• İletişim
  • Yazarlar
  • Gizlilik Politikası
13 Nisan 2026 Pazartesi
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
ABONE OL!
GİRİŞ YAP
Yeni Yaşam Gazetesi
JIN
  • Anasayfa
  • Gündem
    • Güncel
    • Yaşam
    • Söyleşi
    • Forum
    • Politika
  • Günün Manşeti
    • Karikatür
  • Kadın
  • Dünya
    • Ortadoğu
  • Kültür
  • Ekoloji
  • Emek
  • Yazarlar
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Tümü
  • Anasayfa
  • Gündem
    • Güncel
    • Yaşam
    • Söyleşi
    • Forum
    • Politika
  • Günün Manşeti
    • Karikatür
  • Kadın
  • Dünya
    • Ortadoğu
  • Kültür
  • Ekoloji
  • Emek
  • Yazarlar
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Tümü
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
Yeni Yaşam Gazetesi
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
Ana Sayfa Forum

Şiddet üreten bir düzende çocuk ve genç olmak

12 Nisan 2026 Pazar - 23:00
Kategori: Forum, Manşet

Shoshana Zuboff’un ‘gözetim kapitalizmi’ olarak tanımladığı sistemde, kullanıcı davranışları sürekli izlenir ve en fazla etkileşim üreten içerikler öne çıkarılır. Şiddet, aşağılama ve kriz anları daha fazla dikkat çektiği için algoritmalar tarafından sistematik olarak görünür kılınır. Bu da şiddetin yalnızca izlenen değil, aynı zamanda ödüllendirilen bir içerik türüne dönüşmesine neden olur

Gülizar İpek

Şiddet yalnızca fiziksel bir eylem değildir; aynı zamanda toplumsal ilişkiler içinde üretilen, yeniden dolaşıma sokulan ve normalleştirilen bir güç biçimidir. Bugün şiddet; ailede, okulda, medyada ve dijital mecralarda farklı biçimlerde yeniden üretilirken, yalnızca bireysel davranışlar üzerinden değil, onu mümkün kılan toplumsal ve politik zemin üzerinden anlaşılmalıdır. Bu nedenle mesele tekil olaylar değil, şiddetin üretildiği ve sürdürüldüğü alanların bütünüdür.

Son dönemde okul koridorlarında, parklarda ve dijital mecralarda tanık olunan akran zorbalığı vakaları, artık “ergenlik krizi” veya “bireysel sapma” gibi psikolojik kategorilerle açıklanamayacak bir boyuta ulaştı. Karşımızda sadece birbirine zarar veren çocuklar ve gençler değil; birbirini ezen, dışlayan ve yok sayan bir nesil var. Ancak bu artışın arkasında tesadüfler değil, devletin denetleme ve koruma yükümlülüğünü yerine getirmemesi ve buna rıza gösteren politik atmosfer yatmaktadır. Çocuk, korunması gereken bir özne olmaktan çıkarılıp, şiddetin ortasında yapayalnız bırakılmış bir nesneye dönüştürüldü.

Bugün 13–14 yaşındaki çocukların ve gençlerin 9 yaşındaki bir çocuğa şiddet uyguladığı, bazı çocukların ve gençlerin ise bir arkadaşlarını direğe bağlayarak her türlü şiddeti uygulayıp bunu kayda aldığı ve sosyal medyada paylaştığı örnekler, bu durumun ulaştığı boyutu açıkça gösteriyor. Çocukların ve gençlerin kendi akranları tarafından sistematik biçimde tehdit edildiği, aşağılandığı ve şiddetin bir gösteriye dönüştürüldüğü bu tablo, artık münferit vakalarla açıklanamaz. Bu, şiddetin öğrenildiği, yeniden üretildiği ve normalleştirildiği bir düzenin sonucudur.

Devlet, anayasal ve uluslararası sözleşmelerden doğan denetim ve koruma sorumluluğunu yerine getirmediğinde, o boşluğu şiddetin kuralsızlığı ve güçlünün yasası dolduruyor. Bu ülkede çocuklar ve gençler artık sadece büyümüyor; bir düzenin içinde biçimleniyor. Bu düzen, şiddeti bastırmıyor; aksine onu dolaşıma sokuyor. Ekranı açtığınızda gördüğünüz şey yalnızca bir hikâye değil: mafya ilişkileri, silahın güç olarak sunulması ve tahakkümün karizma ile eşitlenmesidir. Dizilerde şiddet sadece gösterilmiyor, açıkça yüceltiliyor ve bu tekrar, gündelik hayatın içine sızarak zamanla bir norma dönüşüyor. Medya bu üretimin merkezinde dururken, kamu otoritesi ise izleyici koltuğunda sessizce yerini alıyor; hatta bu akışı denetlemeyerek fiilen onaylıyor.

Bugün çocuklar ve gençler arasındaki akran zorbalığına bireysel sorun demek, gerçeği örtbas etmektir. Çünkü ortada tekil bir sapma yok; üretilmiş bir davranış kalıbı var. Bir çocuk veya genç başka bir çocuğu aşağılayabiliyor, dövebiliyor, hatta öldürebiliyorsa bu yalnızca bireysel bir mesele değildir. İçinde büyüdüğü düzenin, o düzenin yarattığı güvencesizliğin ve adaletsizliğin sonucudur.

Çocuklar ve gençler ise bu şiddetin en sinsi, en görünmez yüzüyle karşı karşıya kalıyor. Fiziksel darp yanında, dedikoduyla, gruptan atılmayla, görünüm taciziyle, cinsiyetçi aşağılamayla ve sosyal medya üzerinden 24 saat süren dijital linçle boğuşuyorlar. Bu şiddet yalnızca bedene yönelen açık saldırılarla sınırlı değildir. Aynı zamanda çocuğun ve gencin dünyasını, benliğini ve varoluşunu hedef almaktadır. Bu nedenle şiddet, çocukların ve gençlerin hem bedenlerini hem de ruhlarını kuşatan çok katmanlı bir yıkım biçimi olarak işler. Çocuğu ve genci yavaş yavaş yalnızlaştırır, sesini kısar ve yardım istemesini imkânsız hale getirir. Okul koridorlarında gülüşmeler arkasında, ekranlarda beğeni yarışında bu çocuklar ve gençler, sistemin ürettiği güvencesizliğin en ağır bedelini öder. Devlet, toplum ve okul sessiz kaldıkça, bu sinsi şiddet onları yavaş yavaş yok eder.

Şubat 2026’da İstanbul Sarıyer’de 17 yaşındaki lise öğrencisi Aylin Görgülü, Hacıosman metrosundan raylara atlayarak yaşamına son verdi. Arkadaşları uzun süredir okulda akran zorbalığına maruz kaldığını söylüyor. Geriye sadece “Kardeşim ben size layık olmadım” mesajı kaldı. Bir gencin kendisi için böyle bir cümle kuracak noktaya gelmesi, yalnızca yaşadığı zorbalığı değil, onu koruması gereken herkesin yokluğunu gösteriyor. Yine Malatya Yeşilyurt’ta 13 yaşındaki bir çocuk da aynı şekilde sınıfta dışlanma ve tehditler nedeniyle kendine zarar verdi. Ailesi okul yönetiminin kayıtsız kaldığını söylüyor. Bu çocuklar ve gençler yalnız bırakıldı. Bunlar tek tek yaşanmış olaylar değil. Aynı şey, farklı yerlerde tekrar ediyor. Aynı sessizlik, aynı görmezden gelme, aynı ihmal.

Özellikle dijital dünyada, ailelerin çocukları ve gençleri ekranların ve tabletlerin başında denetimsizce yalnız bıraktığı bir ortamda, bu mecralar şiddetin normalize edildiği devasa platformlara dönüşüyor. Sosyal medya algoritmaları ise bu sarmalı derinleştiriyor; daha çok tıklanma ve etkileşim uğruna kavga, hakaret ve aşağılama içeriklerini ön plana çıkarıyor. Algoritmalar, şiddeti bir beğeni nesnesi haline getirerek çocukların karşısına en çok tüketilen içerik olarak sunuyor; böylece şiddet sürekli tekrar edilerek sıradanlaşıyor ve görünür kılınıyor. Bu dijital şiddet sarmalı, devletin dijital okuryazarlık ve platform denetimi konusundaki politik iradesizliğiyle doğrudan ilişkilidir. Bu noktada mesele yalnızca içeriklerin varlığı değil, bu içeriklerin nasıl dolaşıma sokulduğudur.

Shoshana Zuboff’un “gözetim kapitalizmi” olarak tanımladığı sistemde, kullanıcı davranışları sürekli izlenir ve en fazla etkileşim üreten içerikler öne çıkarılır. Şiddet, aşağılama ve kriz anları daha fazla dikkat çektiği için algoritmalar tarafından sistematik olarak görünür kılınır. Bu da şiddetin yalnızca izlenen değil, aynı zamanda ödüllendirilen bir içerik türüne dönüşmesine neden olur. Böylece çocuklar ve gençler, şiddetin en çok izlenen, en çok paylaşılan ve en çok değer üreten içerik olduğu bir dijital ortamda büyür. Bu noktada görülmesi gereken temel gerçek şudur: Şiddet yalnızca okul koridorlarında ya da dijital mecralarda ortaya çıkan bir olgu değildir. Aynı düzen, çocukları ve gençleri yalnızca akran zorbalığına maruz bırakmakla kalmaz; onları güvencesiz çalışma koşullarına, denetimsiz iş alanlarına ve ölümle sonuçlanan süreçlere de sürükler. Bu nedenle akran zorbalığı ile çocuk işçiliği ve iş cinayetleri arasında kopukluk değil, doğrudan bir süreklilik vardır. Dolayısıyla, mesele doğrudan politiktir.

Çocukların ve gençlerin korunmasından sorumlu olan Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı ve ilgili kurumlar yıllardır çocuk işçiliğini, istismarı ve şiddeti engellemekte yetersiz kalıyor. Denetim ya yapılmıyor ya da göstermelik kalıyor. Bir çocuk devletin bilgisi dahilinde bir iş yerinde ölüyorsa, burada yalnızca işveren değil, denetlemeyen kamu otoritesi de sorumludur. Bu durum, devletin çocukların ölümüne karşı duyarsızlaşarak, şiddetin faili olmaktan kaçmayan bir konuma yerleştiğinin çarpıcı bir örneğidir.

Son yıllarda yaşanan çocuk ölümleri, denetimsizliğin ve cezasızlığın bu şiddete nasıl zemin sunduğunu gösteriyor. Urfa’da staj yaptığı atölyede işkence edilerek öldürülen 15 yaşındaki Muhammed Kendirci ve İstanbul’da bir bakış bahanesiyle bıçaklanan 17 yaşındaki Atlas Çağlayan örnekleri, şiddetin farklı alanlarda nasıl üretildiğini kanıtlıyor. Özellikle Mesleki Eğitim Merkezleri (MESEM) ve staj kapsamında çalışan onlarca çocuğun iş cinayetlerinde hayatını kaybetmesi, devletin eğitim adı altında çocuk emeğini güvencesiz bırakan ve onları korumayan politikalarının doğrudan bir sonucudur. İzmir Selçuk’ta beş çocuğun bir yangında hayatını kaybetmesi ise devletin yoksulluğu, çocuk işçiliğini ve korunmasızlığı sistematik olarak ürettiğinin en acı örneklerinden biridir.

Bu tür vahşi olaylar karşısında gündeme gelen yaş küçüklüğü indiriminin kaldırılması veya ceza artırımı gibi yasa tartışmaları, meseleyi tamamen çarpıtmaktadır. Mesele yaşı düşürmek ya da artırmak değil; devletin her yönlü koruma yükümlülüğünü yerine getirmemesi, yoksulluğu derinleştiren politikaları ve tahakküm ilişkilerini sürdürmesidir. Çünkü asıl sorun, şiddeti üreten düzeni ve ilişki biçimlerini kökten dönüştürmeden atılacak hiçbir adımın kalıcı olmayacağıdır.

Michel Foucault’nun belirttiği gibi iktidar yalnızca yasaklamaz; neyin normal olduğunu da üretir. Bugün şiddet bu ülkede bastırılan bir şey değil, belirli biçimleriyle kabul edilen, hatta ödüllendirilen bir davranış haline gelmiş durumdadır. Medya bu üretimin merkezindedir. Mafya dizileri yalnızca suç anlatmıyor, gücün şiddetle kurulduğu bir dünyayı normalleştiriyor. Buna bir de silahın bu kadar kolay ulaşılabilir olması ekleniyor. Küçük bir gerilim veya basit bir tartışma hızla ölümle sonuçlanabiliyor. Çok açık ki şiddet yalnızca öğretilmiyor; aynı zamanda uygulanabilir hale getiriliyor.

Bugün gelinen noktada daha çarpıcı bir durum var: İnsanlar yaşadıkları haksızlıklarda devlete değil, suç figürlerine seslenir hale geliyor. Sosyal medyada bir adaletsizlik ortaya çıktığında bir mafya liderinin etiketlenmesi, çözümün orada aranması bu düzenin geldiği noktayı açıkça gösteriyor. Bir toplumda insanlar çözümü hukukta değil, suç figürlerinde aramaya başlamışsa, orada artık bir zayıflama değil, açık bir çürüme vardır. Adalet işlemiyordur; yerini kaba güç almıştır. Achille Mbembe’nin nekropolitika kavramı tam da bunu anlatır: Bazı hayatlar korunur, bazıları gözden çıkarılır. Bugün çocukların ve gençlerin güvencesiz işlerde çalıştırılması ve şiddet karşısında korunmaması bu durumun sonucudur. Bu nedenle çocuk ölümleri yalnızca trajedi değil, aynı zamanda siyasal bir sonuçtur.

Bu mesele yalnızca kurumsal ihmalle açıklanabilecek bir sorun değildir. Karşımızda, şiddet karşısında sessizleşen, sorumluluktan geri çekilen ve müdahale kapasitesini yitiren bir toplum gerçeği vardır. Ahlaki ve politik toplum, yalnızca bir kavram değil; toplumun kendi yaşamını koruma, sınır koyma ve müdahale etme kapasitesidir. Bugün yaşanan ise tam tersidir. Çocuklara ve gençlere yönelen şiddet karşısında gelişen kayıtsızlık, bu toplumun ahlaki ve politik zemininde ciddi bir çözülmeye işaret etmektedir. Görülen ama müdahale edilmeyen her zorbalık, duyulan ama sahiplenilmeyen her çığlık, bu çözülmenin somut göstergesidir. Bu nedenle sorun yalnızca kurumsal ihmal değil; toplumun kendi sorumluluğunu terk etmesi ve şiddet karşısında giderek edilgenleşmesidir.

Ahlaki ve politik toplumun çözülmesi, bugün çocuklara ve gençlere yönelen şiddetin en temel zeminlerinden biridir. Yaşananlar yalnızca kurumsal boşluklarla değil; toplumun kendi yaşamına sahip çıkma iradesinin zayıflamasıyla açıklanabilir. Bu nedenle çözüm, basit bir düzenleme değil, bu çözülmüş toplumsal zeminin yeniden inşasıdır. Komünleşme, bu noktada bir tercih değil zorunluluktur. Toplumun çocukları ve gençleri koruma, şiddete karşı sınır koyma ve sorumluluğu paylaşma kapasitesini yeniden kurmasının tek somut zeminidir. Çocukları ve gençleri koruyacak olan yalnızca yasalar değil; onları yalnız bırakmayan, müdahale eden ve sahiplenen bir toplumsal örgütlülüktür. Ahlaki ve politik toplum nasıl çözülerek şiddeti büyüttüyse, onun yeniden inşası da ancak komünleşme ve kolektif sorumlulukla mümkün olacaktır.

Sonuç olarak; şiddet üretilen bir normsa, dayanışma ve koruma da yeniden inşa edilebilir. Ancak bu sorumluluk yalnızca devlete bırakılabilecek bir mesele değildir. Ailelerin, toplumun ve yerel dayanışma ağlarının bu süreçte aktif sorumluluk üstlenmesi hayati önemdedir. Çocukların ve gençlerin dijital dünyada denetimsiz bırakılması, ailelerin geri çekilmesi ve toplumsal sessizlik, bu şiddet düzenini besleyen temel unsurlardan biridir. Bu nedenle çocukların ve gençlerin korunması için yalnızca söylem değil, gerçek ve bağlayıcı adımlar atılmalıdır.

Çocuk işçiliğinin fiilen yasaklanması ve denetim mekanizmalarının etkin biçimde işletilmesi, okullarda akran zorbalığına karşı zorunlu ve izlenebilir politikaların uygulanması, dijital platformların şiddeti teşvik eden içeriklerine karşı kamusal denetimin sağlanması ve çocuklara ve gençlere yönelik dijital okuryazarlık eğitimlerinin yaygınlaştırılması bu sürecin temel adımları olabilir. Aynı zamanda yerel düzeyde çocuk koruma ağlarının, kadın örgütlenmelerinin ve toplumsal denetim mekanizmalarının güçlendirilmesi, bu şiddet döngüsünü kırmanın en kritik yollarından biridir. Bu hattın sürdürülebilir olması ise toplumun kendi yaşamını birlikte kurabildiği ve sorumluluğu paylaştığı bir komünleşme pratiğinin güçlenmesine bağlıdır. Çocukların ve gençlerin korunması ancak bu ortak yaşam bilincinin yeniden inşasıyla kalıcı hale gelebilir.

Karşımızda duran basit bir ihmal değil, sistematik bir terk ediştir. Çocukları ve gençleri korumak, sadece bireysel bir vicdan meselesi değil, politik ve toplumsal bir mücadeledir. Devlet, koruma yükümlülüğünü yerine getirmeyerek şiddetin ortağı haline gelmiştir. Bu ülkede çocuklar ve gençler korunamıyor değil, korunmuyor. Ve bizler, çocukları ve gençleri piyasanın ve şiddetin insafına terk etmeyen o ortak yaşam iradesini örgütlediğimizde, bu karanlık döngü parçalanacaktır. Umut, bu sistematik terk edişe karşı geliştirilecek kolektif sorumluluk ve dayanışmadadır.

PaylaşTweetGönderPaylaşGönder
Önceki Haber

Savaşta mola ne anlama geliyor?

Sonraki Haber

Mehmet Altan: Türkiye’nin kurtuluşu Demokratik Cumhuriyet’te

Sonraki Haber

Mehmet Altan: Türkiye'nin kurtuluşu Demokratik Cumhuriyet'te

SON HABERLER

Coğrafyamızın hüzünlü öyküleri

Yazar: Yeni Yaşam
12 Nisan 2026

Mehmet Altan: Türkiye’nin kurtuluşu Demokratik Cumhuriyet’te

Yazar: Yeni Yaşam
12 Nisan 2026

Şiddet üreten bir düzende çocuk ve genç olmak

Yazar: Yeni Yaşam
12 Nisan 2026

Savaşta mola ne anlama geliyor?

Yazar: Yeni Yaşam
12 Nisan 2026

Amed’de ‘Valahî’ filminin galası yoğun ilgi gördü

Yazar: Yeni Yaşam
12 Nisan 2026

Macaristan’da 16 yıllık Orban iktidarı sona erdi

Yazar: Yeni Yaşam
12 Nisan 2026

Özgür Özel tüm il başkanlarını Ankara’ya çağırdı

Yazar: Yeni Yaşam
12 Nisan 2026

Bir Kategori Seçin Lütfen…

  • İletişim
  • Yazarlar
  • Gizlilik Politikası
yeniyasamgazetesi@gmail.com

© 2022 Yeni Yaşam Gazetesi - Tüm Hakları Saklıdır

Welcome Back!

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In

Add New Playlist

E-gazete aboneliği için tıklayınız.

Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Tümü
  • Güncel
  • Yaşam
  • Söyleşi
  • Forum
  • Politika
  • Kadın
  • Dünya
  • Ortadoğu
  • Kültür
  • Emek-Ekonomi
  • Ekoloji
  • Emek-Ekonomi
  • Yazarlar
  • Editörün Seçtikleri
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Karikatür
  • Günün Manşeti

© 2022 Yeni Yaşam Gazetesi - Tüm Hakları Saklıdır