İşin bir ucu 1 Ekim 2024’e kadar uzansa da esas olarak Abdullah Öcalan’ın 27 Şubat 2025’teki “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı”yla ivme kazanan süreç, geçtiğimiz günlerde nihayet Meclis Komisyonu’nun raporu ile önemli ve kritik bir noktaya vardı. Önemli, çünkü Meclis’in çoğunluğunu temsil eden siyasi güçler ilk kez iyi kötü bir metin üzerinden (açıkça tarif edilmeyip yine ‘terör’ çerçevesinden yürünse de) Kürt sorunun varlığını kabullenmiş oldu. Kritik, çünkü bu metin yalnızca bir genel çerçeveyi içeriyor; yasal biçimlenişin nasıl oluşacağı hiçbir şekilde net değil, daha doğrusu bu konuda tarafların bakış açıları arasında ciddi farklar var. Dolayısıyla rapor, ezberden laflarla değersizleştirilecek bir metin değil. DEM Parti de, bir yılı aşkın süredir bu komisyonun oluşması, ‘Ada’ya gitmesi, ortaklaşıp bir iş yapması için çaba gösteren başlıca legal siyasi odak olarak şerhlerini ortaya koydu ama raporu imzaladı. Anlaşılır bir durum.
Şimdi varılan düzlükte artık asıl sorun, bin bir türlü belagatle, üstü kapalı, bulanık cümlelerle yazılmış bu raporun, ‘gerçekte’ ve ‘pratikte’ nasıl bir yol haritasına tekabül edeceği. Örneğin DEM Parti, “Doğuştan gelen haklar” ibaresinin “anadilde eğitimi” de kapsadığını söylüyor ama iktidar sahiplerinin bu konuda aynı düşünüp düşünmediği meçhul; şimdiye kadarki performansları da biliniyor. Kürt sorununun tanımlanışında da, DEM Parti’nin şerh düştüğü ciddi bir başka fark var. AİHM/AYM kararları meselesi de aslında Erdoğan rejiminin karakterini deşifre eden bir durum. Zaten Anayasa emri olan bir işi, Erdoğan’ın yasadışı bir şekilde yapmadığı böylece tespit ve tescil ediliyor ve ‘artık’ yapılması ‘tavsiye’ ediliyor. Meclis’in neredeyse tamamının iradesi böyleyken, mahkemelerin ve Saray’ın ne yapacağını göreceğiz.
Ama sanırım en kritik konu, ‘müstakil yasa’ diye adlandırılan mesele. Silahlı mücadeleyi sona erdirmiş bir hareketin üyelerinin gelip toplumsal/siyasal hayata katılmasının nasıl olacağı ve daha önemlisi ne zaman olacağı konusunda rapor aslında çok da belirsiz değil. Metinde açık bir sıralama yapılıyor; önce silahların tamamen teslim edildiğinin tespit ve teyiti (ki bunun için güvenlik kurumlarından özel bir mekanizma oluşturulacak), sonra kategorize edilen örgüt üyelerinin durumlarına, konumları göre belirlenecek olan ve bir ucu ‘denetimli serbestliğe’ kadar uzanan yasal düzenlemeler… Feti Yıldız, oldukça somut konuşuyor: “Bunun tespitini MİT, Milli Savunma Bakanlığı, TSK ve emniyet birimlerimiz yapar. Raporlar Milli Güvenlik Kurulu’na gelir. MGK’dan ‘PKK feshedilmiştir, silahlar toplatılmıştır’ diye kısa bir açıklama çıkabilir. Oradan sonra başlarız artık.”
Ama durumun kendisi somut değil. Bütün bunların hangi envanter üzerinden yapılacağı, mesela MİT üyelerinin mağaraları mı gezeceği, vs., bir sürü soru var ortada. Ayrıca sübjektif de. Onları ‘ikna’ edecek silah miktarı ve çeşidi nedir mesela, belirsiz. Aslında, akıl yoluyla bakılırsa iş kolaydır. Silahların terk edilmesinin somut anlamı fiziki olarak teslimi değil, silahların patlamamasıdır, yani bu konudaki siyasi iradedir; bu kadar basit! Yoksa, Ortadoğu’da yaşıyoruz hepimiz, bir örgütü, bir grubu, bir insanı, fiziki olarak tamamen silahtan arındırsanız da, bu bir anlam ifade etmez. Bu coğrafyada silah kullanmak isteyen insan, grup, örgüt, gerekli malzemeyi kolayca bulur. Dolayısıyla, bu mesele basit ama karmaşık bir mesele; pratikte işin nasıl yürüyeceğini göreceğiz.
Fakat bunların da ötesinde asıl sorun, mevcut iktidarın yapısı. Yani aslında tek bir süreç yok ortada; iki süreç var. Daha doğrusu aynı süreçten iki tarafın anladıkları farklı. Kürt tarafı buradan legal/demokratik bir siyaset alanı ve bunun hukuki imkânlarını üretmeye çalışırken, özellikle Erdoğan, mevcut baskıcı rejimi hiç değiştirmeksizin aynen sürdürmek ve iktidarda kalmak derdinde. En son atamalarla gözümüzün önünde bir ‘savaş kabinesi’ kuruyor ve öte yandan baskı atmosferini birazcık olsun gevşetme yönünde hiçbir belirti göstermiyor; dahası her gün yeni ataklarla siyasal alanı daraltıyor. Çok açık, Kürt hareketinin meşru ve açık tanımının tersine Erdoğan, bir “Muhalefetsiz Türkiye” tanımlıyor; ki memleketin yarısı ‘terörist’ ilan edildiği için bu aynı zamanda ‘Terörsüz Türkiye’nin hayata tercümesi gibi oluyor. Ve muhtemeldir ki, işin bir ucunda Ecevit’in 1999’da “Öcalan’ı getiren adam” (!) havasıyla yakaladığı kısmi seçim başarısını, 2027’de “PKK’yi bitiren adam” (!) olarak tekrarlama hevesi vardır, bilemem.
Öte yandan, Kürt hareketi açısından düşündüğümüzde mesela, Erdoğan’ın, Öcalan tarafından formüle edilmiş olan “Kadın özgürlükçü, ekolojist, demokratik paradigma” üçlüsünün üç unsuruyla da problemi var. Elden gelse kadınları eve hapsedecek bir zihniyeti zaten biliyoruz; coğrafyanın her santimini madencilik adı altında köstebek yuvasına benzeten, nerde bir ağaç görse kesip nerede bir derecik görse kurutan bir mantalite de ortada. Demokrasi konusuna gelince ise zaten konuşacak bir şey yok. Memleket koca bir açık hapishaneye dönmüş. Daha ne olsun?
Durum vaziyet böyle… Ve bu ahval ve şerait içinde yürüyor her şey. Bunlar gerçekler. Bu gerçekliğin ortasında Komisyon, rapor, yasa beklenti ve hazırlıkları yaşanıyor. Yaşanmasın mı? Yaşansın elbette. Ama siyasette bir tür ‘birleşik kaplar’ sisteminin işlediği de bilinmeyen şey değil. Bir yerden boşalan bir yere dolar ve akışın nasıl olacağı kapların durduğu pozisyonlara, dengelere de bağlıdır. Bir memleketin toplamında, bütün sathında demokrasi yoksa, bu hiçbir kesim için güvenceli bir durum yaratmaz. Memleketin en akıllı adamı ben olmadığıma göre, müzakereyi yürütenler de aslında bunu biliyordur mutlaka.
Yaşayıp göreceğiz. Ama şimdiden belli ki, bütün yaşayacaklarımızın, her seferinde muazzam gücüyle ayağa kalkan halkın örgütlü refleksinden başka sağlam güvencesi yok.









