Pakrat Estukyan, “Türkiye’deki etnik, dinsel azınlıklar, Türkiye’nin genelini ilgilendiren konularda nasıl etkileniyorsa bu barış sürecinden de öyle etkileniyor. Onlar için ekstra bir farklılık söz konusu değil. Barış tabi ki herkes için iyi bir şey. Dolayısıyla Türkiye’deki etnik azınlıklar da bu meseleye genel bir kabulle yaklaşmaktadır. Bu bahsettiğimiz şey genel bir kabul. Oturup da ‘bundan ne çıkar’ diyerek değerlendirilen, analiz edilen bir şey değil” diyerek sürecin azınlıklar için anlamını değerlendirdi.
‘Eşit yurttaşlık bu topraklarda hiç içselleştirilmedi’
Eşit yurttaşlık kavramının bir hayli önem kazandığı bu sürece ilişkin Pakrat Estukyan, “Düşünce itibariyle evet bu süreç azınlıklar için bir fırsat olabilir ama uygulama konusunda azınlıklar bir hayli sütten ağzı yanmış durumda” şeklinde konuştu. Pakrat Estukyan, bunun nedenini ise tarihsel nedenlerle aktardı: “Türkiye büyük toplumu, Türkiye’deki insanların özellikle de Müslümanların çoğunluğu Müslüman olmaktan veya Türk etnisitesine ait olmaktan ötürü bir ayrıcalık sahibi olma fikrini çok benimsemiştir. Bu yüzden de eşit yurttaşlık kavramı her defasında bu gruplar tarafından temkinli karşılanmıştır. Meşrutiyetin ilanından başlayarak bu gözlemi yapmak mümkündür. Hiçbir zaman büyük çoğunluk eşit yurttaşlık fikrini benimsememiştir. Tam tersine ayrıcalıklı bir konumda olma düşüncesi her zaman iyi gelmiştir. Örneğin eşit yurttaşlığı ima ettiği zaman buna gösterilen çok veciz bir ifade var: Ne yani bundan sonra gavura gavur demeyecek miyiz? İnsanların bir kısmına ‘gavur’ demek bir ayrıcalık olarak görülmüştür, kendilerine verilen bir hak olarak görülmüştür. Bu bütün bir devlet sistemi işleyişine de etkisini gösteren bir durum. Örneğin, “‘gavurlar’ daha çok vergi vermelidir, ‘gavurlar’ memleket yönetiminde söz sahibi olmamalı, bütün bunlar bizim işlerimiz, ‘gavurlar’ hizmet sektöründe bize hizmet etmekle yetkili olsunlar bu kadarı yeter’” diyen zihniyet toplum nezdinde de kabul görmüştür. Bütün bir Osmanlı İmparatorluğu tarihi boyunca. Bugün de bu anlayıştan sıyrılabildiğimizi söylemek o kadar da mümkün değil. Bu zihniyet toplumun bilinçaltına kazınmıştır. İnsanlar genel olarak bundan hoşnut olmaktadırlar.”
‘Sorun niyet değil, güven ve uygulama’
Eşit yurttaşlık adına somut adımların atılmadığını belirten Pakrat Estukyan, bunun süreci de olumsuz anlamda etkilediğini söyleyerek güven inşasının oluşmadığına dikkat çekti: “Bütün bunların hayata geçirilmesi için öncelikle güvenilir şeyler olduğuna dair bir kabul oluşturmak gerekiyor. Henüz öyle bir kabul oluşmadı. Herkes bu işin nereye kadar yürüyeceği, arka planında hangi siyasi çıkarların olabileceği ihtimalini de düşünüyor. Bunlar çok ciddi tartışmalar. Çünkü ‘hükümetin, ömrünü uzatmak için mi, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a bir daha aday olabilme yolunu açabilmek için mi bunlar yapılıyor?’ sorusunun cevabı birçok insanda henüz netleşmiş değil. Birçok insan bu şüphede hala. Nitekim böyle bir süreç genel itibariyle bir demokratikleşmeyi gerektirirken o yönde pek bir adım görmüyoruz. Bu da tüm bunların tartışmalı hale gelmesine yol açıyor. İlkesel olarak barış fikri kabul edilmesi gereken bir fikirdir. Barışa karşı durmak anlamsızdır. Herkes silahların susmasını, gömülmesini, yakılmasını alkışlayabilir ama insanlar bunun arkasında bir zihniyet değişikliği görme ihtiyacında ama o değişiklik yok.”
‘Militarist dil sürdükçe barış inandırıcı olmaz’
Öte yandan Demokratik Suriye Güçleri’ne (QSD) yönelik tehditlerin devam ettiğini hatırlatan Pakrat Estukyan, bu yaklaşımın barış söylemiyle çeliştiğini belirtti: “Halen SDG’ye dönük çok ciddi tehditler sürüyor. ‘Müdahale ederiz, SDG kendini lağvetsin’ deniliyor. ‘Niye lağvetsin?’in cevabı yine kendi meşrebince üretiliyor ve ‘O bir terör örgütüdür’ deniliyor. ‘İyi de senden başka kimse terör örgütü demiyor’ dediğimizde verilen cevaplar hiç de tatmin etmiyor. Buna verilen bir cevap yok. ‘Biz öyle kabul ettik, öyledir’ deniyor. Medya da bunu kabul etmiş gibi konuşuyor. Bütün bunlar da barış sürecinin ne menen bir şey olacağına dair herkesin aklında soru işaretleri oluşturuyor. Bir temkinlilik söz konusu çünkü o militarist tutum devam ediyor.
‘Suriye’de azınlıklar ciddi tehdit altında’
Suriye’de HTŞ’nin ve geçici yönetimin yapısına da değinen Pakrat Estukyan, bu yapının homojen olmadığını vurguladı. “Şu an Suriye’de yönetimi temsil eden HTŞ, monoblok bir yapı değil” diyen Pakrat Estukyan, “İçerisinde pek çok cihatçı fraksiyonu barındırıyor. Bunların başındaki ve Suriye’nin geçici Cumhurbaşkanı olarak ilan edilen Colani de bir süre önce batının terörist listesindeydi ve başına ödül konmuş bir isimdi. Ama görüyoruz ki şu anda küresel oyun kurucular yani ABD ve AB ülkeleri olan neo-liberalist sistemin temsilcileri, bunlara Türkiye’yi de dahil etmek lazım, Colani’yi artık legalleştirdiler. Ama Colani’nin iktidarı altındaki gruplar, monoblok ve Colani ne derse onu yapmaya teşne yapılar değil. Bu yüzden de Aleviler, Dürziler, Hristiyanlar kendilerini zaman zaman çok ciddi tehdit altında görüyorlar. Bunlara yönelik uygulamalar ise batı tarafından ‘eski rejimin devamları var, onlar kışkırtıcılık yapıyor’ diye sunuluyor. Bu işin içinde medya kuşatması da var. Batı ve Türkiye medyası Colani aşkıyla Alevilere veya Hristiyanlara yönelik tehditleri görmezden geliyor. Daha kötüsü onları İsrail’in kışkırttığı, İsrail ajanlarının bu konuda hareket ettiği gibi bir algı Türkiye’de de pompalanıyor. Kısacası bu plan daha çok su kaldırır” diye konuştu.
‘Emperyalizmin derdi demokrasi değil, kaynaklar’
Bölgeye yön veren küresel güçlerin temel motivasyonunun doğal kaynaklar olduğunu açıkça dile getiren Pakrat Estukyan, “Burada en önemli faktör bu ülkelerin doğal kaynaklarıdır. Artık bunu gizleme ihtiyacı da duymuyorlar. Açık açık ‘değerli elementler’ diyorlar ve bu taleplerini çok açık dile getiriyorlar. Yani emperyalizm neredeyse 200 sene önceki kıyafetine büründü. 200-300 yıl önce emperyalizm nasıl ülkeleri sömürgeleştirerek doğal kaynaklarına konmak istiyorduysa bugün de aynı şekilde. Değişen bir unsura rastlamıyoruz. Artık gizli kapaklı da yapmıyorlar, bir kılıf uydurmaya da çalışmıyorlar. ‘Biz oraya demokrasi getirdik’ gibi saçma sapan bahaneleri vardı eskiden, şimdi o bahane de dillendirilmiyor. Kimsenin umurunda da değil oraya demokrasinin gelip gelmemesi. Daha düne kadar Esed’e karşı tüm tepkilerini ‘diktatör Esed’i devirmek’ olarak kurgulamışlardı. Esed diktatördü ama dertleri o değildi. Kendilerinin iş tuttuğu bir sürü diktatör vardı. Ama onlar İsrail’in ekmeğine biraz daha yağ sürmek adına İsrail’e engel olan Esed’i tasfiye etmeyi tercih ettiler” dedi.
‘Suriye’ye askeri müdahale barış sürecini bitirir’
Suriye’de olası bir askeri müdahalenin Türkiye’deki barış sürecini doğrudan etkileyeceğini vurgulayan Pakrat Estukyan, “Örneğin Türkiye, ‘Biz SDG ile 10 Mart Mutabakatı yapmıştık. Ona göre SDG fiilen Suriye Ordusu’na katılacaktı. Bunu yapmadığına göre biz müdahale edeceğiz’ dediği anda Türkiye’de yürürlükte olan barış süreci de çok ağır bir darbe alır. Türk Silahlı Kuvvetleri Suriye’de böyle bir müdahaleye girişirse barıştan konuşamayız. Çünkü hiçbir şey birbirinden bağımsız değil” diyerek Suriye’deki gelişmelerin doğrudan Türkiye’yi etkilediğini dile getirdi.
Azınlıklar için Rojava Anayasası
Pakrat Estukyan son olarak iyice kırılgan olan azınlık gruplar için yeni bir siyasal hat tartışmasında Rojava Anayasası’nı önemli bir örnek olarak göstererek, “Bu konuda çok değerli bir örnek bir belge var elimizde. Dinci çevreler mütemadiyen Medine Sözleşmesi derler ya o Medine Sözleşmesi’nin çok ileri bir söylemi olarak Rojava Anayasası vardır. Ancak Rojava Anayasası bile uygulamaya geçildiği zaman sıkıntılarla karşılaşılabiliyor. Yani söylemler farklı uygulamalar farklı olabiliyor. Bu ihtimali gözden kaçırmamak gerekiyor” dedi.
‘Barış büyülü bir kelime ama içi doldurulmalı’
Pakrat Estukyan, devamında ise sözlerini net bir uyarıyla tamamladı: “Barış kelimesi zaten büyülü bir kelime ve hepimizin üzerinde mutabık kaldığı bir kelime. Ama bu büyülü kelimenin sahte bir efsun olmasını engellemek için çok somut yaklaşımlara ihtiyaç var. O somut yaklaşımları maalesef henüz kimse göremiyor. Niyetler önemli. Eğer başka davranışlarınız bununla çelişiyorsa bu konuda söyleyeceğiniz sözlerin de inandırıcılığı da kalmıyor anlamına geliyor. Şimdi de böyle bir durum içerisindeyiz. Tabii ki bundan net siyasetle çıkılabilir. İnsanlar ne beklediğini, ne istediklerini çok net müzakere masasına koyabilmeli.”









