‘Terör’, siyasal, dinsel veya ekonomik hedeflere ulaşmak amacıyla sivillere, belirlenen hedef gruplarına veya resmi yerel ve genel yönetimlere yönelik baskı, yıldırma ve her türlü şiddet içeren yolun kullanımıdır. Hükümetlere veya uluslararası kuruluşlara göre değişmekle birlikte, ‘terör-şiddet’ uygulayan örgütlü gruplara ‘terör örgütü’; ‘terör uygulayan şahıslara ise terörist’ deniliyor.
Bununla birlikte bu ifade oldukça tartışmalı bir kavram olup üzerinde akademik ya da uluslararası fikir birliği yoktur. Gücünü ve yetkilerini bu yönde kullanan devletler de devlet terörizmi kapsamında, savaş suçları ya da insan hakları ihlalleri nedeniyle bu kavramla (İsrail devleti gibi) yargılanabiliyor.
Bu akademik tartışmaları hızla bir yana bırakıp, hemen kendi ülkemize gelelim: Devlet gücünü elinde bulunduranlar, kendilerine isyan edenleri-karşı çıkanları kolayca-yasal olarak yok edebiliyorlar.
Örneğin Mustafa Kemal, ulusal kurtuluş savaşını örgütlemek için Anadolu’ya geçtiğinde Padişah, onun hakkında idam fermanı çıkarttırdı. Mustafa Kemal de, cumhuriyet ilan edildikten sonra, muhalifleri hakkında İstiklal Mahkemeleri’nde idam kararları aldırtmadan geri durmadı.
Lozan Anlaşması’nda hakları yendiğini düşünen ve Osmanlı’daki özerk yapılarını devam ettirmek isteyen Kürt halkının isyanları, devlet güçleri tarafından bilahire şiddetle bastırıldı. Aynı şekilde komünistler, neredeyse her yıl yeniden yapılan operasyonlarla sürekli hapse atıldılar.
Türkiye’deki cumhuriyet rejiminin yaşı 100 yılı aştı ama yönetime gelen sağcı, hatta ‘solcu’ iktidarların bölünme korkusu halen geçmedi. Kürtlere, Alevilere ve Komünistlere yönelik şiddetli bastırma ve etnik asimilasyon politikasına kendince meşruiyet kazandırmak isteyen rejim, onlara önce ‘şaki’, sonra ‘anarşist’ demişti; şimdi de ‘terörist’ diye damgalıyor elini kolaylaştırmak için.
Kelimenin kökeni ya da ilk kullanılışı Fransız İhtilali dönemine kadar geri gitse de, “terör” kelimesi çağımızın en kullanışlı damgalarından biri. Nitekim başta Birleşmiş Milletler gibi uluslararası kuruluşlar ve hatta ABD gibi güçlü emperyalist devletler, yok etmeyi planladığı silahlı örgütü önce ‘terörist’ olarak etiketliyor; sonra da yaptığı-yapacağı her türlü operasyonu kendince meşru hale getiriyor.
Örneğin El Kaide lideri Usame bin Ladin’i sağ yakalayabilecekken, Beyaz Saray’ın canlı izlediği operasyonla öldürmesi ve cenazesini ailesine vermek yerine okyanusa atması karşısında, uluslararası kuruluşların tamamen sessiz kalmasını başka türlü nasıl açıklayabiliriz?
Ülkemizde PKK, Kürt halkının ulusal ve kimlik hakları için 40 yılı aşkın bir süredir silahlı mücadele veriyor. Bu dönemde iktidara gelenler, PKK’nin BM’nin ‘terörist örgütler’ listelerine alınmasını başardı. Bu sayede, PKK’nin beşeri ve ekolojik çevresine karşı çok şiddetli bir savaş yürütüldü. Ancak şimdi -gereken hukuki ve yasal koşulların sağlanması halinde- PKK feshedilirse, bu savaş sona erecek.
Silah bırakma ve PKK’nin feshi merasiminin ne zaman, nerede ve nasıl yapılacağını merak ederken, 27 Şubat çağrısından bu yana medyamızda yazılanları ağzım açık bir şekilde okuyorum! Meğerse -iktidarı da içeren- sağcıların yanı sıra kendisi solda gören ulusalcı çevre PKK’nin silah bırakmasına karşıymış. Neredeyse hepsi ‘Aman, silah bırakmasınlar’ havasında.
Nasıl yani demeyin: Ulusalcılar, PKK’ye ve dolayısıyla Kürt halkının örgütlerine küfretmeyi ihmal etmezken; Erdoğan rejimini yıkabilecek, yıkamasa da zayıflatacak tek gücün PKK olduğunu düşünüyorlar galiba. Belki de PKK’nin uluslararası destekçilerinin bu güçte olduğunu…
Ancak “Varşova Paktı’nın kendini feshettiğinde, NATO’nun düşmansız kaldığı” döneme, anlayışa benzer bu krizin geçici olduğunu kendilerine hatırlatalım! Nitekim geçen hafta tutuklanan 300’den fazla üniversite öğrencisinin PKK ile bağlantısı kesinlikle yok.
Hani, nasıl NATO daha sonra kendisine ‘yeni’ düşmanlar bulduysa, iktidar da -PKK’nin feshinden sonra- kendisine yeni düşmanlar-teröristler icat edecektir! Paniklemenize gerek yok yani…