CHP Milletvekili Sezgin Tanrıkulu ile siyasi operasyonları, sokağın itirazını ve bunun sürece etkisini konuştuk:
Bu operasyonların amacı aynı zamanda CHP’nin Kürtlerle kurduğu dayanışmanın ortadan kaldırılması olduğunu biliyoruz. Hükümet uygulamalarıyla bilinçli olarak parlamentoda süreçle ilgili olası demokratik zemini ortadan kaldırıyor
Nezahat Doğan
Türkiye’de kritik dönemlerden geçiyoruz. Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’nın yarattığı umut, anti-demokratik uygulamalar, şiddet ve tutuklamalarla sekteye uğruyor. Oluşan baskı ortamında Demokles’in kılıcı herkesin tepesinde sallanırken iktidarın yürüttüğü bu baskı sokağı hareketlendiriyor. Bir yanda CHP ve kent uzlaşısına yönelik operasyonlar İmamoğlu’na kadar uzanırken, CHP kitlesel eylemlerle baskılara karşılık vermeye çalışıyor. DEM Parti sürecin zedelenmemesi ve ilerlemesi için çabalarını sürdürürken, operasyonlara ve baskılara karşı da tutum alıyor. Demokratik kesimlerin, muhalefetin topyekün güçlenmesi iktidara süreç ile ilgili adımlar attırabilir mi?
Yaşananlar toplumsal örgütlenme ve sokak muhalefetini geliştirirken diğer taraftan ırkçılık üzerinden Kürtler hedef alınıyor. Kim neyi amaçlıyor? Demokrasi etrafında nasıl bir ittifak kurulabilir? CHP’nin kurduğu söz ve siyaset DEM’in de içinde olduğu şekilde ortaklaşmanın yolunu nasıl yaratacak? Süreç yavaşlamışken hedeflenen nedir? CHP ne yapacak? Nasıl yol alacak? Tüm bu yaşananları CHP Diyarbakır Milletvekili Sezgin Tanrıkulu ile konuştuk.
- İstanbul ve etrafında yaşananlarla ne hedeflendi?
Son 40 yılı çok şiddetli bir çatışma ve ağır travmalarla geçmiş bir dönem var. Ekim ayından bu yana bunun sonlanması boyutunda kısmen herkesi umuda sevk eden bir girişim başlarken AKP’nin uygulamalarıyla bu umutları yok edecek adımlardan vazgeçmemesi bu sürecin içinde olanları hep kaygılandırmıştı. Sürecin hemen başında Mardin’e, Esenyurt’a, Siirt’e, Van’a, Dersim’e kayyımlar atandı ve AKP bu uygulamalardan vazgeçmedi. Silahsızlanma boyutu konuşulurken CHP’ye DEM Parti ile yaptığı ittifak nedeniyle de bir kuşatma ortaya kondu. AKP bu kuşatmayı İstanbul’da başlattı ve 3- 4 aydır çok kapsamlı bir biçimde sürdürüyor. Önce Esenyurt Belediyesi’ne kayyım atandı. Bu operasyon aynı zamanda bir akademisyen olan başkanın Kürt siyasi kimliği ve yapılan ittifaktan dolayı gerçekleştirildi. Sonrasında HDK ile ilgili operasyonlar yapıldı. Yine kent uzlaşısına ilişkin on belediyeye operasyon yapıldı ve bu uzlaşı sonucunda belediye meclis üyesi seçilen, belediye başkan yardımcısı olan siyasetçiler, Kürt kimliklerinden dolayı veya bu mensubiyetlerinden gözaltına alınarak tutuklandılar. Halen de hapisteler. Savcılık hem iddianamesinde hem de kamuoyuna yansıyan taleplerinde İstanbul’daki ittifakı mahkûm etti.
- İktidar kent uzlaşısını mı hedef aldı?
Evet. Kürtlerin çoğunluk olmadığı yerlerde, yani metropollerde kent uzlaşısına yönelindi, bu yolla temsili sağlandığı meclislerde bir denge unsuruna dönüştü. Ancak tutuklamalarda bunun örgüte yardım mahiyetinde olduğu ifade edildi. Bütün bunlar, en son olarak da İmamoğlu ve Şişli Belediyesi’ne doğrudan doğruya bu nedenle yapılan operasyon ile tutuklamalar sonuçta Kürt meselesinin siyasi boyutuna ilişkin nedenlerle yapıldı. Dolayısıyla bir taraftan silahsızlanma, silah bırakma, örgütün kendisini feshetmesi tartışılırken, diğer taraftan bu meselenin demokratikleşmesine yardımcı olan girişimlerin böyle mahkûm edilmesi, AKP’nin niyetini bir kez daha sorgulamamıza neden oldu.
- 2016’dan itibaren Kürt illerindeki kayyımlara yeterince tepki gösterilmemesi karşısında iktidarın daha da otoriterleşeceği ve sürecin İstanbul Büyükşehir’e kadar uzanacağı hatta Ekrem İmamoğlu’nun da tutuklanma ihtimaliyle karşı karşıya kalacağı dile getirildi. Tepki ve ortaklaşmada eksiklik var mıydı?
CHP 2016’dan bu yana çok etkili bir biçimde kayyım siyasetine karşı çıktı. CHP’nin önceki lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun ve şimdi de Özgür Özel’in çok açık bir biçimde kayyımın atandığı her yerde karşı çıkışları oydu. Mardin’de otobüsün üzerindeydi. Van’da, Ankara’da bizler vardık. Geçmişte de böyleydi. Geçmiş atamalarda da kayyım uygulamasına hep karşı çıktık. Sonuçta “bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın, bu İstanbul’a, buraya gelmez,” demedik.
- Meseleye nereden bakmak gerekiyor?
Mesele şu: Türkiye’nin Kürt meselesi aynı zamanda iç siyasette temsil meselesi değil mi? Siyasi temsilin engellenmesi değil mi? Demokratik siyasetin güvence altına alınmaması değil mi aynı zamanda? O nedenle belediye başkanları, siyasetçiler hapiste değil mi? Meselenin bir yönü buysa, tam da bu silahsızlanma konuşulduğu zamanda İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı’na, Şişli Belediyesi’ne ve belediyelere bu nedenle operasyon yapılıp kayyım atanıyor; İmamoğlu ve arkadaşları bununla suçlanıyorsa, o zaman demokratik siyaset nasıl olacak?
Böyle bir dönem olmasaydı, “yanlış mıydık, eksik mi yaptık?” diye tartışırdık. Ama şimdi bu dönemde bir süreç var ve barışın toplumsallaşması lazım, demokratik değerlerin öne çıkması lazım. Silah bırakan herkes siyaset yapabilmeli diyoruz.
- Süreç PKK’nin silahsızlandırılmasına indirgenmiş durumda. Öte taraftan İstanbul Barosu’na yapılan da ortada, katledilen iki gazeteci için açıklama yaptı diye görevine son verildi. Kürtlerle bir araya gelişin önü mü kesiliyor?
İstanbul Barosu sonuçta tamamen insancıl durumla ilgili bir meseleden dolayı yaptığı açıklama nedeniyle görevden el çektirildi. Yaptığı açıklama insancıl hukuka temas eden, Suriye’de iki gazetecinin öldürülmesine ilişkindi. HDK’ye yapılan operasyon ne peki? Hangisinin şiddetle bağlantısı var, hepsi sivil siyasetçi, aktivist, gazeteci.
HDK bünyesinde veya CHP’nin yaptığı kent uzlaşısında Kürt hareketi ile işbirliği yapmanın, beraber olmanın, içinde olmanın bu kadar çok terörize edildiği bir ortamda, AKP’nin niyetine ve Erdoğan’ın da “ben ne dersem o olur,” demesine evet mi diyeceğiz?
- Bir tarafta barış, demokratikleşme derken anti-demokratik uygulamalarla, şiddetle, ne hedefleniyor?
Sonuçta biliyoruz ki içinde yaşadığımız dönemde sadece iktidara karşı darbe yapılmaz. Eğer bir rejim kendisini demokrasiden uzaklaştırmışsa ve yeni rejimin adı da otokrasiye giden yol olmuşsa, otokratlar ve otokrasi muhalefeti de tasfiye etmeye, kontrol etmeye ve kendisine özgü bir muhalefet yaratmaya çalışır. Türkiye’de şu anda olan budur. Rejimin adı demokrasi değil. Sonuçta bu rejim ana muhalefet partisini kontrol altına almaya, kuşatmaya ve seçimlerde de kendi kontrolünde bir muhalefet yaratmaya çalışıyor. En önemli siyasi aktörlerini gözaltına alarak, kurumlarını yok ederek, cumhuriyet tarihinde görülmemiş nedenlerle kuşatarak, yargıyı baskısı altına alarak kendi rejimini güçlendirecek ve takviye edecek işlere girişiyor.
- Burada ortaya ne çıkıyor, ne oluyor?
Şu oluyor, her zaman yaptığı gibi yapıyor denenmemiş deniyor değil. Yine bir çözüm süreci başlatıyor. Ya da çözüm süreci ile ilgili bir süreç ortaya konuluyor. Kürtler bu kadar canları yanmış, bu kadar bedel ödemişken barışın ihtimalini bile satın alırsın. O ihtimal Kürtler için satın alabileceği bir şeydir, bir siyasi tutumdur. Hükümet de bu siyasi tutumu satın alabileceklerini bildiği için böyle bir süreçle karşı karşıyayız. CHP ise kurum olarak bu süreçle ilgili tavrını net olarak ortaya koydu. Genel Başkan 22 Ekim günü grupta yaptığı toplantıda, “Ben de el yükseltiyorum, Kürtlere Türkiye Cumhuriyeti devletinin sahibi olmayı teklif ediyorum” dedi. Onun dışında çok net olarak “Türkiye’de herkes eşittir ama Kürtler daha az eşittir,” ifadesini kullandı. Üçüncü olarak da “Türkiye’de Kürt meselesi vardır. Kürtler bu sorun var olduğu sürece de var olacaktır. Bize düşen görev de bu sorunu demokrasiyle, adaletle, eşit yurttaşlık ile çözmektir” dedi. Tüm bunları parlamentoda söyledi. Bu son durumlara rağmen de CHP silahsızlanma, silah bırakma noktasındaki duruşunu ekim ayından bu yana değiştirmemiştir.
- CHP Genel Başkanı Özgür Özel özellikle Saraçhane’de ve sonraki süreçlerde de net tavır ve ortaklaşma sergiledi diyebilir miyiz?
Bu operasyonların amacının aynı zamanda CHP’nin Kürtlerle kurduğu dayanışmanın ortadan kaldırılmasına hizmet edecek siyasi tutumları Kürtlerin kafasında oluşturmak ve böyle bir soğukluk yaratmak olduğunu biliyoruz. Oluşan bu dayanışma ortamını bozmak istediklerinin de farkındayız. CHP’nin uzun zamandır milletvekiliyim. Bu sosyolojiyi de yakından tanıyan, bilen bir tecrübeye sahibim. Diyarbakır’da yaptığımız avukatlığın, siyasetin dışında böyle bir deneyime de sahip olduk. Dolayısıyla, bu sosyolojinin de tepkilerini, duygularını iyi bilen birisiyim. İstenilen, “İşte gördünüz değil mi? Kürtler yine gittiler, AKP ile uzlaştılar,” diye bir yanlış kanaati oluşturmak aynı zamanda.
- Sosyoloji dediğinizde, bir yanda Kürtler neden eylemlerde, sahada yok tartışması varken diğer yanda Kürtlerle ilgili ırkçı, milliyetçi söylemler de var. Ne yapılmak isteniyor, amaç ne?
Kürt hareketinin şu anda iktidarla ve Erdoğan’la yürüttüğü bir silahsızlanma boyut var. Dolayısıyla İstanbul Belediyesi veya CHP yüzünden doğrudan karşı karşıya gelmek istemiyor. Ama aynı zamanda da bu yapılanların anti-demokratik ve kabul edilemez olduğunu da söylüyor. Bu, İstanbul Büyükşehir’e Eş başkanların farklı zamanlarda ziyaretleri ve basına yansıyan tutumlarında da ortaya kondu. Benim önemsediğim Kürtlerden ve Türklerden oluşmuş bir duygu ortaklığının bozulmamasıdır. Çünkü AKP öncelikle bunu hedeflemektedir. Ben de biliyorum, sizler de biliyorsunuz, havada uçan kuşlar biliyor, sağır sultan da biliyor ki Sayın Erdoğan’ın bu meseleyi başlatmasının nedenlerinden biri cumhurbaşkanı adayı olabilmek ve seçilebilmektir. O da biliyor ki, bunu sağlayabilmek için Kürtlerle CHP’nin kurduğu bağı koparması lazım. Bütün kamuoyu yoklamalarında görülüyor ki özellikle İstanbul, İzmir, Adana, Mersin gibi Kürtlerin yoğun yaşadığı metropollerde Kürt seçmenle bir bağ kurulmuştur ve CHP de bunun öncülüğünü yapmıştır. İktidarın önceliği bu bağı kopartmak ve mümkünse seçimlerde kendisine oy verebilecek bir vizyon sunmak, mümkün olduğunca CHP’yi de tepkisel hale getirmektir. Ama biz bu tuzağa düşmeyeceğiz.
- CHP içinde de Kürtlerle ilgi farklı, kimi ırkçılığa uzanan söylemler oluyor. Bunu nereye oturtup, nasıl değerlendiriyorsunuz?
CHP cumhuriyeti kuran, yüz yıldan fazla tarihi bir geçmişi olan ve hiçbir siyasi partide olmadığı kadar da kendi içerisinde parti içi demokrasinin olduğu bir siyasi partidir. Bazıları bunu parti içi karmaşa diyorlar. Ama biz parti içi demokrasi diyoruz buna. Dolayısıyla parti içinde değişik akımlar, değişik görüşler, değişik şahsiyetler var. Ama parti içinde son sözü söyleyen ve muhatapların da dikkate alması gereken genel başkan veya yetkilendirdiği temsilcilerdir. Onların sözleridir. Bu aşamada Türkiye’nin ve dünyanın karmaşık yapısı içerisinde partiyi bir bütün olarak tutmaya çalışıyoruz. Çünkü sonuçta CHP’de siyaset yapan birçok kesim var. Ama biz partiyi bir bütün olarak tutup, parti çizgisinde, bu arkadaşlarımızın, herkesin, benim de dahil olmak üzere kalmasını sağlayacak bir vizyon sunmaya çalışıyoruz. Dolayısıyla siyasi muhatapların da muhatap alması gereken kişi Sayın Genel Başkanımız Özgür Özel’dir.
- Özgür Özel’in Saraçhane’deki konuşmasında Kürtlerde bir kırgınlık varsa helallik istiyorum sözünden mi bahsediyorsunuz?
Evet. Hem Tuncer Bakırhan’la ortak yaptığı basın toplantısında çok açık bir biçimde ifade etti, hem de bir kırgınlık varsa bu partinin genel başkanı olarak ben helallik istiyorum dedi. Benim sözlerime bakabilirsiniz dedi. Dolayısıyla buna bakmak lazım.
- CHP muhalefetin güçlendirilmesi, demokratikleşme ve barış için ne tür adımlar atacak? Anti-demokratik uygulamalara karşı nasıl bir ittifakın ve ortaklaşmanın yol haritasını oluşturacak?
Hükümet uygulamalarıyla bilinçli olarak parlamentoda bu zemini ortadan kaldırıyor. Bir taraftan en ağır yargı tacizini ve baskısını yapacaksınız; seçilmiş belediye başkanlarını saçma sapan delillerle tutuklayıp cezaevine atacaksınız, diğer taraftan da “parlamentoda biz demokratikleşmeyle ilgili şunları getirdik, hadi yapalım diyeceksiniz”. Kürt meselesi hakkında yarın öbür gün bir yasa tasarısı geldiği zaman, nasıl olacak, nasıl bir araya geleceğiz? Cumhuriyet tarihinde yakın zamanda görülmemiş şekilde partiye kayyım atamaya kalkışacaksınız; İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı’nı hiçbir hukuksal temele dayanmayan nedenlerle tutuklayıp mal varlığına el koyacaksınız. Sonra da parlamentoda hiçbir şey olmamış gibi “hadi gelin şu yasayı beraber çıkartalım,” diyeceksiniz. O nedenle bunun zorluklarını Kürt hareketinin de görmesi lazım. Tabii ki sokağa kimseyi davet etmiyoruz.
- CHP’nin bir beklentisi mi var bu konuda? Nedir beklentiniz?
Muhataplarına şunun söylenmesi lazım: Bir taraftan gelin silah bırakın, parlamentoda yasaları çıkartacağız diyorsunuz ama diğer taraftan da bizim de inanmadığımız, bizim de karşı çıktığımız bu işleri yapıyorsunuz. Ana muhalefet partisi karşı tarafta olursa bu toplumsal zemini nasıl yakalayacağız? Bir de buradan mı kutuplaşacağız? CHP’nin işin içinde olması sonuçta o kutuplaşmayı en aza indiren bir zemin sağlar. Adalet ve Kalkınma Partisi bu zemini bozmak istiyor. Ben bu silahtan, çatışmadan, ölümden çok çekmiş ve bunu çok iyi bilen birisi olarak söylüyorum. Adalet ve Kalkınma Partisi ısrarla ama ısrarla zemini elinin tersiyle itecek girişimler yapıyor. Buna kamuoyunda olmasa bile kamuoyunun arkasında hangi mekanizmalar varsa devreye girmesi lazım bana göre.
- Kürtlerle olursam ben olurum başkası olmaz mı diyor?
Evet. İktidar, zaten çözmüşüm, büyük yol almışım. CHP zaten karşı çıkmıyor. Bunun siyasi rantını onlarla paylaşmayayım diye düşündü. Biz de ısrarla “Bakın, parlamento güvencesi olmazsa, yani sadece aktörlerin rolü ile bu işler yürümez. Aktörün çıkarı bitince masayı devirir,” dedik.
- 2015 te olduğu gibi…
Buna dönük benim konuşmam vardır Meclis’te. Ne oldu? 2015’te bitti ve daha büyük bir travma ile karşı karşıya kaldık. 2016’da darbe girişimi oldu. 2017’de anayasa değişti ve Kürtler 2015’ten önceki tarihlerinde görmediği kadar zulüm gördüler. Şimdi Türkiye’de bu kadar darbe oldu kimsenin aklına kayyım atamak gelmiş miydi? 12 Eylül darbesi dahil olmak üzere bu kadar siyasetçi kitlesel bir biçimde tutuklanıp cezaevine konmuş, hapse gönderilmiş miydi?
- Buradan çıkış ne olmalı?
Adalet ve Kalkınma Partisi’nin niyetini sağlam bir biçimde ortaya koyması lazım. Gerçek anlamda Türkiye’de demokrasiden, barıştan, toplumsal barıştan, adaletten, eşit yurttaşlıktan, silahsızlanmadan yana mıdır, değil midir? Eğer bunlardan yanaşsa, örgütün kendisini feshetmesinden yanaysa, bu yaptıkları yanlıştır. Bakın ben parlamentoya şunu söyledim; biz senden bu dönemde bir şey yapmanı beklemiyoruz. Hiç olmazsa kötü bir şey yapma.
- Örgütün silah bırakması için bir hukuki düzenleme, koşullar ve güvence gerekmiyor mu? Bunun için Meclis’in çalışması lazım değil mi?
Bunları yaptığı zaman onları da yapmayacağını anlıyoruz. Bir taraftan bunu yaparken bir taraftan onu nasıl yapacaksın? Bunu siyaseten göze alamaz. Çünkü Sayın Erdoğan sonuçta anket siyasetçisidir. Kamuoyu yoklamasına bakar. İstanbul’da bu kadar baskı yapacaksın, gözaltına alacaksın diğer taraftan da diyeceksin ki ben tecridi kaldırdım. Türkiye bunu kabul eder mi? Eğer oy yüzde 30 ise, yüzde 25’e düşer. AKP’nin karar vermesi lazım gerçekten. Böyle deneme yanılma yoluyla siyaset yapılmaz. Onu da yapayım, bunu da yapayım bakayım hangisinde başarılı olurum diyemezsiniz. Sonuçta çatışma çözümü, silahsızlanma, dünyada bir bilim dalına dönüşmüş, dünyanın en kapsamlı, en ağır bedelli, en uzun süreli bir silahlı çatışma sürecinin bitirilmesi konuşuluyor ve bunu başlatan da MHP beklenmedik bir biçimde. Dolayısıyla eğer 40 yıl süren silahlı çatışma, şiddet sonlanacaksa, bitecekse gerçekten iktidarın bu konuda bir inanç ortaya koyması lazım. Deneme yanılma yöntemiyle bu olmaz. Bir taraftan ben Türkiye’de en kötü şeyi yaparım, diğer taraftan da şunu yaparım olmuyor. Bunun dünyada karşılığı yok, Türkiye’de karşılığı yok, bilimde karşılığı yok, siyasette karşılığı yok.
- Samimi olmadığını, kendi ajandası dahilinde oyalama taktiği mi izlediğini düşünüyorsunuz?
İşte bu yüzden de Diyarbakır’daki insanlar da Bağcılar’daki insanlar da güven duymuyor. Barış ihtimalini satın almakla, duygusal olarak güven duymak başkadır.
- Newrozlarda ne gördünüz. Ne mesaj verildi?
İstanbul’a gitmedim ama Diyarbakır’da çok insanla temas ettim. 27 Şubat öncesinde ve sonrasında da sokakta insanlarla beraberdim. İnsanlar kesinlikle, yüzde yüz, istisnasız bir biçimde silahsızlanmadan, Kürt meselesinde çatışmanın, silahın olmamasından yanalar. Bunda hiçbir kuşku yok, hiçbir tereddüt yok. Ama nasıl olacağı konusunda Erdoğan’ın ve bu hükümetin verdiği bir güven de yok. Bu son olayda vermeyeceğini gösteriyor zaten. Siz İstanbul gibi bölgenin dışında bir coğrafyada bile Kürtlerin temsiline bu kadar şiddetle karşı koyuyorsanız ileride ne yapacaksınız? Bu işi yürütenleri, yani devlet aklı ile AKP’yi ayırmıyorum. Devlet dediğimiz aygıt AKP’nin kendisidir. Devlet aklı ayrı bir bürokrasiyi, ayrı bir yargı bürokrasisini, ayrı bir ordu bürokrasisini falan ifade etmiyor. Sonuçta AKP’nin 23 yılda inşa ettiği rejimin parçalarıdır. AKP’nin inşa ettiği bu rejim eğer gerçek anlamda Türkiye’de daha büyük bedellere yol açabilecek bir sonuca gitmek istemiyorsa tutumunu tekrar gözden geçirmesi lazım ve siyaseti de yargı uzantılarıyla ya da bürokrasideki uzantılarıyla değil, bizzat siyasetçilerle yapması lazım. Yanlışları biraz da oradan kaynaklanıyor.
- Sokak son derece hareketli. Üniversite gençliği özellikle Gezi’den sonra ilk defa güçlü söz kurarak çıktı. Ama aynı zamanda polis şiddeti gözaltılarla birlikte devam ediyor. Bu eylemler, sokak hareketliliği bu süreci nereye götürür?
Türkiye’de hukuk da öngörülebilir değil. Dün kapatılması istenen DEM Parti bugün bizzat Bahçeli tarafından muhatap alınır hale geldi. Dolayısıyla öngörülebilir değil. Ama şunu öngörüyoruz: AK Parti’nin bu uygulamaları maalesef Türkiye’yi daha da batırıyor, bulunduğu bütün liglerden düşürüyor. Ekonominin, iç barışın bu şekilde sağlanması mümkün değil. Biz demokratik muhalefetimizi toplumun bütün kesimleriyle dayanışarak ve birlikte geliştireceğiz. Saraçhane’de bunu yapmaya çalıştık. Tabii ki gençlerin bize de tepkisi var. Yani yeni bir kuşak var ve o tamamen gelecekten umutsuz bir kuşak. Gelecekle ilgili bir beklentileri kalmamış. O yüzden de sokakta kaybedecek bir şeyimiz yok düşüncesindeler. Bu kuşağı kazanmamız lazım. Bunlara ve Türkiye’deki bütün yurttaşlara özgür bir gelecek bırakma sorunumuz var.
Derdimiz gün yüzü görmek…
- Sezgin Tanrıkulu’nun derdi nedir?
Derdimiz bunca yıl sonra gerçekten bir gün yüzü görmektir. Bunca yıldan sonra güneşi görmek.