Yaklaşık bir buçuk yıldır sürdürülen ‘Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nde yeni bir aşamaya geçilmiştir. Konuyla ilgili iki önemli gelişme yaşanmıştır. İlk olarak Kürt Halk Önderi Sayın Öcalan ile DEM Parti İmralı Heyeti görüşmüş, bu görüşmeye dair Mithat Sancar tarafından İlke TV’de açıklamalar yapılmıştır. Ardından Meclis Komisyonu’nun hazırladığı ve DEM Parti’nin de onayladığı rapor kamuoyuna sunulmuştur.
Toplumun geniş kesimlerini ilgilendiren bu rapor, haklı beklentileri olan çevreler tarafından çok yönlü biçimde tartışılmaktadır.
Rapor; beklentileri karşılamadığı, dinlenen kesimlerin görüşlerinin dikkate alınmadığı ve devletin, çözümsüzlük kaynağı olan yaklaşımını dayattığı noktalarında eleştirilmektedir. Raporun bu sorunlu özellikleri taşıyacağı, süreci takip eden herkesin ortak kaygısıydı. Dolayısıyla bu eleştiriler şaşırtıcı değildir. Ancak tartışmaların yalnızca rapor metni esas alınarak yürütülmesi önemli bir eksikliktir. Sağlıklı bir değerlendirme için Sayın Öcalan’ın sürece dair yaptığı açıklamalarla birlikte ele alınması gerekmektedir. Ancak bu şekilde bütünlüklü ve doğru bir tartışma yürütülebilir.
Sayın Öcalan, sürecin bu yeni aşamasını “demokratik entegrasyon aşamasına giriş” olarak tanımlanmaktadır. Bu tanım, mevcut durumun niteliğini ve ulaşılmak istenen hedefi ifade etmektedir.
Yine Sayın Öcalan’ın “Entegrasyon ancak demokratik cumhuriyetle mümkündür… Ve bu, Kürtsüz olmaz.” ifadesi de önemlidir. Burada, Kürtlerin ve ulusal- demokratik haklarının varlığının kabul edilmesinin zorunluluğu, entegrasyonun asimilasyon anlamına gelmediği, eşit yurttaşlık temelinde, demokratik bir cumhuriyet içinde ortak yaşamı ifade ettiği açıkça ortaya konmaktadır.
Aynı şekilde Sayın Öcalan, “Kimlikler özgür olacak, inançlar özgür olacak, aidiyet ve mensubiyet özgür olacak” belirlemeleriyle de süreci nasıl tanımladığını, net bir biçimde ifade etmektedir.
Durumu doğru değerlendirebilmek için yaşanan siyasal koşullara da bakmak gerekiyor.
Söz konusu süreç, bütün demokratik değerlerin ayaklar altına alındığı, yasaların uygulanmadığı, Alevilere, hak arayan işçilere, özgürlük isteyen öğrencilere, adil ve eşit bir düzen istedikleri için ESP’li sosyalistlere, muhalefet ettikleri için CHP’ye saldırıların devam ettiği koşullarda bu rapor düzenlenmiştir. Bu koşullarda ve bu zihniyeti savunanların hakim olduğu bir komisyonda düzenlenen bu raporda, demokratik taleplere dair güçlü ifadeler bulmak mümkün olmamıştır.
Komisyonunun raporu, içinde bulunulan siyasal koşullarla ve Sayın Öcalan’ın görüşleriyle birlikte ele alındığında ortaya çıkan tablo şudur; Bir yanda Sayın Öcalan’ın sunduğu çözümün somut programı, diğer yanda “sorunlu, eksik ve muğlak” bir rapor.
Bu durumda toplumların ve ezilenlerin yaşamsal ihtiyacı ve talebi olan barışı ve demokratikleşmeyi, belirtilen baskıları yapan devletten beklemenin gerçekçi olmayacağı açıktır. Aynı şekilde demokratikleşmenin raporda Ezop diliyle ifade edilmeye çalışılan palyatif önerilerle de olmayacağı, çözümün daha radikal bir demokratikleşme perspektifi gerektirdiği de nettir. Devlet yapısının böylesine sistem değiştirici bir özelliğinin olmadığı da ortadadır.
Bu durum, bir yandan eski ve statükocu yapının direncini diğer yandan yeni bir siyasal-toplumsal düzenin doğma çabasını, aynı anda ortaya çıkartmaktadır. Raporun eleştirel olması, yaşanan bu özel an’ın sancılarının ifadesi olarak görülmelidir.
Ayrıca bu süreç, tamamlanmış bir süreç değildir. Aksine aşamaları olan, uzun soluklu bir yürüyüştür. Dolayısıyla bu sürecin ilk aşamasında yazılan raporu, nihai çözümmüş gibi ele almak isabetli değildir. Bu durum, ressamın henüz taslağını çizdiği bir insan portresine bakıp “kolları yok, ayakları çizilmemiş” demeye benzemektedir.
Halbuki sürecin yeni bir aşamasına girilmektedir. Burada yapılan gayet nettir ve rasyonel olandır. Barışın ve demokratik toplumun inşası için öncelikle çatışma ortamının sona ermesi, barışın gerçekleşmesi gerekiyordu. Bu raporla barışa doğru önemli bir adım atılmıştır. Demokratikleşme ise önümüzdeki dönemin temel mücadele konusudur. Kürtler, ulus olmaktan doğan haklarından vazgeçmiş değillerdir. Ancak bu hak mücadelesinin yöntemi değişmekte, silahlı mücadele yerine demokratik ve siyasal mücadele yöntemleri esas alınmaktadır. Müzakere de bu amaçla değerlendirilmesi gereken bir araçtır. Bu değişimle, mücadele sona ermemekte, biçimsel bir dönüşüm geçirmektedir.
Tam burada mevcut raporu ihtiyaca uygun bir düzeye taşımak görevi ve bunun için demokrasi isteyen herkesle birlikte, mücadeleyi yükseltme sorumluluğu ortaya çıkmaktadır.
Sonuç olarak, raporda anlaşılması gereken, devletin soruna yaklaşımında köklü bir zihniyet dönüşümü henüz gerçekleşmiş değildir. Mevcut siyasal zeminin sınırları, demokrasiyi dışarıda tutmaktadır.
Bu nedenle raporu nihai bir çözüm belgesi olarak görmek yerine, demokratikleşme yönünde ilerlemenin bir zemini ve ancak toplumsal mücadeleyle derinleşebilecek bir başlangıç olarak değerlendirmek daha tutarlı olacaktır.









