Gündem dinamik, değişken, hızlı ve çok başlıklı. Buna rağmen Kürtler ve dostları Rojava’da yapılan anlaşmayı tartışmaktadırlar.
Tartışma birkaç boyutuyla ele alınabilir. Tartışmaya vakıf olabilmek için tarafların ne istediklerine ve sonuçta ne olduğuna bakmak kolaylaştırıcı olacaktır.
Türk devleti, Kürtlerin örgütlü iradesini ve mücadele dinamiklerini ortadan kaldırmayı, soykırım ve asimilasyon yöntemleriyle ulusal bilinci ve Kürt kimliğini yok ederek, Kürt sorununu çözmüş olmayı amaçlamaktadır.
HTŞ, Türk devletinin ortaklaştığı taleplerinin yanında Suriye’yi DAİŞ’çi bir sistemle yönetmek istemektedir.
Bölgeyi ve bölge devletlerini yeniden yapılandırmaya çalışan ABD, Fransa ve Avrupa devletleri ise Kürtlerin özgürlük taleplerinden çok, kendi emperyalist çıkarlarına göre hareket etmektedirler.
Kürtler ise ulusal demokratik hakları için mücadele etmektedirler. Kürtleri yok etmekten vazgeçmeyen devletler, bu momentte saldırılarını yoğunlaştırmışlardır. Kürtlerin bölgenin en örgütlü ve en politik halkı olarak, özgürlükleri için her türlü mücadele yöntemini ve aracını etkili bir şekilde kullanıyor olması, başta Türk devleti olmak üzere bölge devletlerinin Kürtlere daha çok saldırmasının nedeni olmaktadır.
Rojava anlaşması üzerinde Kürtlere yapılanlar, bu saldırıların devamıdır.
Tartışmalar iki mecrada geliştirilmektedir. Bir yanda devlet medyası, zafer kazanmış havasında saçmalıklar sergilerken, bir yandan da müzmin memnuniyetsizler, anlaşmayı ve sonuçlarını önemsizleştiren yaklaşımlar geliştirmektedirler. Her iki yaklaşıma göre Kürtler kaybetmiş, Türk devleti ve çeteleri kazanmışlar gibi sunulmaktadır.
Böyle olmadığı çok açık ve kesin. Bunun için bu anlaşmanın hangi koşullarda imzalandığına bakılmak gerekiyor.
İlk olarak Arap aşiretler SDG’den kopartılmışlardır. Bu arada 6 Ocak’ta Paris’te yapılan toplantıda Türk devleti, HTŞ ile birlikte ve ABD ile İsrail’in izniyle Kürtlere saldırma kararı almıştır. Devamında çeteler, Türk güçleriyle birlikte Halep’te Kürtlere saldırmışlardır.
Arkasında Mazlum Abdi’nin dayatılan teslimiyete karşı “özgürlüğümüz için halkımla birlikte savaşacağım” diyerek aldığı direnişçi tutum gelişmiştir. Bunun üzerine Kürt halkı, yaşadığı her tarafta muazzam bir duyarlılık ve direniş geliştirmiştir. Kürtler bu iki devletle doğrudan savaşmışlardır. Emperyalist devletlerin oluşturduğu engelleri aşmaya çalışmışlardır.
Bu direniş Türk devletini, HTŞ ve diğer çeteleri masaya oturmak zorunda bıraktı. 30 Ocak anlaşması böyle doğdu. Yani bu anlaşmanın kendisi bir direnişin eseridir.
Bu gerçekleri görmeden Kürtlerin az kazandıklarını ileri sürmek hakkaniyetli değildir. Çünkü kazanımları belirleyen tarafların istekleri değil, içinde bulunulan koşullardır.
Bu anlaşma ile Kürtler, kendi kendini yönetme ve öz savunma hakkını ve imkânlarını kazanmışlar ve Kürtlerin kurumsal varlığının uluslararası güçler tarafında ve resmen kabul edilmesini sağlamışlardır.
Elbette Kürtlerin istedikleri daha fazlasıydı ve Kürtler istediklerini kazanamamış oldular. Ancak mevcut kazanımlarla içeriği ve kalıcılığı netleştirilememiş olsa da adı konmamış bir statü elde edilmiştir
Bu sonuçları yetersiz bulanlar, bunun yerine Kürtlerin sürdürdüğü demokrasi, barış ve özgürlük mücadelesine, aynı talepleri savunan ve ezilen bütün toplumsal kesimlerin gücünü ve enerjisini katabilmiş olsalardı belki sonuçlar daha görkemli olabilirdi. Lakin Kürtler bu tür ciddi toplumsal destekler görememişlerdir. Dolayısıyla Kürtlerin bu imkânları hangi imkansızlıklar içinde yarattıkları unutulmamalıdır.
Kürtlerin elde ettikleri sonuçları önemsizleştirenler, Amed’in ve bütün Kürt şehirlerinin Kürt valiler tarafından yönetildiğini, Kürtlerin bütün şehirlerinin öz savunma güçleri tarafından korunabildiğini düşünürlerse gerçek daha iyi anlaşılacaktır. O nedenle daha ileri adımların atılması için bir başlangıç ve yeni bir mücadele dönemi olarak kabul edilen bu anlaşma ve sonuçları Kürtlerin özgürlük mücadelesinde değerli dönüm noktasıdır.
Her şeyden önce bu direniş, Kürtler arasında duygu birliği ve ulusal bir refleks yaratmıştır. Tarihin derinliklerinde beslenen bu ulusal duyarlılık, yokmuş gibi davranılamaz. Kürtlerin bir aydan beri sürdürdükleri bu umut, coşku ve heyecan veren direnişin temel motivasyon kaynağı bu birlik ve ortak ruh hali olmuştur.
Tam da bu koşullarda Türk devleti hem Kobani kuşatmasını devam ettirmekte hem de yardım yapılmasını engellemektedir. Bütün bu olan bitenleri Kürtler çok iyi anlamaktadırlar. Unutmayacaklar da. Bu uygulamalarla Kürtlerde yaratılan öfke, geleceğin kazanılacağının teminatıdır.
Bu durum Kürt sorununun Türk devletinin zor yolunu da kapsayan yaklaşımlarıyla, çözülemeyeceğini ortaya koymuştur. Eğer bu yolla zaman kazanılmak isteniyorsa bu da sömürgeci devletleri kurtarmayacaktır. Çünkü Kürt sorunu Ortadoğu bağlamında çözümünü dayatmıştır. O nedenle Kürtler, bu saatten sonra statüsüz yaşamayacaklardır. Ayrıca devletlerin zorbalığı da Kürtleri teslim alamayacaktır.
Bu arada değinemediğimiz Bahçeli’nin söyledikleri üzerinde durulması gereken ve durulacak olan önemli konulardır.









