KONGRA-GEL Eşbaşkanı Remzi Kartal ile Suriye’deki son saldırıları, süreci ve Ankara’nın tutumunu konuştuk:
Rojava büyük bir devrim ve bütün dünya kamuoyuna mal oldu. Fırat’ın doğusuna yönelik bir saldırının başarı şansı yok. Bu süreçte Türk devletinin Rojava’ya dönük saldırıları Kürt sorunu ile ilgili büyük bir sınavdır
Nezahat Doğan
Bölgede ve Ortadoğu’da hegemonik güçlerin savaş, şiddet ve saldırılar üzerinden yeniden güç paylaşımı hesapları yaptığı gerilimli ve kırılgan bir dönemden geçiyoruz. Türkiye’de tarihi bir fırsat olarak görülen süreç, Halep ve Rojava’da saldırılarla test ediliyor. Süreci baltalama ve yeni bir savaşın fitilini ateşleme potansiyeli taşıyan son gelişmeler, Kürt kamuoyunda ciddi bir öfkeye yol açarken, ulusal birlik ruhu da giderek yükseliyor. Türkiye cephesinde ise özel savaş diline Kürt karşıtlığı ve ırkçılık eşlik ederken, Ankara, Kürtlerin sevincine üzülen, üzüntüsüne sevinen bir görüntü veriyor.
Peki, DSG’nin bazı bölgelerden geri çekilmesi askeri, siyasi, diplomatik, stratejik olarak hangi planları bozuyor? Türkiye değişimin kaçınılmaz olduğu dönemde Kürtleri kaybetmeyi göze alabilir mi? Suriye’de Kürtlerle barışmadan Türkiye’deki Kürtler kazanılabilir mi? Şara ile sarılanlar neden Mazlum Abdi ile bir masada oturamıyor? Halep’te güç kullananlar neyi hedefliyor, ne planlanıyor? Türkiye’deki savaş dili sürdürülürse süreç nereye evrilir? Halep’teki saldırı güvensiz olan toplumda nasıl bir kırılma yarattı? Tüm bu başlıkları, süreci ve saldırıları KONGRA-GEL Eşbaşkanı Remzi Kartal ile konuştuk…
- Halep’te Kürt mahallelerine saldırı ile Kürtler bir kez daha hedefe mi kondu? Halep’te nasıl bir hesap yapıldı?
Halep’teki tabloyu anlamak için saldırıdan önceki durumu bilmek gerekiyor. 10 Mart Mutabakatı ile bir çerçeve oluşturuldu ve taraflar anlaştılar. 1 Nisan’da başta Halep’i de kapsayan yeni bir anlaşma oldu. Şêxmeqsûd ve Eşrefiyê mahallelerindeki DSG güçleri o anlaşma gereğince çekildi. Geriye sadece toplumun günlük yaşamdaki güvenliği, toplumsal hizmetler ve benzer çalışmaları yapacak az sayıda asayiş gücü kaldı.
- 10 Mart Mutabakatı’ndan sonra 1 Nisan kararı bununla mı bağlantılıydı?
Evet… 1 Nisan’da bu temelde anlaşıldı. Bütün bunlara rağmen Şêxmeqsûd ve Eşrefiyê’ye tank, top ve hava gücü, Türkiye’nin verdiği SİHA’lar, İHA’lar ve dronlar ile büyük bir saldırı yapıldı. Karşı tarafta askeri güç yoktu. Bu tablo oradaki halk üzerinde çok ciddi bir tehditti. Yerel yönetimlerin, Özerk Yönetim’in orada bir askeri hesabı ve bir savunma gücü olmadığı için saldırılarda birçok sivil katledildi. Katledilmiş bir kadın balkondan aşağı atıldı, bütün dünya medyası gördü.
- Amaç neydi?
Amaç sadece öldürmek değil, vahşet ve korkutmaktı. Böyle bir saldırı yaşanırken Şam’da Avrupa Birliği Komisyonu Başkanı, Şam geçici yönetimiyle görüştü. Ardından da Almanya ile görüşmeler olacak. Bütün dünya bunları izliyor. Paris’te Amerika, İsrail ve Şam heyetleri görüşme yaptılar. Yan odada da Hakan Fidan görüşmeyi izledi. Hemen onun peşinden saldırılar başladı ve bu süreçte de Avrupa Birliği ziyareti oldu.
- Amerika, İsrail ve Şam yönetiminin bir araya gelmesi ve anlaşmasının ardından gelen saldırılar İsrail’in Şam’la DSG’nin anlaşmasını ve 10 Mart Mutabakatı’nı istemediği anlamına mı geliyor? Asıl müdahaleyi yapan kimler?
Özünde bu müdahaleyi yapan, Şam ve Özerk Yönetim arasındaki 10 Mart Mutabakatı’nın işlemesinin önünü kesen, gelişmemesini, yürümemesini sağlayan Ankara… Paris’teki süreçte de orada bulunan ve Özerk Yönetim aleyhinde kararların alınmasını sağlayan yine Ankara. Yüzyıldır, Amerika, İsrail ve diğerleri bölge hesaplarını yapıyor; uluslararası emperyal sistem bölge politikalarını yürütüyor, Kürt sorununa, Kürt halkına yönelik bilinen böl-parçala-yönet politikasını uyguluyor ama esas sorun Türkiye.
- Türkiye ne yapmak istiyor? Hangi güçler devrede? İçerde başlatılan süreç yokmuş gibi mi hareket ediliyor?
Başkan Apo el uzattı. Bahçeli’nin uzattığı ele el kaldırdı ve tarihi bir yanıt verdi. Yüzyıllık süreci tersyüz edecek, barış ve demokrasi adına, Türkiye halkları için, başta da Türk halkı için büyük bir fırsat olanağı yarattı. Bunun değerini en çok bilmesi gereken Türkiye. Bu adımın muhatabı uluslararası sistem değil. Başkan Apo tam tersine uluslararası sistemin bölüp parçaladığı, kendi çıkarları temelinde müdahale ettiği bölgede yaşayan Kürt ve Türk halkının kendi çıkarları temelinde yeni bir başlangıç yapmalarının adımını attı. Bunun hakkını veremeyen, bunun değerini yeterince görmeyen Ankara’dır. Ankara’nın Dışişleri Bakanı bu işi bozmak için Paris’e gidiyor. Savunma Bakanı bu işi bozmak için Şam’a gidiyor. Uluslararası sistemin kendi çıkarları temelinde bölgenin şekillenmesini istiyorlar. Ama Başkan Apo da halklarımızın çıkarları temelinde bölgenin şekillenmesini istiyor. Bu konuda esas eleştirilmesi gereken Ankara hükümetidir. Başkan Apo’ya yanıtını vermesi gereken Ankara’dır.
- Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan yıllardır ‘bu sorunun demokratik zeminde çözümü için bir muhatap arıyorum, bir devlet aklı olursa sorunu çözmek için burada yol alabiliriz,’ dedi. Şimdi devlette bir tarafta stratejik akıl, öte tarafta paramiliter bir yapı, diğer tarafta de Devlet Bahçeli’nin olduğu ideolojik akıl görülüyor. Halep saldırıları sırasında Devlet Bahçeli’nin daha tehditkâr açıklamalar yapmış olması sürecin ruhuna ters düşmüyor mu? Bahçeli yön mü değiştirdi?
Bu tarihi süreçte Başkan Apo’nun yeni bir sayfa, yeni bir dönem olarak önümüze koyduğu bu tarihi fırsatın devlet içerisinde çok farklı bir tartışma, yoğunlaşma yarattığı; gruplar ve güçler arası yeni bir tartışma sürecini ortaya çıkardığı anlaşılıyor. Devletin içerisinde kliklerin, farklı görüşlerin bir mücadelesi var. Bizim için önemli olan ortak devlet aklının oluşmasıdır. Başkan Apo “Ben baştan itibaren günümüze kadar Kürtler için ortak akıl yaratmaya çalıştım” dedi. Şimdi onu temsil ediyor, ortak akılla yeni bir süreç başlatıyor.
- Kürt tarafı bütün adımları attı, şimdi siz ne bekliyorsunuz?
Biz Ankara’dan ortak bir devlet aklının ortaya çıkmasını, barış ve demokrasiyi öncelemesini ve bu konuda adım atmasını bekliyoruz. Çünkü artık net olan bir şey var ki; tekçi, inkârcı, imhacı aklın bu saatten sonra ne Türkiye’de ne bölgede ne de Ortadoğu’da Kürt sorununda sonuç alması, o akılla gelişme yaratması mümkün değil. Bu tekçi akılda ısrar hem Türkiye’ye kaybettirir hem başta Kürt halkı olmak üzere birçok sorunun yaşanmasına neden olur.
- Peki, Ankara tarafında görünen nedir?
Ortak devlet aklında hala Kürtlerin kazanımlarını ortadan kaldırmayı veya en azından minimalize etmeyi hedefleyen; Kürtlerin varlığını, haklarını, dilini, kültürünü kendi demokratik geleceği için bir şans olarak görmek yerine tam tersine Türkiye’nin bekası açısından tehlikeli gören, bilinen klasik devlet aklının hala yürürlükte olduğunu anlıyoruz. Bahçeli’nin bu süreçteki dili de bunu ifade ediyor. Bu Suriye ve Rojava ile ilişkilerde, yürütülen politikalarda da çok net ortaya çıkıyor.
- Rojava yönetiminden istenen talepler aynı zamanda devletin ve iktidarın Kürtlerle ilgili ne düşündüğünün de göstergesi mi?
Evet. Ankara’nın Kürt-Türk kardeşliğinden ne anladığını apaçık ortaya koyuyor. “Özerk Yönetim bütün gücüyle Şam’a biat etmeli, askeri olarak tamamen teslim olmalı” diyor. Alevilere, Dürzilere yönelik ortaya çıkan katliamı, Kürtler için de reva görüyorlar. Bugüne kadar yürütülen politikalarda bunu esas aldılar. Şêxmeqsûd ve Eşrefiyê’de ortaya çıkan tablo da budur. O açıdan son derece kritik, son derece tehlikeli, riskli bir tabloyla karşı karşıyayız. Şu andaki saldırılar tamamen halkı korkutmak, sindirmek ve gerçekten intikam almaktır.
- Kimin intikamını alıyorlar?
DAİŞ’in intikamını alıyorlar. Buna müdahale olmazsa genelde Kürt kamuoyunda, özelde Suriye’de, çok ciddi öfke, tepki ve süreci etkileyecek tarzda yeni bir durum ortaya çıkarabilir. Onun için biz Türkiye’deki bütün sorumlu siyasi partilerden, sivil toplum örgütlerinden, halktan, kamuoyundan bu sürece müdahale etmesini, tavır almalarını, bu sürecin tehlikesini görerek kamuoyu yaratmasını istiyoruz. AKP-MHP’nin temsil ettiği şu andaki bu politikaların önüne geçilmesi çağrısı yapıyoruz. Mesele Şêxmeqsûd, Eşrefiyê değil, Halep’ten sonra Tişrin Barajı, diğer taraftan Der Hafir, Rakka’ya, Tabka’ya doğru bir saldırı hazırlığı yürütülüyor. Dêrazor bölgesine yönelik bu saldırıları sürdürmeyi hedefliyorlar. Fırat’ın doğusuna yönelik bu saldırı hazırlıklarını herkes görmeli ve bu konuda kendi sorumluluklarının gereğini yerine getirmeli. Sessiz kalmamalı, tutum almalı, karşı çıkmalı.
- DSG Komutanı Mazlum Abdi geri çekilme kararını bildirdi. Bu karar siyasi, askeri, diplomatik ve stratejik açıdan ne anlama geliyor?
Anlaşılan uluslararası koalisyonun aracılığıyla taraflar arasında bir mutabakat oluşturulmaya çalışılıyor. Mazlum Abdi “Dost ülkelerin ve arabulucuların davetlerine, birleşme sürecini tamamlama konusundaki iyi niyetimize ve 10 Mart anlaşmasının hükümlerini uygulama taahhüdümüze dayanarak, iki gündür saldırıya uğrayan Halep’in doğusundaki mevcut çatışma bölgelerinden güçlerimizi çekmeye ve Fırat nehrinin doğusundaki bölgelere yeniden konumlanmaya karar verdik” dedi. Buna rağmen Meskene, Der Hafır, Tabka bölgelerinde QSD ve YPJ güçlerine karşı saldırılar var. Anlaşılan odur ki: Türkiye’ye bağlı çeteler Halep’ten aldıkları rüzgarla olabildiği kadar mesafe kat etmek istiyor. Bunlar şu andaki diyaloğu boşa çıkartma saldırılarıdır. Türk devleti ve ona bağlı çeteler bir diyaloğun ve çözümün olmasından yana değiller.
- Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın söylediği bir darbe mekaniği mi devrede? Norm dışı devletin Suriye’de devreye girdiği provokasyonlar mı söz konusu? Saldırılarla birlikte süreci tıkamaya dönük başka bir plan ve oyun mu var?
Aynen öyledir. Bunlar Başkan Apo’nun söylediği gibi norm dışı devletin süreci provoke etmek için Suriye’de yürüttüğü politikalardır. Çünkü Başkan Apo Kürt ve Türk halkının barış ve demokratik bir zeminde yeniden buluşmasını sağlamak için adım atıyor. Bu olunca Türkiye demokratikleşecek, barışla birlikte Türkiye siyaseti, Türkiye toplumu da Kürt tarafı da tarihle yüzleşme ve yeni bir başlangıç zeminini bulacak. Yapılanlar bunu istemeyen norm dışı devletin politikaları sonucudur.
- AKP iktidarının süreci toplumsallaştırmak istemediği görülüyor. Kürt sorununun çözümü için sadece silahsızlanmaya odaklanmış bir iktidar ve devlet var ve demokratik adımların atılması konusunda hukuk dahi işletilmiyor. Bu durum içinde Halep’le bir kırılma aşamasına mı gelindi? Bu durumun aşılması için öncelikle ne gerekiyor?
Her şeyden önce Başkan Apo’nun bu sürece yönelik tutumu bizim için belirleyicidir. Başkan Apo, halklara, demokrasi güçlerine güvenerek, barış ve demokrasi güçlerinin kendilerini örgütlenmesi temelinde sürecin geliştirilmesini esas alıyor. Kürtleri ve Türkleri içine alan bütün toplumsal dinamiklerin, başta kadın, gençlik olmak üzere barıştan, demokrasiden yana olan, bu tarihi fırsatı Türkiye halkları için mutlak surette sonuca götürmek isteyen bütün dinamiklerin bu konuda harekete geçmesi gerekiyor. Aynı şekilde bölgesel ve uluslararası alanda da harekete geçmek gerekiyor çünkü bölgeye yönelik büyük bir müdahale var. Suriye, Irak, İran, Türkiye de bunun bir parçası. Halkların ortak çıkarı temelinde bir gelecek yaratılması için hiç kimse moralini bozmamalı. Ama büyük tehlikeyi de görmek gerekiyor.
- Peki sürece ilişkin ne tür yetersizlikler ve eksiklikler var?
Türkiye’de muhalefetteki partiler bu sürece yönelik özel bir yoğunluk, bir hareketlenme içinde olmalı. Bu bir iktidarla hesaplaşma değil, bu bir Türkiye meselesi. Barış ve demokrasi herkesi ilgilendiren bir mesele ve hükümet bu konuda kötü bir siyaset yürütüyor. Bunun ilk adımı da Suriye’de Özerk Yönetim’le yaşanan süreç. Tehlike açısından alarm zilleri çalıyor. Bu konuda harekete geçmeli. Tabii yurt dışında dünyanın her tarafında yaşayan, barış ve demokrasi inancı olan halkımız ve tüm dostlarımız da harekete geçmeli. Bu tarihi sürecin bize dayattığı görevlerin muhakkak karşılığını verecek durumda olmalıyız.
- Türkiye içerde baş müzakereci Abdullah Öcalan’la bir masada barışı sağlamak için adım atmaya çalışırken, Suriye’de de Kürtlerle, DSG ile sorunu çözmek için masada olması mümkün olamaz mı? Ezberler nasıl bozulmalı?
Türkiye kamuoyu ile ilgili bütün çevrelere yönelik ifade etmek istiyorum; Artık 2026 yılındayız, Kürt sorunu genelde son yüz yılda, özelde de bu son elli yılda yaşanan inkâr ve imha konseptinin tekrar etmesi ile sürdürülemez. Bu eskinin, yani Kürtlerin olabildiği kadar kazanımlarını ortadan kaldırma ve minimalize etme politikalarıdır ve bu tehlikelidir. Muhakkak bir çözüm endeksli bir tablo ortaya çıkmalıdır. Ortadoğu’da yeni bir denge kurmak isteyen uluslararası sistem Kürt-Türk barışını kendi çıkarları açısından uygun görebilir ya da görmeyebilir. Bunu iktidarıyla muhalefetiyle Türkiye’de herkesin çok kapsamlı bir şekilde değerlendirmesi ve bu gerçeği görmesi gerekiyor. Bu gerçek çerçevesinde de Başkan Apo’nun uzattığı barış ve demokrasi eline doğru yaklaşmaları gerekiyor.
- Demokratik siyaset zeminin güçlenmesi ve amasız-fakatsız demokrasi için ortaklaşması barış talebini güçlendirmesi mi gerekiyor?
Başkan Apo, halkımız, özgürlük hareketi, demokrasiden yana olan bütün güçler bu tarihi kavşakta ellerinden gelen her şeyi yapıyorlar. Ama şurası da bir gerçek ki bunun karşılık bulması gerekiyor. Karşılık bulması halinde bölgesel ve uluslararası oyunlar bozulabilir. Bölgede kendi egemenliklerini sağlamak isteyen güçlerin politikalarına karşı tedbir alınabilir. Bu açıdan da bu tarihi süreçte herkes ezberini bozmalı. Eski ezberlerle yol alınamaz. Bölgede gelişen bu Üçüncü Dünya Savaşı’nın yarattığı tablodan nasıl en az zararla çıkabiliriz, bölge halklarını koruyabiliriz yaklaşımına kilitlenmemiz gerekiyor. Eğer bu temelde yaklaşırsak Türkiye halklarının ihtiyaçlarına cevap verebiliriz.
- Türkiye, değişimin kaçınılmaz olduğu dönemde Kürtleri kaybetmeyi göze alabilir mi? Suriye’de Kürtlerle barışmadan Türkiye’deki Kürtler kazanılabilir mi?
Türk hükümetinin sahada konuşan isimleri Hakan Fidan ve Yaşar Güler Rojava’daki Kürtlerin kazanımlarını küçük gören, terörize eden, minimalinize edip ortadan kaldırılmasını hedefleyen politikaların temsilcileridir. Onlara bağlı güçler askeri anlamda saldırılarını halen sürdürüyorlar.
Türkiye’nin istemlerinin başarıyla sonuçlanması mümkün değil. Rojava büyük bir devrim ve bütün dünya kamuoyuna mal oldu. Fırat’ın doğusuna yönelik bir saldırının başarı şansı yok. Bu süreçte Türk devletinin Rojava’ya dönük saldırıları Kürt sorunu ile ilgili büyük bir sınavdır. Kürtlerin kazanımlarına karşı çıkan, Suriye’de Kürtlerin kazanımını kendisi için tehlikeli gören, Kürtlerle Suriye’de kardeşleşmeyi başaramayan, tam tersine Kürt kazanımlarına düşmanlık eden bir siyasetin Türkiye’de Kürtlerle kardeşleşmeyi gerçekleştirmesi mümkün değil.
- Saldırılara karşı dünyadan, Avrupa’dan sert açıklamalar geldi. Kürtlerin kazanımlarını hedef alan politikaların süreci tehlikeye atma riski mi var?
Başkan Apo’nun yarattığı bu tarihi fırsatı boşa çıkartma tehlikesi var. Onun için de Hewlêr’deki görüşmeden umuyoruz uluslararası koalisyon ve Amerika’nın girişimiyle bir sonuç alınır ve oradaki saldırıların önü kesilir. Türkiye içinde Başkan Apo’nun başlattığı ve beklenti yaratan tablonun karşılığı verilir. Türkiye de Kürt sorununda yakaladığı bu büyük fırsatı Türkiye’nin büyümesi ve gelişmesi yönünde olumlu olarak geliştirir.
- Hewlêr’de yapılan toplantı Kürt Ulusal Birliğinin güçlendiği anlamına mı geliyor?
Bu geçen 50 yılda Kürtler arasında siyasi anlamda ulusal birlik konusunda sorunlar vardı. Ama son elli yılda mücadelenin yarattığı gelişmeler, özellikle de Suriye Rojava sürecindeki gelişmeler, en son da Başkan Apo’nun tarihi kararı egemen devletlerle çözüm için bir program proje oluştururken, diğer taraftan da dört parça Kürt siyaseti arasında da aynı şekilde bir ulusal birlik zemini yarattı. Başkan Apo Kürt sorununun çözümü için Türk devletine ve diğer bölge ülkelerine yönelik mesaj verirken aynı zamanda bütün Kürt partilerine yönelik de mektup gönderdi, el uzattı. Demokratik ulusal birliğin önemi dört parça Kürdistan’da ve bütün siyasi partilerde de karşılık buldu. Hewlêr’de ortaya çıkan tablo bu açıdan olumludur. Kürtler arası birliğin sürdürülmesi Önder Apo’nun talebidir, istemidir, önerisidir. Bu konuda ilişkiler daha da gelişecek.









