Adını söylemekte beis yok. Mehmet Uçum bu yazıyı Rojava, Kuzey ve Doğu Suriye üzerinden gelişen Kürt başkaldırısının yarattığı moral etkiyi zayıflatmak, kendince gündemi saptırarak eski tartışmalara çekmek için yazmıştır
Ali Sinemilli
Aylardır ortalarda görünmeyen, ‘engin’ fikirlerini kamuoyu ile paylaşmayan sarayın meşhur danışmanı, Rojava’da Kürt halkı belli kazanımlar elde edince aniden ortaya çıkıverdi. Uzun uzun gelişen süreçten söz eden malum zat, gündemi değiştirmek, Kürtlerin kafasını karıştırmak adına deyim yerindeyse tüm hünerlerini sergilemiş. Güya Kürtlerin Türkiye’de bir kimlik sorunu yokmuş, ülkenin asli unsurlarındanmışlar vb. eski ne kadar ezber varsa tekrar etmiş. Tek- tek- tek demeyi unutmamış, bu biçimde Kürtlerde oluşan ulusal birlik tutumunu manipüle edeceğini sanmış.
Adını söylemekte beis yok. Mehmet Uçum bu yazıyı Rojava, Kuzey ve Doğu Suriye üzerinden gelişen Kürt başkaldırısının yarattığı moral etkiyi zayıflatmak, kendince gündemi saptırarak eski tartışmalara çekmek için yazmıştır. Kürt yoktur, dili de yoktur, kimliği de yoktur söylemi buradan ileri gelmektedir.
Fakat gözden ırak tutmak istese de Rojava, Kuzey ve Doğu Suriye’de son üç haftada yaşananlar ile birlikte artık ne Suriye eski Suriye’dir ne de o çok övündüğü Türkiye eski Türkiye olarak kalacaktır.
Kürt halkı çeperlerdeki direnişe seferberlik ruhuyla katılarak, bulunduğu her yerde sokakları, meydanları terk etmeyerek artık yeni bir sürece giriş yaptığını ilan etmiştir. Kürde nerede saldırı olursa orada Kürdün ulusal birlik tutumu cevap verecektir. Bu tutum, bugün itibariyle Rojava’da kendisini gösterdi. Yarın Rojhilat’ta, diğer gün Bakur’da gösterecek.
Kuşkusuz alanlara çıkan milyonların siyasal görüşleri vardır. Bu insanların ezici çoğunluğu Rojava devriminin felsefesi ile büyüyen, oradan ilham alanlardır. Arin Mirxan’ı, Zeyad Halep’i yaratan aklın takipçileridirler. Fakat devrimin değerlerini tanımayıp bir Kürt olarak alanlara çıkanlar da vardır. Öyle ki, politik ya da değil bugün yediden yetmişe Kürt halkının kalbi Rojava ile atmaktadır.
Eğer Türk devletinin bir ‘başarısından’ söz edilecekse böyle bir birliğe vesile olduğu söylenebilir. Bakur, Başur, Rojava, Rojhilat’taki her Kürt an itibariyle Türk devletinin kendisinin baş düşmanı olduğunu bilmekte, adımlarını buna göre atmaktadır.
Mehmet Uçum görevi gereği tartışmanın yönünü başka tarafa çekmek, asıl gündemin üzerini örtmek istemiş fakat kendisine ve arkasındaki akla hatırlatılması gereken bazı gerçekler var.
Yüzyıl önce egemenlerin dört parçaya böldüğü Kürdistan’ın, en küçük parçası Rojava’da son yapılan anlaşmayla-çok fazla eksiklikler barındırsa da- Kürdün varlığı kabul edilmiş, Kürdün dili, kimliği kabul görmüş, Kürdün öz yönetim ve öz savunmasının olacağı deklare edilmiştir. Hani denir ya, Descartes’in ‘düşünüyorum o halde varım’ diskuru bir kez daha hayat bulmuş, Kürt varsa hakları da vardır biçiminde bir hakikat oluşmuştur.
Peki, Kürdistan’ın en küçük parçasında -yetersiz de olsa- bunlara razı olan Kürtler Kürdistan’ın en büyük parçasında kimliksiz mi yaşayacaktır? Dili, kimliği kabul edilmeyen, öz yönetimi ve öz savunması tartışma konusu dahi yapılmayan bir biçimde mi yaşamını sürdürecektir?
Açık ki, böyle olmayacaktır. Başta Kürdistan olmak üzere dünyanın dört bir yanında ayağa kalkıp Rojava Kürdistan’ındaki halkın asgari haklarına rıza gösteren Kürt halkı, Bakur’da daha fazlasını dayatacaktır.
Elbette, Bakur’daki çözüm kendi özgünlüğünde olacaktır. Diğer parçaların bir benzeri olmak zorunda değildir. Fakat burada da Önder Apo’nun dile getirdiği temel ilke esas alınacaktır: Öz yönetim ve öz savunmadan taviz verilemez.
Dolayısıyla, esasa odaklanmak, bu tür dezenformasyon faaliyetlerine karşı uyanık olmak, Kürdün örgütlü gücüne, enternasyonal dayanışmanın büyüten, dönüştüren gücüne inanmak gerekir.
Kürt halkı bütün bu baskı ve zora rağmen eğer ayaktaysa, bedelleri ağır da olsa kazanıyorsa bunun başat nedeni örgütlü olması, dostlarıyla birlikte örgütlü mücadele yürütmesidir.
Rojava-Suriye’de yaşanan son savaş bir kez daha Önder Apo’nun öz gücüne dayanma perspektifini doğrulamış, kazandıran yan bu olmuştur. Halkın örgütlü gücü olmasa, bugün Rojava diye bir yer kalmayacak, DAİŞ artığı çeteler katliamlarını sürdürecekti. DAİŞ-HTŞ çeteleri geriletilmiş, devrimin kazanımları korunmuşsa bunun kaynağında Rojava halkının örgütlü gücü vardır.
Bitirirken; Şam’dan büyük bir heyecanla Haseke’ye özel savaş muhabirliği yapmak üzere getirilen bir Suriyeli gazetecinin ‘entegrasyondan anladığımız QSD’nin Şam’a entegresiydi fakat burada gördüklerimiz tam tersine işaret ediyor’ söylemi sahadaki durumun özetidir.
O halde bu gerçeği görmek, her türlü psikolojik savaşa karşı mücadeleyi büyütmek, asla ama asla rehavete kapılmamak gerekiyor.









