2026 yılının hızlı başlayan jeopolitik gerçekliği ve özellikle Ortadoğu merkezli sürekli tırmandırılan çatışma ortamı, ‘devlet’ merkezli tartışmaları da yeniden gündeme getirdi. Olan bitenler, devleti Weberyan bir belirli bir toprak parçası üzerinde meşru şiddet tekeli tanımının çok ötesinde okumaya zorunlu kılıyor. Artık devletler, klasik anlamda orduların cephelerde çarpıştığı monolitik güç merkezleri değil; karmaşık ağların, lojistik hatların ve altyapısal tekniklerin oluşturduğu sibernetik birer organizma niteliğindedir. Çok uzağa gitmeden, sadece savaşın değişen grameri, zafer olgusunun dayanıklılık ile eşdeğer hale gelmesi ve maliyet asimetrisi gibi üç temel başlık bile, modern devleti yeniden düşünmemize olanak tanıyor. Devlet doğasının da karmaşık bir hale geldiği ortadadır.
Bu belirttiğim üç eksen üzerinden gidelim.
İlk olarak, Sayın Öcalan’ın da çokça dikkat çektiği üzere (Gazze en trajik örneğidir) “savaşın değişen grameri” meselesi.
Klasik devlet kuramları, devleti sınırları çizilmiş bir coğrafyayı dışarıdan gelen saldırılara karşı savunan ve içeride düzeni sağlayan bir aygıt olarak tanımlıyor. Ancak 2026’nın savaş gramerinde bambaşka bir hikâye var. Çatışma hatları coğrafi sınırlardan ziyade enerji tesislerine, deniz ticaret yollarına ve veri/lojistik ağlarına kaymış durumdadır. Bu paradigma kırılmasını sosyolog Michael Mann’in “altyapısal iktidar” kavramıyla okumak bence durumu kolaylaştırır. Mann’e göre altyapısal iktidar, devletin sivil toplumun gündelik yaşamına fiilen nüfuz etme ve kararlarını lojistik olarak uygulama kapasitesidir. Yeni savaş hali, tam olarak devletin bu altyapısal iktidarını, yani sistemin damarlarını hedef alıyor. “Düşman” diye tariflenenler; artık devletin ordusunu yok etmeyi değil, toplumun gündelik yaşamını sürdürmesini sağlayan su arıtma tesislerini, elektrik şebekelerini ve tedarik zincirlerini felç ederek devleti içeriden çökertmeyi amaçlıyor. Hal böyle olunca devletin gücü de artık ateş gücüyle değil, kendi uzam-zamansal ağlarını koruma ve onarma kapasitesiyle ölçülüyor. Bu damarların tıkanması, devlete atfedilen esas işlevleri (düzen, güvenlik, refah vs.) yerine getiremeyen bir “kırılgan devlet” ya da “başarısız devlet” konumuna sürükleme stratejisidir.
İkincisi, yeni bir ölçü olarak dayanıklılık ve sabır ekseni.
Bugünkü tartışmalar zaferin artık toprak kazanmak veya ordu çökertmek değil; ayakta kalmak, zamanı lehe çevirmek ve rakip koalisyonu yormak olduğunu belirtiyor. Bu durum, devlet kapasitesinin yepyeni bir yorumunu gerektiriyor. Randolph Bourne’un “Savaş devletin sağlığıdır” tespiti, savaş zamanlarında devletin toplumu tek bir amaca kilitlenmiş bir sürü halinde bütünleştirmesine işaret eder. Ancak 2026’nın uzun erimli ve yıpratıcı altyapı savaşlarında bu “sağlığı” korumak anlık bir hamasetle değil, sürdürülebilir bir dayanıklılıkla mümkündür. Bu stratejik sabır, devlet üzerine yazan Bob Jessop’un belirttiği gibi toplumsal ilişkileri koordine etme ve kriz eğilimlerini yönetme kapasitesine dayanıyor. Bu bağlamda, devletin ayakta kalabilmesi, toplumla kurduğu “müzakere kapasitesi” ve “idari kapasite” ile doğrudan ilişkilidir. Bugünkü demokratik toplum ve çözüm sürecini de bu kapasite üzerinden okumayan her anlayış yanılacaktır. Zafer artık karşı tarafı yok etmek değil, içinden geçilen dönemin tüm ağırlığına ve risklerine rağmen kendi halkıyla iletişimi daha uzun süre muhafaza edebilmektir. “Güçlü değil, sabırlı olan kazanır” mottosu öylesine doğan bir motto değildir.
Üçüncü bir eksen, asimetrik maliyettir. Aslında İran’da şu an olup bitenler tam da bunun örneğidir. Düşük maliyetli drone ve füzelerin, devasa maliyetli savunma sistemlerini sürekli devreye sokarak teknolojik üstünlüğü bir ekonomik zafiyete dönüştürmesinden bahsediyorum. Gianfranco Poggi’nin “Devlet-Doğası, Gelişimi, Geleceği” kitabında vurguladığı üzere, savaş teknolojilerindeki değişimler ve savaşın giderek artan maliyeti, tarihsel olarak devletlerin kurumsal ve mali yapılarını dönüştüren en büyük itici güçtür. Devletler geçmişte bu maliyeti, vergi kapasitelerini artırarak ve sanayiyi tetikleyerek tolere ediyordu. Bugün ise değişmiş durumda.
Sonuç olarak bu üç dinamik ışığında 2026’da devleti; devasa orduları ve nükleer başlıklarıyla tehdit savuran bir “Mutlak Leviathan” değil, kendi altyapısal damarlarının güvenliğini sağlamaya çalışan, krizleri bir varoluş tehdidine dönüştürerek halkı arkasına hizalamaya çalışan, ittifaklarını günlük düzenleyen, hızlı refleks vermeye odaklı, asimetrik ekonomik kanamayı durdurmak için zamanla yarışan ve halkının kriz anlarındaki sabrını canlı tutmaya çabalayan bir çeşit ağ haline gelmiş durumda. En büyük füzenin varlığından önce tedarik zincirlerindeki yerin ve esnekliğin daha önemli hale gelmiş durumda.









