Düşmanın bütün namluları üzerimize, bütün yalanları bilinçlerimize çevrilmişken, bir varlık-yokluk savaşı yürütülürken, ‘nerede hata yapıldı?’ sorusunu sormanın, kimi başlıkları didik didik etmenin, eleştiriyi şimdi ve burada merkeze almanın vakti değildir. Gün, o gün değildir
Mihri Yılmaz
Sözün hükmünü yitirdiği bir tarihsel anın içerisindeyiz. Artık sözlerimiz, yalnızca eyleme yol açtığı ya da bir eyleme dönüştüğü ölçüde anlamlıdır. Bugün yaşadığımız dönem, kelimelerin kendi başına yaşananları açıklamaya yetmediği bir dönemdir. Gerçek bir canavarlar dönemidir.
Evet, Rojava’dan ve Rojava’nın varlık yokluk savaşından konuşmamız gerekiyor. Fakat bu yazıda Suriye’nin değişen dengelerinden, bölgesel ve uluslararası güç ilişkilerinin analizlerinden, cephe hatlarının kaç kilometre uzakta olduğundan, sıfır noktalarından, askeri ve diplomatik manevraların ilerleyişinden söz edilmeyecek.
Bu başlıklar tek başına önemsiz oldukları için değil; fakat başka bir durumun içerisinde olduğumuz için bu metnin konusu değildir.
Bugün içinde bulunduğumuz eşik, olup biteni açıklama, anlamlandırma, kayda geçirme değil; müdahale etme eşiğidir. Tarihi yazma anında değil, tarihi yapma anındayız. Tarihin gidişatına dışarıdan bakabileceğimiz bir konumda değil, tam ortasında, bizzat akışın içinde bulunuyoruz. Böylesi bir anda “olası gelişmeler neler olacak” sorusunu teorik düzlemde tartışmaya gerek yok.
Çünkü anın dayattığı soru başkadır: Mevcut duruma nasıl ve neresinden müdahale edilecektir? Bugün anlamlı olan tek soru budur. Bunun dışındaki her söz, her değerlendirme, her analiz gevelemek riskini taşır. Ve bu risk, tam da böyle anlarda affedilmezdir.
Tam da bu yüzden devrimci bir şairin söylediği gibi: “Şimdi fırınlar zamanıdır. Yalnızca ateşlere odaklanmak gerekir.”
Evet, yalnızca ateşlere odaklanmak gerekir. Çünkü bugün her şey ateş ve barutla kurulan bir denklemin içerisinde şekilleniyor. Bu nedenle konuşulacak bir şey varsa kuşatma altındaki Kobanê’nin, Rojava’nın gerçekliğinden söz etmek gerekir. Kendini savunmak için silaha sarılan, sınırları parçalayarak Rojava’ya akan, Rojava’dan taşıp bu küçük toprak parçasını dünya ile bulaştıran gerçeklikten, devrimci halk seferberliğinden söz etmek gerekir.
Düşmanın bütün namluları üzerimize, bütün yalanları bilinçlerimize çevrilmişken, bir varlık-yokluk savaşı yürütülürken, “nerede hata yapıldı?” sorusunu sormanın, kimi başlıkları didik didik etmenin, eleştiriyi şimdi ve burada merkeze almanın vakti değildir. Gün, o gün değildir.
Saflar hiç olmadığı kadar açık: Devrim bu yanda karşı devrim o yanda
Yalnızca Kürtlerin, sosyalistlerin ya da ilericilerin değil onurlu ve ahlaklı bütün insanların tarafını seçmekte zorlanmayacağı bir saflaşma yaşanmış bulunuyor.
Bölgesel gericiliğin kara gücü olan HTŞ, IŞİD ve SMO karşımızdadır. Bunların kim olduklarını anlatmaya bile gerek yok. Türkiye, Kürdistan ve Ortadoğu’da yaşayıp bu çetelerin gadrine uğramayan neredeyse hiç kimse kalmadı. Ve bütün bu karşı-devrimci hattın merkezinde, açık ki Türkiye devleti durmaktadır. Bu saldırıyı örgütleyen, yöneten ve süreklileştiren adres bellidir.
Dünyanın emperyalist efendileri de bu cephenin arkasındadır. Hiç ikircimsiz ABD’nin onayıyla ilerleyen bir saldırganlık söz konusudur. İsrail’in bu denklemde Suriye ve Türkiye ile kurduğu uzlaşma ortadadır. Dünya gericiliği ile bölgesel gericilik, Rojava’ya karşı ortak bir cephe hâlindedir.
Günlük gelişmelere, diplomatik görüşmelere ya da uluslararası açıklamalara kendisini fazlasıyla kaptıranlar, belki ormanı görmekte bir an için zorlanabilir. Ama gerçek şudur, karşı devrim güçleri Rojava Devrimi’ni tasfiye etmek istiyor. Bu ABD için iki tarafı dengeleme, ortak çözüm bulma ya da arabulucuk süreci değildir. Tek bir kelime ile süreç, Kürtleri ve Rojava’yı teslim alma sürecidir. Hâlâ bunu başaramadılarsa, tek sebebi sürmekte olan direniştir.
Bugün siyaseti bu yalınlıkta değerlendirmek gerekir. Örneğin tarihte Nazi orduları Stalingrad önlerine dayandığında ya da Franco faşizmi Madrid önlerine geldiğinde herhangi bir değerlendirmeye ya da “acaba ne istiyorlar” diye sormaya ihtiyaç var mıydı?
Her şey açık ve aleni! Safevi Orduları Dımdım Kalesi’ni kuşattığında, Osmanlı askeri Koçgiri’de, Kemalist rejimin jandarması Ağrı’da Kürtlerden ne istediyse, bugün de Rojava’dan aynısı istenmektedir. Böylesi anlarda büyük analizlerin üzerinden atlanabilir. Çünkü şu an siyaset kilitlenmiştir, bu kilidi açacak olan da direnişin kendisidir.
Bundan başka bir denklem yoktur.
2014’te Kobanê kuşatıldığında, hiçbir şey sınırda bir çocuğun attığı taş kadar ağırlık taşımıyordu. Bekleyenler, kılı kırk yaranlar değil sokaklara çıkanlar direnişin kaderine yön verdi.
Evet öyle bir andayız ki dünyanın en güzel kelimeleri bir araya gelse bile, soğuktan hayatını kaybeden beş Kobanêli Kürt çocuğunun ahı kadar ağırlığı yoktur. Okuduklarımızın, yazdıklarımızın, söylediklerimizin hükmü; karın, soğuğun altında zafer işareti yapan, ‘’Şehit Namirin’’ diye seslenen o küçücük Rojavalı çocukların yanında bir hiçtir. Yetmiş yaşında silah kuşananlar, en doğrusunu söyleyenlerdir.
Bu yüzden sözü uzatmamak gerekir. Bir şiirde söylendiği gibi:
Susun artık konuşmacılar
Siz savdınız sıranızı
Söz sırası mavzer arkadaşta
Şimdi o konuşacak.
Rojava’da ve Rojava’nın dışında söz sırası direnişte, eylemde ve mücadelededir
Artık bir susalım.
Ve eylemimiz konuşsun.









