• İletişim
  • Yazarlar
  • Gizlilik Politikası
10 Nisan 2026 Cuma
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
ABONE OL!
GİRİŞ YAP
Yeni Yaşam Gazetesi
JIN
  • Anasayfa
  • Gündem
    • Güncel
    • Yaşam
    • Söyleşi
    • Forum
    • Politika
  • Günün Manşeti
    • Karikatür
  • Kadın
  • Dünya
    • Ortadoğu
  • Kültür
  • Ekoloji
  • Emek
  • Yazarlar
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Tümü
  • Anasayfa
  • Gündem
    • Güncel
    • Yaşam
    • Söyleşi
    • Forum
    • Politika
  • Günün Manşeti
    • Karikatür
  • Kadın
  • Dünya
    • Ortadoğu
  • Kültür
  • Ekoloji
  • Emek
  • Yazarlar
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Tümü
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
Yeni Yaşam Gazetesi
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
Ana Sayfa Kadın

‘Toplumu şiddetle yönetmek faşizme yönelmektir’

10 Nisan 2026 Cuma - 00:00
Kategori: Kadın, Manşet, Söyleşi

Mart ayında isimleri aynı olan iki Fatma Nur Çelik ve bir kız çocuğu, erkek şiddetiyle hayattan koparıldı. Tarikat karanlığını ve şiddetin ürkütücü artışını ortaya koyan bu tabloyu Antep Milletvekili Sevda Karaca, gazetemize değerlendirdi:

‘Şiddet; özellikle kadınlara ve çocuklara yönelen şiddet, bu düzenin devamlılığı için her gün yeniden üretilen bir yönetme biçimi. Şimdi bakın Fatmanur Çelik’lere yönelik şiddeti bireyselleştirmek, münferitleştirmek, kamusal-politik yönlerini ortadan kaldırmaya yöneliktir’

Nesli Şahiner

Bir filme konu edilse ‘çok abartılı’ diyeceğimiz olaylar yaşanıyor gözlerimizin önünde. Aynı isimde iki kadın, aynı kentte ve aynı gün katledildi. İlk Fatma Nur Çelik, gencecik bir kadındı. Türlü işkencelere maruz bırakıldı. Kendisine tecavüz eden Kuran’a Hizmet Vakfı yöneticisi Ayhan Şengüler’le evlendirilmişti. Sonrasında ayrıldığı failin 3 yaşından itibaren kızı Hifa İkra Şengül’e de tecavüz ettiği ortaya çıkınca büyük bir adalet mücadelesine girişmişti. Tüm delillere rağmen fail tutuklanmayınca adliye önünde adalet nöbetine başlamıştı. O nöbet sırasında basına tehdit edildiğini açıklamış ve “Bir gün intihar ettiğimi duyarsanız asla inanmayın” demişti. Fatma Nur Çelik’in ve 8 yaşındaki kızı Hifa İkra’nın 2 Mart’ta, Zeytinburnu sahilinde cansız bedenleri bulundu. ‘İntihar ettikleri’ ilan edildi.

Diğer Fatma Nur Çelik ise 44 yaşında bir öğretmendi. 5 yaşında bir çocuğu vardı ve Çekmeköy’de bir okulda görev yapıyordu. 17 yaşındaki öğrencisi Furkan Samet Bakalım tarafından kesici aletle katledildi. Geçtiğimiz yıl okulda iki öğrenci arasında bıçaklı kavga yaşanınca Çelik disiplin kurulunda, “Can güvenliğimiz yok, bıçaklanan biz de olabilirdik” demişti… Maalesef dediği de çıktı.

Her yerinden şiddet taşan ve adı artık kadın cinayetleriyle anılan Türkiye’yi, kadın cinayetlerinin geldiği boyutu iki Fatma Nur Çelik cinayeti üzerinden Emek Partisi Antep (Dîlok) Milletvekili Sevda Karaca’yla konuştuk.

  •  Türkiye’de 24 saatte 8 ya da 10 kadın katledilebiliyor. Kadın cinayetlerinin ‘kırım’a dönüştüğü bu durumu değerlendiriyorsunuz?

Şiddet; özellikle kadınlara ve çocuklara yönelen şiddet, bu düzenin devamlılığı için her gün yeniden üretilen bir yönetme biçimi. Dolayısıyla meselenin sadece koruma mekanizmaları olmadığı, esas olarak toplumu yönetme araçlarından biri olduğu, daha açık bir biçimde tartışma biçimini olanaklı kılıyor. Kadına yönelik şiddet ve cinayetlerinde biçim değişmekle birlikte vahşileşiyor da. Her yükselen mücadele döneminde biz alenen işlenen kadın cinayetleri ile çocuk cinayetlerinin yanı sıra şüpheli kadın ölümleri sayısının da arttığını, cezasızlık pratiğinin faillere suçlarını daha fazla gizlemeyi öğretebilecek biçimde kamusallaştığını da görüyoruz. Yani bugün kadın hareketi olarak, kadınlar olarak yalnızca kaybettiğimiz kız kardeşlerimizin sayısal olarak artışına değil, bu artışa neden olan koşullara ve bir de buzdağının görünmeyen yüzüne daha çok odaklanmak zorunda olduğumuz bir eşlikten geçiyoruz diye düşünüyorum.

  •  Geçtiğimiz mart ayında Fatma Nur Çelik, tarikatta yaşadığı tecavüz ve işkenceyle mücadele ederken, kızıyla birlikte şüpheli şekilde yaşamını yitirdi. Bir başka Fatma Nur Çelik ise öğretmendi ve öğrencisi tarafından katledildi. İstanbul Sözleşmesi’nin kaldırılmasından sonra kadına yönelik şiddet ve cinayetler büyük hız kazandı. Ardından da İstanbul Sözleşmesi’nin kaldırılmasını isteyen tarikatların kadınlar ve çocuklar üzerindeki etkinliği/baskısı arttı hem de şiddet arttı. Bu tabloyu nasıl görüyorsunuz?

İstanbul Sözleşmesi’ne kadınlar olarak bu denli sahip çıkmamızın en temel nedeni; şiddeti bir toplumsal sorun, bir siyasal sorun olarak tanımlamasıydı. Biz çok iyi biliyoruz ki aslında şiddeti yaratan koşullara, şiddeti besleyen kurumlara ve faillerin olanaklarına kamusal düzen içerisinden cevap vermezsek, onu değiştirmeye yönelik bir mücadele ekseni kurmazsak, sürekli bir şiddet sarmalının içerisinde kalmaya devam edeceğiz. İstanbul Sözleşmesi’ne saldıran tarikat ve cemaatler ve çeşitli politik çevreler tam da bizim sahip çıktığımız yere saldırarak, İstanbul Sözleşmesi’ni ortadan kaldırıp, onu 6284’le teknik bir meseleye oturttular. Şimdi bakın Fatmanur Çelik’lerden biri öğretmen diğeri ise tarikat/cemaat elinde hem kendisi hem kız çocuğunun hayatının karartıldığı iki örnek. İkisi de ortak bir biçimde ‘sapık bir fail’, ‘kontrolden çıkan bir öğrenci’, ‘trajik bir olay’ olarak nitelendirildi. Bu anlatımın ta kendisi aslında şiddeti bireyselleştirerek, münferitleştirerek, kamusal-politik yönlerini ortadan kaldırmaya yönelik anlatılardı. Biz kamusal ve politik sorumluluğu olan bakanların, iktidar sözcülerinin toplumda yükselen öfkeyi başka bir yere çevirmek için bu anlatıya sığındığını gördük. Tarikat/cemaatlerin istismarına karşı mücadele eden bir kadının korunmaması ihmal değil, sistematik bir tercihtir. Okulda bir öğretmenin şiddet sonucu öldürülmesi anlık bir patlama değil, eğitim sisteminin kamusal olarak çökertilmesinin bir sonucudur. Yani biz iki Fatmanur tek fail, tek gerçek derken, esas olarak failliğin bu kamusallığı bir bütün olarak çökerten, dolayısıyla yaşanan bütün şiddeti münferitleştiren düzenin fail olduğunu söylüyoruz. O yüzden mesele özellikle kadına ve çocuğa yönelik şiddet olduğunda, istismar ve tecavüz olduğunda bu düzenin toplumsallığı, kamusallığı yeniden inşa etme pratiğinin bir parçası olduğunu unutmamak gerektiğini düşünüyorum. Çünkü iki Fatmanur’un vakası tam da bunu gösteriyor aslında; birinde çocuğunu korumaya çalışan, kendine yeni bir hayat kurmaya çalışan bir kadın sistematik olarak yalnız bırakılıyor. Diğerinde bu şiddet bağını daha görünür kılabilme ve bunu önleyebilme pozisyonunda olan bir öğretmen, şiddete açık hale getiriliyor. Bu iki konunun ortak noktası aslında kadınların ve çocukların korunmamasının bir tesadüf olmadığı, sistemin işleyiş biçimi olduğu, bunun içinde tarikat/cemaatlerin kamusalın ana aktörü haline getirilmesi ve faaliyetlerinin daha çok ortaya çıkarıldığı bir düzenek olduğunu görmek lazım. Burada kritik meselelerden biri şu; bizim yaşadığımız bütün acı verici olaylardan sonra ‘devlet neden korumadı’nın ötesine geçmeye ihtiyacımız var. Çünkü açık bir biçimde görüyoruz ki koruma mekanizmaları bilerek işletilmiyor, şikayetler, hak mücadeleleri ve adalet arayışları bilerek sonuçsuz bırakılıyor kimi durumlarda. Özellikle bu çözümsüz bırakma, korunaksız bırakma halinin kendisi zaten aslında bir yönetme biçimi oluyor.

  •  Bir kadın milletvekili olarak bu tabloya Dîlok’tan nasıl örnekler verirsiniz, nelerle mücadele ediyorsunuz?

En son yaşadığımız örnek üzerinden tabloyu ortaya koyabilirim. Bir buçuk sene önce Ahmet Aslansoy Tekstil Fabrikası’nda bir kadın işçi, fabrikanın sahibi olan Ahmet Aslansoy tarafından tacize uğradı. Bu fail, sadece Antep’te gücü elinde bulunduran bir patron değil, aynı zamanda AKP Antep Milletvekili Derya Bakbak’ın da babası kendisi. Kadın işçi bu tacizi belgeledi ve bu delillerle beraber tam bir buçuk yıl önce CİMER’e başvurdu, suç duyurusunda bulunduğu karakola gitti, savcılığa gitti. Elinde deliller, belgeler olmasına rağmen kadının başvuruları dikkate alınmadı. Bir buçuk sene boyunca sürüncemede bırakıldı. Bu kadın işçi arkadaşımız Birtek-Sen Sendikası’na ve bize ulaştı. Biz de konuyu gündem ettik ve ancak büyük bir kamuoyu desteği, kadın örgütlerinin, emek örgütlerinin, Antep’teki işçilerin konuyu gündem etmesinden sonra kadının başvurularına cevap verildi. Hazırlanan bir iddianameyle davaya dönüştü. Geçtiğimiz günlerde de ilk kez mahkeme görülecekti, adliyeye gittiğimizde bir öğrendik ki hakim o gün izin almış ve duruşma ertelenmiş. Bir buçuk yılın sonunda ancak açılabilen bir davanın ilk duruşmasında hakimin izin alması ve duruşmayı ileri bir tarihe ertelemesi, sürüncemede bırakılarak olayın unutturulmak istenmesidir. Aslında tacize uğrayan işçi kadın arkadaşımız üzerinden bütün kadın emekçilere ve kadınlara, ‘Sen ne yaparsan yap, bu düzen parası, siyasal erki, gücü olanın yanında durur’u göstermek, bunu ilan etmek için her şey yapıldı. Antep’te biz benzer pek çok davayı takip ediyoruz. Bakın Ezgi Aliye Yiğit, 17 yaşında bir kız çocuğu. Bu kız çocuğu ehliyetsiz bir şoför tarafından şehrin en işlek caddesinde hızla çarpılarak öldürülmüş bir çocuk. Ailesi adalet mücadelesine girdiğinde karşılarına Nizip Ticaret Odası Başkanı, Nizip Belediye Başkanı çıktı. Çünkü katil bunların çocukları ve yeğenleriydi. Ve neredeyse Ezgi Aliye’ye akşam bu saatte neden okuldan çıkıp eve gittiğini sorgulatacak bir muamele yapıldı bütün dava sürecinde. Dolayısıyla biz şiddetin cezasız kalmasına, şiddetin göz göre göre üstünün kapatılması ve olağanlaştırılmasının sadece bireysel bir faillik meselesi olmadığını, bu düzenin işleyişinin ana halkası olduğunu söylerken, tam da buna işaret ediyoruz. Öte yandan şimdi yeni bir yöntemle daha karşı karşıya olduğumuzu düşünüyorum. O da şu; uğradığı şiddeti ortaya çıkaran, adalet mücadelesi veren herkese yeni bir yöntem olarak, ‘halkı kin ve düşmanlığa sevk etmek’, ‘halka alenen yanlış bilgi yayma’ gerekçeleriyle cezalandırma pratiklerine de giriyorlar. Örneğin Fatma Nur Çelik ve kızı Hifa’nın yaşadıklarını başından beri takip eden Önce Çocuklar ve Kadınlar Derneği Başkanı Müjde Tozbey’in aynı gerekçelerle ifadeye çağrılması da bu durumun bir parçası. Dolayısıyla bunlar karşısında daha örgütlü ve sistematik bir mücadele hattı ortaya koymayı daha iyi becerebilmemiz, daha iyi tartışabilmemiz gerektiğini düşünüyorum.

  •  Hukuk sisteminden uzaklaşan bu tablonun oluşturulmasındaki amaç nedir peki?

Biz bu ülkede hayvan katliamını meşrulaştıran bir yasanın geçtiğini gördük, bütün tepkilere rağmen. Çocukların cezalandırılma yaşının 10’a kadar düşürülmesi, hapis cezalarının arttırılması tartışmalarıyla karşı karşıyayız. Biz cezasızlık pratiğiyle televizyonlardan, sosyal medyadan şiddetin bizzat mağduru olan kadınların önüne ‘bakın nasıl da rahat rahat geziyorlar, onlara hiçbir şey olmuyor’ haberlerinin döküldüğü bir memleket ortamında yaşıyoruz. Aynı zamanda işçilere yönelik şiddet de artıyor, fütursuzlaşıyor. Genel olarak toplumun her alanında ve herkese yönelen şiddet de gerçek bir biçimde artmış durumda, devlet şiddeti de artmış durumda. Şiddeti bir yönetme biçimi olarak böyle kullanmak, esas olarak faşizme yönelen iktidarların yaptığı bir durumdur. Tarihte bulunan örnekleri vardır. Dünyanın her yerinde benzer yasaları, cezasızlıklar pratiklerini, benzer şiddet olguları ve olaylarını, dolayısıyla kutuplaşmayı, halkın aynı dertten muzdaripler olarak değil, derdin sorumluları olarak karşı karşıya getirildikleri bir dünya dönemeci içindeyiz. Aslında bu hem şiddet suçunun toplumsal bir mesele olmaktan çıkarılması hem de aynı zamanda bir yönetme pratiğine dönüştürülmesidir. Diğer taraftan bu şiddete maruz kalan herkesin kendi adaletini kendisinin sağlayacağı bir kısasa kısas düzeni de oturtuluyor. Binlerce yıl boyunca mücadele ederek oluşturduğumuz hukuk anlayışının, ilkelerinin, toplum olma bilincinin, birlikte yaşama dayanaklarının, demokratik karakterinin de ortadan kaldırılması, mücadele tarihinin bir bütün olarak silinip atılması ve neredeyse ilk çağ dönemlerine dönme pratiklerinin yaşanması anlamına geliyor. O yüzden adaleti bir bakıma bir intikam meselesi haline getiren bu düzen, linç kültürünü besleyerek, diyelim ki ‘idam ve hadım’ gibi insanlık dışı cezaların uygulanması için kamuoyunu hazırlayarak, toplumsal bir sorunu tek tek suçlu bireylere indirgeyerek, sorumluluktan sıyrılmanın önünü açıyor. Şiddeti iktidarın dayanak noktası haline getiren bir yönetim anlayışının, ‘tek adam rejiminin’ her birimizde yarattığı bu çaresizlik duygusu, gerçekten çok politik bir mesele. Buna karşı politik bir duruş sergilemek durumundayız.

  •  Nasıl bir mücadele örgütlenmeli?

Yürüttüğümüz adalet mücadelesi de hak mücadelesi de eşitlik ve özgürlük mücadelesi de birbirlerinden beslenip, birbirleriyle bütünlük oluşturması gereken bir mücadele hattı olmalı. Fatma Nur’u ve kızı Hifa’yı öldüren tarikat düzeninin yarattığı ‘devlet yok, biz varız’ diyen bu tarikat/cemaat aklıyla, bugün okullarda çocuklar aç gezerken, o çocukları kendi uyuşturucu çetelerinin, mafya aygıtlarının kullanışlı aparatları haline getiren düzen arasında bir bağ olduğunu görme ihtiyacımız var. Karşımızdaki saldırı çok bütünlüklü ve sistematik, buna karşı mücadelenin de çok bütünlüklü ve sistematik olması lazım. Ve politik bir zeminde yükseliyor olması lazım. Dolayısıyla adaletsizlik çarkına kısasa kısas duygusuyla değil, adaletin ancak toplumsal bir mücadeleyle sağlanabileceği gerçeğiyle hareket eden bir yerden halkı bilgilendirmek, adalet arayanları birleştirmek gerekiyor. Eşitlik ve hak mücadelesinin, farklı eşitsizlikleri ve haksızlıkları yaşayanların birlikte vereceği bir mücadele olduğunu göstermek durumundayız.

PaylaşTweetGönderPaylaşGönder
Önceki Haber

 Ayşegül Doğan: Bu süreçte herkes üzerine düşeni yapmalı

Sonraki Haber

Talanda ısrar: Gurîk satılık değil

Sonraki Haber

Talanda ısrar: Gurîk satılık değil

SON HABERLER

Avrupa faşizme doğru mu ilerliyor?

Yazar: Yeni Yaşam
10 Nisan 2026

Barış bizsiz olmaz

Yazar: Yeni Yaşam
10 Nisan 2026

Basra harap olmadan

Yazar: Yeni Yaşam
10 Nisan 2026

İran savaşı ve Kürtler

Yazar: Yeni Yaşam
10 Nisan 2026

Talanda ısrar: Gurîk satılık değil

Yazar: Yeni Yaşam
10 Nisan 2026

‘Toplumu şiddetle yönetmek faşizme yönelmektir’

Yazar: Yeni Yaşam
10 Nisan 2026

 Ayşegül Doğan: Bu süreçte herkes üzerine düşeni yapmalı

Yazar: Yeni Yaşam
9 Nisan 2026

Bir Kategori Seçin Lütfen…

  • İletişim
  • Yazarlar
  • Gizlilik Politikası
yeniyasamgazetesi@gmail.com

© 2022 Yeni Yaşam Gazetesi - Tüm Hakları Saklıdır

Welcome Back!

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In

Add New Playlist

E-gazete aboneliği için tıklayınız.

Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Tümü
  • Güncel
  • Yaşam
  • Söyleşi
  • Forum
  • Politika
  • Kadın
  • Dünya
  • Ortadoğu
  • Kültür
  • Emek-Ekonomi
  • Ekoloji
  • Emek-Ekonomi
  • Yazarlar
  • Editörün Seçtikleri
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Karikatür
  • Günün Manşeti

© 2022 Yeni Yaşam Gazetesi - Tüm Hakları Saklıdır