Suriye hükümeti ile Suriye Demokratik Güçleri (SDG) arasında beklenmedik uzlaşı, Türkiye’nin iç dinamikleri ve barış sürecini de etkiler nitelikte. Bu entegrasyon hamlesi, sadece Suriye’nin iç dinamiklerini değil, aynı zamanda Türkiye’deki barış sürecini de yeni bir çekim merkezine taşıyor. Bu gelişmelerin Türkiye’deki barış sürecine olası etkileri düşünüldüğünde birçok olumlu çağrışım yaratıyor insanda; en başta akıllara gelen şey sınır ötesindeki çatışma riskinin azalması, Türkiye’nin iç siyasette güvenlik odaklı politikalardan diyalog odaklı politikalara geçişini kolaylaştırabilir düşüncesi.
Yani Suriye’deki bu anlaşma, Ankara’nın içerideki çözüm sürecini ‘güvenlik tehdidi’ azaldı argümanıyla daha rahat yürütmesini sağlayabilir.
Eğer Suriye’deki entegrasyon süreci Kürt toplumunun haklarını güvence altına alan demokratik bir anayasa ile taçlanırsa, bu durum Türkiye’deki süreç için bir bölgesel istikrar modeli teşkil edebilir. Suriye’deki dengeler değiştikçe, Türkiye’de iktidarın söylem dilinde de bir yumuşamayı gerektirir.
Özetle: Suriye’de varılan anlaşma, Türkiye’nin elini stratejik olarak güçlendirirken; sürecin psikolojik ve toplumsal ayağındaki rızayı etkilemesi beklenebilir.
Suriye’deki entegrasyonun Türkiye’deki barış süreci üzerindeki “bahane duvarlarını” yıktığı konusunda birleşiyor. Ancak iktidar bu süreci bir “tasfiye ve kontrol” başarısı olarak görürken, muhalif kanat bunu bir “demokratikleşme mecburiyeti” olarak okuyor. Bu resmi tepkilerde farklı yaklaşımlar görülse de genel olarak bu anlaşma Türkiye’de yürütülen barış sürecine stratejik bir derinlik ve nefes alanı kazandırabilir
***
Bu gelişmelerin Türkiye’deki barış sürecine etkileri olacaktır elbet. Bütün bu olumlu senaryolar barış için yeni bir iklim oluşturulmasına da bağlıdır tabi. Çünkü olayın toplumsallaşması, güven konusu ve kullanılan dil gibi alanlarda yeterli duyarlık gösterilemedi henüz.
Türkiye, tarihinin en kadim meselelerinden birini çözüme kavuşturma yolunda geçmişte önemli deneyimler biriktirdi. Ancak bugün geldiğimiz noktada, sadece siyasi irade veya yasal düzenlemelerin ötesinde, çok daha temel bir ihtiyacımız var: Toplumsal iklimin yeniden inşası.
Barış, sadece silahların susması değil, insanların birbirine bakışının değişmesidir. Son yıllarda kutuplaşmanın keskinleştiği, “biz” ve “onlar” arasındaki mesafenin bir uçuruma dönüştüğü bu atmosferde, barışın fidanlarını dikecek yumuşak bir toprak bulmakta zorlanıyoruz. Peki, bu iklimi nasıl yeniden oluşturabiliriz?
Bunun başında dilin silahsızlandırılması gerekecektir. Barış süreci her şeyden önce dilde başlar. Siyasetin sert, ötekileştirici ve güvenlikçi dili, sokaktaki vatandaşın komşusuna bakışını doğrudan etkiliyor. Toplumsal iklimi iyileştirmek için ilk adım, nefret söyleminden arındırılmış, empatiyi merkeze alan bir kamusal dil inşa etmektir. Kelimelerimizi birer silah gibi değil, köprü kuracak birer araç gibi kullanmaya ihtiyacımız var.
***
Geçmiş tecrübeler gösterdi ki; barış sadece kapalı kapılar ardında yürütülen teknik bir müzakere süreci olarak kalırsa, toplumsal tabanda karşılık bulması zorlaşıyor. İklimin yumuşaması için sivil toplum kuruluşlarının, sanatçıların, akademisyenlerin ve yerel kanaat önderlerinin sürece dahil olması şart. Barışın, gündelik hayatın içinde, çarşıda, pazarda ve mahallede hissedilmesi gerekiyor.
Yeni bir başlangıç mümkün. Ancak bu bir çırpıda gerçekleşecek bir mucize değil, sabırla işlenmesi gereken bir süreçtir. Toplumsal iklimi yeniden oluşturmak, birbirimizi sadece duymayı değil, gerçekten anlamayı seçmektir. Önyargıların buzlarını eritmek için güneşin doğmasını beklemek yerine, o güneşi bizlerin yakması gerekiyor.
Türkiye’nin ihtiyacı olan şey, yorgun düşmüş bir toplumun yeniden birbirine güvenebileceği o güvenli limanı inşa etmektir. Barış, bir lütuf değil; bu topraklarda yaşayan herkesin çocuklarına borçlu olduğu en büyük mirastır.









