Cemal Süreya, sadece sürgünleri şiir yapmadı. O aşkları, acıları, hüzünleri de şiir yaptı. ‘Her ölüm erken ölümdür’ dedi. Kendi ölümü ise baya baya erken bir ölümdü. 59 yaşında bu dünyayı terk ederken, ‘Üstü kalsın’ diye bonkörlük etmekten geri durmadı
Hüseyin Kalkan
Hatırladığı ilk şey bir sürgün manzarasıdır. Daha altı yaşındadır:
“Bizi bir kamyona doldurdular. Tüfekli iki erin nezaretinde. Sonra o iki erle yük vagonuna doldurdular. Günlerce yolculuktan sonra bir köye attılar. Tarih öncesi köpekler havlıyordu. Aklımdan hiç çıkmaz o yolculuk, o havlamalar, polisler. Duyarlığım biraz da o çocukluk izlenimleriyle besleniyor belki.
Annem sürgünde öldü, babam sürgünde öldü.”
Babası Kirmanc, annesi Zaza’dır. Baba tarafı Dersim Pülümür’den Erzincan’a göç etmiştir. Şeyh Sait isyanından sonra, 500 bin Kürt aile Kürdistan’dan sürgün edilir. Bunlardan biri de Cemal Süreya’nın ailesidir. Hali vakti yerinde bir ailedir. Her şeyi birlikte götürmezler, bazı şeyleri bahçedeki kör kuyuya gömerler. Bilecik’e sürgün edilirler. Süreya’nın anlattığı bu sürgündür. Sürgün olduktan 6 ay sonra annesi ölür. Bu yetmez sürgün içinde bir sürgün daha yaşarlar. Sürgünlerin sürgün yerini terk etmeleri yasaktır. 20 yıl Bilecik’te kalmaları gerekir. Ama Cemal’in babası bir süre sonra onun İstanbul’da daha iyi eğitim göreceğini düşündüğü için İstanbul’a, akrabasının yanına gönderir, orada okuması için. Devletten bir süre ses soluk çıkmayınca ailenin kalan kısmını da taşır İstanbul’a. Gel zaman git zaman komşuları öğrenir sürgün yerini izinsiz terk ettiklerini. Daha doğrusu Cemal’in babası Hüseyin efendi anlatır kendini dinlemeye gelen komşularına. Kim olduğu belli değil, bu komşulardan biri ihbar eder aileyi. İzinsiz sürgün yerini terk ettiklerini devletin yüksek makamlarına bildirirler. Yine polis dayanır kapıya. İki gün aile nezarete atılır. Sansaryan Han’da ‘misafir’ edilirler. Bu artık yeni bir sürgündür. “O sıra küçük kız kardeşim daha beş yaşında, büyükannem ise en az altmış beş. Kafese konmuş, saçı sakalı uzun dev gibi bir adam anımsıyorum. Tahta sıranın üzerinde uyumuştuk. Ertesi gün jandarma refakatinde sürgün yurdumuz olan Bilecik’e posta edildik. Ben kaç yaşındayım? On birin içinde… Utanıyordum sürgünlüğümden. Hep gizledim.” (C. Süreya, Günler, 2002, s.300) Yine Bilecik’e gönderilirler. Duyarlığını sürgünlerde edindiğini kendisi söylüyor: “Şimdi çok sevdiğim sürgün sözcüğü beni allak bullak ediyordu. Bir gün büyükanneme sormuştum: ‘Neyiz biz?’diye. Bir şey anlamadı.
‘Sürgün ne demek?’ diye yineledi. Sürgün ‘menfi’ demekmiş, ‘menfa’ya gönderilenlere ‘menfi’ denirmiş. (Şairin hayatı şiire dahil, Feyza Perinçek-Nursel Duruel s. 30)
Kendisine bıraksalardı, sadece bir kadının yüzüne sürgün olurdu belki. Ülke şiirinde artık sürgün ve aşk birliktedir. Utanmaz artık sürgün olmaktan.
Sen yüzüne sürgün olduğum kadın
…
Bilinir ne usta olduğum içlenmek zanaatında
Canımla besliyorum şu hüznün kuşlarını
Sen kalabalıkta bulup bulup kaybettiğim kimya
Yokluğun gayri şurdan şuraya geldi
Bir günler şölenlerle egemen ülkende
Şimdi iri gagalı yalnızlıklar dönüyor
N’olur ağzından başlayarak soyunmaya
Bir kez daha sür hayvanlarını üstüme üstüme
Çık gel bir kez daha yıkıntılardan
Çık gel bir kez daha beni bozguna uğrat (Sevda Sözleri s. 48/2002)
Belki Siyasal’ın merdivenlerinde bir şiir gibi oturan o kızdır yüzüne sürgüne olduğu kadın.
İkinci Yeni ve Cemal Süreya
İkinci Yeni şiirinin öncü şairlerinden biridir. İlk şiir denemelerini ortaokulda eskizlerle, lisede aruzla yapsa da asıl şiir çalışmaları üniversite yıllarında başlamıştır. Ece Ayhan, İkinci Yeni’nin başlıca şairlerinden biri sayar onu. Hepsi İkinci Yeni’nin içinde olan şiir kitapları şunlardır: Üvercinka (1958), Göçebe (1965), Beni Öp Sonra Doğur Beni (1973), Uçurumda Açan (1984), Sıcak Nal (1988), Güz Bitiği (1988) ve Sevda Sözleri (1990).
Şiir kitaplarının yanı sıra deneme, eleştiri, günlükleri yayınlanmıştır. Şiirlerinde aşk ve erotizm başlıca temadır. Sosyal ve siyasal eleştiriler, ölüm, tanrı düşüncesi, portreler ve manzum poetikadır. Ayrıca Fransızca’dan kırka yakın kitabı Türkçe’ye çevirmiştir. Onüç Günün Mektupları (1990) dışında hiçbir yazısı veya şiiri, dergi ve gazetede yayımlanmadan kitaba dönüşmemiştir. Süreya, Papüris dergisini çıkarmış ve bu dergide şiire dair görüşlerini açıklamasının yanı sıra dergiyi bir aydın olarak fikirlerini ortaya koymak için araç olarak kullanmıştır.
‘Cumhuriyet’in gizli Kürdü’ olduğunu söylemiştim bir yazımda. Kürt olduğunu kimseye söylemez. Bu konuda kimse ile sohbet etmez. Konuyu açan olursa bunlar tehlikeli konular diye konuyu kapatır. Bir ara Kürtçe öğrenmek ister, Kürtçe dil, gramer kitapları toplar. 12 Eylül gelir her şey gibi Kürtçe kitaplar da toplatılır.
Şöyle yazar:
“O yıllar ülkemizde
Çeşitli hükümlerle
Yetmiş dilden
İkisi yasaklanmıştı
İkincisi Türkçe” ( a g e. s. 222)
Ece Ayhan ile bir söyleşisinde bir Ortadoğu duyarlığını yaratmak gerektiğinden söz eder. Papirüs’te bir şiir yayınlar 4 sayı peş peşe. Adı direkt ‘Ortadoğu’dur.
Bir Ortadoğu duyarlılığını taşıyan şu dizeler ve daha fazlasıdır.
İki nöbetçiyi anlat
Uygarlık kuzeye doğru çekilirken
Akdeniz kıyılarına iki nöbetçi dikti
Güneşi bir de şiiri
….
Buradan gözalabildiğine
Tek ve seyrek göreceksin yağmuru
Ama her damla dopdoludur
Ve her damlada
Taşıran damla onuru vardı
Bunun için kördür şerbet
Bunun için etoburdur petrol
Bunun için öfkelidir özsu
Morarıyor faltaşı (Sevda Sözleri S. 106/2002)
Cemal Süreya, sadece sürgünleri şiir yapmadı. O aşkları, acıları, hüzünleri de şiir yaptı. ‘Her ölüm erken ölümdür’ dedi. Kendi ölümü ise baya baya erken bir ölümdü. 59 yaşında bu dünyayı terk ederken, ‘Üstü kalsın’ diye bonkörlük etmekten geri durmadı. Ölüm yıldönümünde bir kez daha ‘Cumhuriyetin gizli Kürdü’nü anmak istedim. Bu yazı onun içindir.









