TC yönetimi, medyası aksini iddia etse de son yirmi günde maskesi düşen, deşifre olan, siyaseten çöken taraf kendileri olmuştur. Bugün itibariyle dost düşman herkes Türk devletinin Kürt soykırımının sürdürülmesinde başat güç olduğunu görmüştür
Ali Sinemilli
Halep’ten sonra HTŞ’nin yönünü doğu’ya veren TC’nin hesabı QSD’nin Tabqa ya da Rakka’da bir direniş hattı örmesi, burada çatışmaya girmesiydi. QSD bu hatta savaşa girip ‘HTŞ’ ile çatışsa TC bulduğu ilk fırsatta Rojava’ya saldıracak, dört cepheden saldırı altına alınan Özerk Yönetim nefessiz bırakılarak teslim alınmaya çalışılacaktı. Türk genelkurmay heyetinin Halep’te daha savaş devam ederken sınıra gelmesi, sınır birliklerini kontrolü bu kapsamdaydı. AKP-MHP sözcülerinin beyanları, iktidar medyasının kullandığı dil böyle bir planın olduğunu gösteriyordu. Onlara göre kısa zamanda Rojava- Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi diye bir yer kalmayacaktı.
‘HTŞ saldırırsa biz her türlü desteği veririz’ söylemi bu manada söyleniyordu. Bu beyan sadece HTŞ’ye paralı asker, cephane desteğinden ibaret değildi. Daha çok HTŞ’yi batıdan harekete geçirdikten sonra ‘Suriye’de savaş var, ulusal güvenliğimiz tehdit altında’ denilerek buraya müdahale etme, Rojava’yı ortadan kaldırma hesabıydı.
Türk devlet aklına göre QSD Fırat hattında oyalanacak, buralarda savaşı geliştirecek onlar da on yıldır bekledikleri zamanın geldiğini düşünerek Rojava’yı darbeleyecekti.
Fakat, görüldüğü üzere, gelişmeler TC’nin beklediği gibi olmadı. QSD stratejik bir kararla buralardan çekildi ve Kürtlerin çoğunlukta olduğu bölgelerde bir savunma hattı oluşturdu. Bu anlamıyla sürecin daha başında QSD’nin attığı adımla, Kürt halkının baş düşmanı olmakla övünen TC’nin planlarını boşa düşürdüğünü söylemek mümkündür.
Kuşkusuz saldırılar sadece Fırat hattı ile sınırlı kalmamıştır. Gerek Cezire bölgesinde gerekse de Kobanê’de QSD’nin oluşturduğu savunma hatlarını kırmaya dönük saldırılar sürmüştür. Bu saldırılar HTŞ görünümlü olsa da TC tarafından organize edilen, bizzat yönetilen saldırılar olmuştur. Fakat burada durum değişmiştir. QSD’nin Rakka- Derezor bölgelerinden çekilmesini kendilerinin zaferi sananlar, böyle yansıtmak isteyenler, Cezire- Kobanê hattında gelişen direniş karşısında şaşkına dönmüş, adım atamaz hale gelmişlerdir.
Dikkat edilirse, buralarda ilanı yapılan ateşkese rağmen HTŞ çetelerinin saldırıları durmamıştır. Hemen her yerde ‘zayıf bir halka bulabilir miyiz, psikolojik üstünlüğü ele geçirebilir miyiz’ diye günübirlik olarak gelişen saldırılar söz konusudur. Tüm bu saldırıların QSD öncülüğündeki halk seferberliğine çarpıp döndüğü aşikardır.
Çeteler bu saldırılarıyla sonuç alabilse mevcut ateşkesin olmayacağı, HTŞ’nin bunu kabul etmeyeceği anlaşılmaktadır. Aslında görüntüde de olsa ateşkesi kabul etmeleri savaş cephesinde yaşanan hezimeti kamufle etme amacından ileri gelmektedir. Bir yandan ateşkes var deyip diğer yandan sivil halkın yaşadığı köylere dönük aralıksız saldırılar gerçekleştirmeleri, katliamlar yapmaları bunun göstergesidir. Nerede bir boşluk bulunursa oraya yüklenecekleri, orası üzerinden direnişi kırmak isteyecekleri görülmektedir. Fakat şimdiye dek bunu başaramadıkları da kesindir.
Dolayısıyla, sahada TC’nin günlerdir propaganda ettiği gibi bir durum söz konusu değildir. Türk devlet aklının büyük uğraşına rağmen Rojava devriminin iradesi kırılamamış, Kürt aklı burada baskın çıkmıştır. Kürtler adına, halkların demokratik birliği adına siyaset yapanlar bir tercihte bulunmuş, savaşı nerede vereceklerini deklare etmişlerdir. İşte! QSD Komutanı son yaptığı röportajda ‘son ferdimize kadar savaşacağız, kazanımlarımızı koruyacağız’ demiştir. Yediden yetmişe Rojava halkı Önder Apo’nun ‘Rojava kırmızıçizgimdir’ perspektifi temelinde direniş kararı almıştır.
Bu manada birilerinin empoze etmeye çalıştığı gibi sürecin sonunda değil başındayız. Daha yürünecek çok fazla yol vardır. Yürütülecek büyük bir mücadele vardır.
Elbette bu dönemde takdire şayan bir diğer gelişme de Kürt halkının gösterdiği ulusal tutumdur. Kürt halkı tarihte belki de ilk defa bu düzeyde birlik ve beraberlik görüntüsü vermektedir. Bu birliğinin, oluşan ulusal ruhun siyasal çevreleri de adım atmaya zorladığı, tutum sahibi kıldığı görülmektedir. Başlatılan seferberliğe kısa zamanda Bakur, Başur, Rojhilat halkının akın akın katıldığı aşikârdır. Başta Kürt halkı olmak üzere Rojava’da yaşayan Ermeni, Süryani, Arap halkları direniş dışında bir yolu kabul etmeyeceklerini, direnerek özgür bir yaşamı inşa edeceklerini haykırmışlardır. Tüm bunlar ayrıca değerlendirilmeyi hak etmektedir.
TC yönetimi, medyası aksini iddia etse de son yirmi günde maskesi düşen, deşifre olan, siyaseten çöken taraf kendileri olmuştur. Bugün itibariyle dost düşman herkes Türk devletinin Kürt soykırımının sürdürülmesinde başat güç olduğunu görmüştür. İktidar sözcüleri canhıraş bir biçimde hakikatin böyle olmadığını anlatmak isteseler de inandırıcılıkları kalmamıştır. Her geçen gün daha fazla soykırımcı yüzü deşifre olan ve yalnızlaşan bir TC gerçeği söz konusudur.
Buna karşın Kürtlerin kendi arasında kurdukları birlik her gün daha fazla büyümekte, evrenselleşmekte, Kürt kadın savaşçılara yönelik gelişen saldırılara verilen tepkilerde de görüldüğü üzere sınır tanımaz bir hızla yayılmaktadır.
Görünen o ki, 2014’te Kobanê’de DAİŞ’i yenerek insanlığa yeni bir dünyanın mümkün olduğu mesajını verenler, bugün o yeni dünyayı inşa etmenin öz güveniyle bir kez daha sömürgeci soykırımcı düşmana hak ettiği cevabı verecekler, devrimi ilelebet kalıcı kılacaklar.









