DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, ‘Hızlanmamız gereken bir süreçteyiz ve artık hızlanalım. Artık gereken adımları bir an önce atılmalı’ dedi
Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, partisinin haftalık Meclis grup toplantısında gündeme ilişkin değerlendirmelerde bulundu.
Tuncer Bakırhan, Ortadoğu’nun “resmen toz duman içinde” olduğunu söyledi. Devletlerin gücünün yalnızca askeri kapasiteyle ölçülemeyeceğini belirten Tuncer Bakırhan, İran örneği üzerinden rejimlerin asıl gücünün halkın rızasından geldiğini ifade etti. Tuncer Bakırhan, “Burada iki şey kendisini bize hatırlatıyor. Bir türlü hatırlamak istemesek de bize der ki bütün dünyadaki ülkeler, devletler ve yönetimleri de buna katarak söylüyorum. Dünyanın neresinde olursa olsun bir rejimi güçlü yapan şey ne füzeler ne de savaş uçaklarıdır. Bunu İran’da bir kez daha gördük. Bir devleti güçlü yapan, aslında halkından almış olduğu rızadır. Halk, devlete, rejime, yönetime ne kadar rıza gösteriyorsa o devletin gücü o kadardır. Neymiş? Demek ki; devletlerin gücü sadece top, tüfekle, savaş araç ve gereçleriyle ölçülmüyormuş. Bundan daha büyük güç, halkın rızasıymış. İran’da rejim bir türlü bu gerçeği anlamadı. Halklardan, inançlardan, kadınlardan rıza alma yerine İran’ın zengin kaynaklarını topa, tüfeğe, savunmaya ve uçaklara ayırdı. Kadınların her türlü özgürlüğünü yasakladı. Dünyanın en zengin ülkelerinden biri olmasına rağmen, ekonomisini yönetemedi. Kimliklere ve inançlara özgürlük tanımadı. Neredeyse kimliğine sahip çıkanların tamamını bastırdı. Her gün onlarca belki birkaç tane Kürdü ve muhalifi kentlerin ortasına kurulan idam sehpalarında idam etti” dedi.
Tuncer Bakırhan konuşmasını şöyle sürdürdü:
“İkinci bir gerçek daha var. Buna aslında defalarca tanıklık ettik ama bu sefer herkesin bilinci biraz berraklaştı. Dış müdahalelerle bir ülkede rejimi değiştirmekle o ülkeye huzur, demokrasi ve mutluluk getirmiyor. Bu savaşta çıkaracağımız çok önemli iki başlık budur. Bir ülkeye demokrasi ve refah gelmesinin bir yolu var; o da ülkenin kendi dinamikleriyle, kendi itiraz edenleriyle birlikte bir ülkedeki demokrasiyi, rejimin demokratikleşmesi ancak öyle sağlanabilir.
Savaş büyüdükçe sınırlar değil, acılar genişliyor. Küresel ve bölgesel güçler tepişirken; oradaki halklar, emekçiler, ezilenler bedel ödüyor. Dış müdahaleler artık bir biçimiyle son bulmalı, inkarcı rejimler de değişmeli. Yani sadece dış müdahalelere karşı değiliz. Bu inkarcı, idamcı, halkları ve inançları yok sayan rejimlerin değişmesinden de yanayız. İşte sizlerin huzurunuzda bu İran meselesine nasıl yaklaştığımızı bir kez daha açık, berrak bir şekilde ortaya koyduk.
‘Keşke söylediklerinin yüzde birinin de bir karşılığı, bir gerçekliği olsaydı’
Ama Kürtlerin ve Kürt örgütlerinin partimizin bu yaklaşımı bilinmesine rağmen ilk saatlerde bu açıklamaları defalarca yapmamıza rağmen ısrarla Kürtlere akıl vermeye çalışanlar da var. Çünkü Kürtleri söz kurabilen, strateji geliştirebilen siyaset yapabilen, en önemlisi kendi geleceği hakkında karar verebilen Bir halk olarak görmüyorlar bu akıl verenler. Bakın dünyanın neresinde bir mermi patlasa, gözleri Kürtleri arayan viledalı analistler bir anda yine ekrana çıktı. Bir anda andıç gibi açıklamalar yapıyorlar. Nasıl bir yetenekli insanlar bir bilseniz… Keşke söylediklerinin yüzde birinin de bir karşılığı, bir gerçekliği olsaydı da haklarını verseydik.
‘Nerede kendisini savunacağını çok iyi bilen bir halktır’
Sizin huzurlarınızda özellikle bir vurgu yapmak istiyorum. Kendini Kürtlerin hamisi sanan siyasetçiler, Kürtlere akıl vermeyi meslek edinmiş. O “viledalı” analistler artık Kürtler hakkında şu cümleleri kurmaktan vazgeçsin. Ne diyorlar? ‘Kürtler artık dış güçlerin kendilerine bir faydası olmadığını anlamalıymış.’ Bilmiyormuşuz bugüne kadar. Onlar olmasaydı, sağ olsunlar, bunu bilmeyecektik. ‘Kürtler kart olarak kullanılmaya izin vermemeliymiş.’ Bu boş ama ile gerçeği perdelemeyi artık bu arkadaşlar bıraksınlar. Kürtlere akıl vermekten vazgeçsinler. Kürtler nerede nasıl davranacağını, nasıl tutum alacağını, nerede elini uzatacağını, nerede kendisini savunacağını çok iyi bilen bir halktır.
Ne desek sözlerimizi başka bir yöne çekmeye çalışan, hat bildiren bir kesim var. Artık Allah onları ıslah etsin. Bu Ramazan ayında bir duada bulunalım. Belki ıslah olurlar. Bu bir avuç insanı bir yere bırakalım. Yaygara koparanların gürültüsüne bakmayalım. Bugün görünmek istenmeyen, çarpıtılan, üstü örtülen bir hakikati burada birlikte konuşacağız, soracağız ve birlikte yanıtlarını üreteceğiz. Son bir haftadır tüm dünya Kürtleri konuşuyor.
‘İran’da kimliksiz Kürt konuşulacak’
Bu sefer odak İran. Bir ay önce yine dünya Kürtleri konuşuyordu, odak Suriye’ydi. Yıllar önce yine Kürtler konuşuluyordu, odak Irak’tı. Dünya neden sürekli Kürtleri konuşuyor? Bölge devletleri buna ciddi bir cevap aramalı. Biraz düşünmeli, biraz tefekkür etmeli. Yani niye her kurşun atıldığında Kürtler dünyanın gündemi oluyor diye? Bölgede her alt üst oluşta gözler sürekli bir halkta ise ortada bir sorun yok mu? Kürtlerin bu kadar gündem olmasının, dünyanın her köşesinde konuşulmasının sebebi nedir acaba? Şapkanızı önünüze koyun. Eğer Kürtler yaşadıkları ülkelerde eşit ve özgür yurttaşlar değilse, kimliksiz baskı ve zulüm altında yaşıyorsa elbette Kürtler konuşulacak. İran’da neyi konuşacağız? Tabii ki kimliksiz Kürt konuşulacak. Suriye’de, Irak’ta olduğu gibi.
‘100 yıllık geçmişi sona erdiren fırsat ortaya çıktı’
İşin en acıklı yanı, Kürtleri kullanılmakla itham edenler; yüzyıllardır inkar edilen, asimile edilen Kürtleri bugüne kadar görmezden geldiler. Kürtler bugün konuşuluyorsa, bunun sorumlusu Sykes-Picot ve bölgedeki bölge devletleridir. Önce bu durumu sorgulasınlar. Dünya neden Kürtleri konuşuyor diye dert yananlar, önce ‘Nerede hata yaptık?’ diye kendilerine sormalılar. Buyurun, 100 yıllık acı dolu bir geçmişi sona erdiren bir fırsat ortaya çıktı. Bunu değerlendirelim. Dünya, Kürtleri başka biçimde konuşsun. Bir silah patladığında, ‘Aman, Kürtler ne yapacak?’ korkusu mu var; ki var olduğu ortaya çıkıyor. Bu korkuyu gidermenin yolu bellidir. Kürtlerin, bir halk olmaktan kaynaklı haklarını ve iradesini önce tanıyın. Kürtlerin dilini, kimliğini ve kültürünü tanıyın. Kürtler, yaşadıkları ülkelerin üvey değil, eşit yurttaşları olsun. İşte böyle bir zeminde, başka halklar ne kadar konuşuluyorsa Kürtlerle de o kadar konuşulur. Kürtler de risk altında olduğunda, güvenliğini sağlamak için sağa sola bakmaz; hakkını ve hukukunu tanıyan başkentlerin ne dediğine, ne yaptığına bakar o zaman. İşte hakiki bir kardeşliği tesis etmenin yolu da budur.
‘Sayın Öcalan savaşın parçası olmayın’ dedi
Peki, Kürtler ne düşünüyor? Kürtler ve Kürt liderlerinin tamamı çözümü dışarıda değil, yaşamış oldukları ülkelerde arıyor. Bakın, Sayın Öcalan yıllardır bölge topraklarında çözümü aramıyor mu? Arıyor. İran’ı yıllardır demokrasiye davet etti mi? Evet. Biz, kendisiyle bir heyet halinde görüştüğümüzde, İran’daki operasyonun geleceğini önceden tahmin etti ve İran’ın bu operasyonları önleyebilmesi için Kürtleri, oradaki farklı etnik ve inanç gruplarını tanıması, kadın haklarını tanıması gerektiğini söyledi. Bize de ‘Bölgesel bir savaşın parçası olmayın. Ancak haksızlık ve hukuksuzluk karşısında Kürtler birlik olsun, ortak mücadele etsin’ dedi.
‘Kürdistan bir savaş alanı değil, bir köprü olmalıdır’
Yine, Sayın Mesut Barzani ve Neçirvan Barzani’nin son İran müdahalesindeki açıklamalarına da hep birlikte şahitlik ettik. Ne diyorlar Barzaniler? Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin hiçbir komşuya tehdit oluşturmayacağını söylüyorlar. Dün, Sayın Neçirvan Barzani ile görüştüm; yine aynı düşüncelerini teyit etti. Kürtler hiçbir ülkenin kalkanı değil. Kürtler, kendi demokratik hak ve özgürlükleri için ancak mücadele edebilir dedi. Sayın Bafil Talabani ise çok tarihi bir uyarı yaptı. Aynen şöyle söyledi: “Kürtlerin bu savaşta mızrak ucu olarak kullanılması büyük bir hata olur. Kürdistan bir savaş alanı değil, bir köprü olmalıdır.
Biz ne dedik? Biz de ilk gün, ‘İran’da hegemon güçlerin müdahalesine karşıyız. Ancak oradaki inkarcı, idamcı, çürümüş molla rejiminin de karşısındayız’ dedik. Bir şey daha söyledik. Ne dedik? ‘İran’da direnen kadınların yanındayız’ dedik. Direnen Kürtlerin, Belucların, Azerilerin ve rejimden rahatsız olan Farsların yanındayız. Onların mücadelelerini destekliyoruz dedik. Kürtlerin ve liderlerinin mesajı net ve çok onurlu bir duruş içerisindedir. Fırsattan istifade etmeye çalışmıyorlar.
‘Kürtleri tehdit olarak görmeyin, diyoruz’
‘Kürtleri tehdit olarak görmeyin’ diyoruz. Bakın, bu açıklamaları siz de gördünüz. Kürtleri, bölgesel barışa katkı sunacak bir halk olarak tanıyın ve artık kabul edin. “Kürt gruplarını takip ediyoruz” diyenleri, önce Kürt liderlerinin bu onurlu yaklaşımlarını takip etmeye davet ediyoruz.
‘Federe Kürdistan’a saldırıları kınıyoruz’
Şunu net olarak söylüyorum: Ne İran’ın, ne İsrail’in, ne Amerika’nın Federe Kürdistan topraklarını ve İran Kürtlerinin kentlerini kendi savaş sahasına çevirmeye hakkı yoktur. Günlerdir İran rejimi tarafından Federe Kürdistan Bölgesi’ne dönük saldırılar ve can kayıpları yaşanmaktadır. Bu saldırıları kınıyoruz ve kabul etmiyoruz. Yine Süleymaniye’de de benzer saldırılar var. Bunları da kınıyoruz ve kabul etmiyoruz. İran, Kürtleri ve Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ni tehdit etmeyi bırakmalıdır. Hâlâ parmağını Kürtlere sallıyorlar; tehdit etmeden önce idam sehpalarında katlettiği binlerce insanın hesabını vermelidir. Kürtlerin haklarını tanımalıdır. Bütün bölge devletleri şunu çok iyi bilmelidir: Kürdistan, barışın ve diplomasinin köprüsüdür. Kürtler, benzersiz coğrafi ve siyasi konumları itibariyle Ortadoğu’daki her alt üst oluşun parçasıdır. Kürtler artık bu kaderi değiştirmek istiyor. Kürtlerin rızasını alın; gelin Ortadoğu’yu demokratikleştirelim.
‘Ortadoğu neden kendi birliğini kurmasın?’
Kürtlerin ve yok sayılan bütün halkların ve inançların hakkının garanti altına alındığı bir Ortadoğu, kendi rönesansını gerçekleştirebilir. Avrupa kendi birliğini kurdu ve kardeşçe bir arada yaşayabiliyor. Peki, Ortadoğu neden kendi birliğini kurmasın? Demokrasiye duyarlı, kültürel etkileşime açık ve ekonomik işbirliklerinin olduğu demokratik Ortadoğu Birliği’ni gelin birlikte kuralım. Bu, dışarıdan müdahalenin gerekçesi olan antidemokratik rejimler sorununu da ortadan kaldıracak tek formüldür. En temel sorumluluk burada bölge devletlerine düşüyor. İnanın, tek bir devlette yaşanacak demokratik dönüşüm bile adım adım tüm bölgeyi doğru temelde etkileyecektir. Bunun öncülüğünü Türkler ve Kürtler neden yapmasın? Bu oyunu neden Türkiye bozmasın? Neden Demokratik Ortadoğu Birliği’nin öncülüğünü Türkiye yapmasın? Bu süreç bir fırsattır. Gelin, Kürt halkına isyan, bölge devletlerine de bastırma ikilemini dayatan bu tuzağa son verelim. Kardeşçe ve eşitçe bir arada yaşayalım diyoruz.
Değerli arkadaşlar, çok açık söylüyorum, her türlü dış müdahaleye karşıyız. Ama bölge ülkeleri de dış müdahalelerin önüne geçmek için önce kendi ülkelerindeki huzuru, demokrasiyi ve barışı sağlaması gerekiyor. İranlılar yarım asır Şah zulmünü gördü. Ardından yarım asırdır da Molla rejimi zulmü altında yaşıyor. Kadının adı yok. Kürt’ün adı yok. Hukuk yok. En normal bir muhalefet bile idamla yargılanıyor ve idamla sonuçlanıyor. İran rejimi, 47 yıldır Kürtleri, Beluçları, Azerileri ve kendi boyun eğmeyen Farslar’ı ezerken küresel güçler petrol ve hegemonya hesapları yapıp üç maymunu oynuyordu. Bugün İran’ın antidemokratik olduğunu, Kürtleri idam ettiğinin farkına vardılar. Dün İran kentlerinde idam sehpalarında Kürtler sallanırken neredeydi o hegemon güçler? Tabii onlar petrol ile ilgileniyorlardı. Kendi çıkarlarıyla ilgileniyorlardı. Bir de Kürtler sanki uzaydan gelmiş gibi bir muamele yapılıyor. Kürtler İsrail ve Amerika’ya dayanarak mı mücadele yürütüyor? Bu, Kürtlere haksızlıktır. İran’da 10 milyondan fazla Kürt yaşıyor. Bu mücadele dün başlamadı. Simkoye Şikaki’den Süleyman Muinilere, Abdürrahman Kasımlo’dan, Ferzat Kemenger’e, Şirin Elamhuri’ye kadar uzanan İran Kürtlerinin büyük bir direniş tarihi var.
‘Kürtler özgürce ve onurlu bir biçimde yaşamak istiyor’
Sanki İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri oraya müdahale edince Kürtler mücadeleye başlamış. Kürtler 100 yıldır mücadele ediyor ve kimseye güvenmiyor. Kendi öz gücüne, oradaki halkların demokratik birliğine inanarak mücadele ediyor. Bakın Batlamayus 2000 yıl önce çizdiği atlasta o dağlara Kürt dağları, Kürdistan dağları adını verdiyse; Kürtlerin varlığını kim sorgulayabilir? Ne Molla rejimi ne Şahlar ortada yokken o dağlarda, o coğrafyada Kürtler yaşıyordu ve yaşamaya devam edecek. Molla rejimleri gelir geçer, antidemokratik rejimler gelir geçer ama Kürtler o coğrafyada baki kalacak. Kürtlerin tek isteği şu: hep soruyorlar ya Kürtlerin ne istiyor, hep söylüyoruz. Bir türlü bir yerlere yazmıyorlar. Onun için bu sefer kısaltarak öz, net üç beş cümle ile Kürtlerin ne istediğini tekrar söylemek durumunda kaldık.
Binlerce yıldır yaşadıkları topraklarda Kürtler kimliklerini koruyarak, özgürce ve onurlu bir biçimde yaşamak istiyor. Bu kadar açık, net ve sade. Kürtlerin aynen diğer halklar gibi topraklarında özgürce yaşama hakkı vardır. 2000 yıl önce adı konulmuş Kürdistan’da Kürt’ün özgürce yaşama hakkı vardır. İran onlarca halkın ve inancın bir arada soluk aldığı geniş ve kadim bir coğrafyadır. Biliyoruz. Böyle bir coğrafyada tekçi, inkarcı, baskıcı bir rejimi sürdürmek mümkün değildir. İran’ı barışa ve refaha kavuşturacak model tüm halkların ve inançların ve cinslerin gönüllü olarak bir arada yaşayacağı demokratik bir zemindir. İran’ın başka bir çıkışı yok.
‘Kürt meselesi yeniden bölgesel savaşın gerekçesine dönüşmemelidir’
Suriye, İran ve Irak’ın hikayesi hepimize çok şey söylüyor. Barışı, hakkı ve hukuku reddeden bir ülke, eninde sonunda savaşın girdabına çekiliyor. Irak nasıl çekildi? Kimyasal silah varmış. İran nasıl çekildi? İşte nükleer başlık üretiyormuş. Yani bir biçimiyle kendi ülkesinde yaşayan hakkını hukukunu tanımayan hegomanik ve emperyal güçler tarafından bir savaş girdabına çekiliyor. Kimse lütfen bunu bir tehdit olarak görmesin. Ülkemizi yaklaşan bu fırtınadan korumak istiyoruz. Evet, ülkemiz diyorum henüz eşit olmasak da bizim ülkemizdir. Çünkü bu ülke hepimizindir. Bu ülke üzerinde binlerce yıl birlikte yaşayacağız.
Kürt meselesi yeniden bölgesel savaşın gerekçesine dönüşmemelidir. İran’daki savaş Türkiye’deki güvenlik reflekslerini değil, tam tersine çözümü hızlandırmalı ve büyütmelidir. Türkiye’de Sayın Öcalan’ın başlattığı barış sürecinin kıymetini herkes çok iyi bilmelidir. Dört bir yanımız ateş çemberi. Bu ateş her geçen gün snırlarımıza daha çok yaklaşıyor. Bir yılı aşkındır özellikle buralardan kendi düşüncelerimizi, uyarılarımızı yaptık. Aman gecikmeyelim, aman elimizi çabuk tutalım. Bir kasırga almış başını ve tüm bölgeyi kasıp kavuruyor dedik. Bugün adeta sırat köprüsündeyiz. Bu tarihi kavşağı ve tarihi fırsatı oyalayarak, erteleyerek heba etme lüksümüz yok.
‘Artık kaybedecek zaman kalmadı’
Şimdiye kadar çok zaman kaybedildi. Ama dünya dengelerinin alt üst olduğu bu dönemde artık kaybedecek zamanımız kalmadı. Türkiye bölgesel türbülansa karşı strtaejik bir istikrar merkezi olabilir. Tehlike büyük. Ama iktidar hala küçük hesaplar peşinde. dünya neyi konuşuyor onlar kayyımların süresini uzatmakla meşguller. Oysa tam da bu tür süreçlerde en büyük güvence hukuktur, adalettir. Yani bizde olmayandır. Bakın iki örnek vereceğim. Mardin Büyükşehir Belediyemize atanan kayyımın görev süresi 2 ay daha uzatıldı. Ahmetler göreve sözü öylesine söylenmiş bir söz müdür bilemiyorum. Söylendi ama karşılığı yerine gelmedi. Ne Ahmetler ne Devrimler görevine iade edildi. Kayyım süresi hangi akılla, hangi hukukla uzatılıyor? Bunu anlamakta insan güçlük çekiyor. Artık buna bir son verin. Kayyım atanan belediyelerdeki kayyumları çekin, seçilmişler görevlerinin başına dönsün diyoruz.
Danıştay’ın akademisyenler kararı
İkincisi; birkaç gün önce Danıştay’ın barış akademisyenleri kararı çok ilginç. Danıştay barış için imza atanlar suçlu demeye devam ediyor. Biz de diyoruz ki sizin bu yanlışta ısrarınız asıl suçtur. Barış Akademisyenleri suçlu değil. Danıştay’ın, AYM’nin ihlal kararlarını fiilen yok sayan ve Barış Akademisyenlerini yeniden hedef haline getiren bu kararını kınıyoruz. Bu kararından vazgeçmelidir. Barış talebi suç değildir. Önümüzdeki günlerde hazırlanacak yasal düzenlemeler, Barış Akademisyenlerinin uğradığı haksızlığı da gidermeyi kapsamalıdır. Bu da sizin için bir fırsattır.
Adalet Bakanlığına: Görev sizindir Meclis’in değil
Bir gazeteci geçtiğimiz günlerde Adalet Bakanlığı’na AİHM kararlarını sordu. Adalet Bakanı da ‘Takdir yüce Meclisindir’ diyor. Sanırım AİHM kararlarının Meclis’le bir alakası olmadığının farkında değil. Takdirlik bir durum yok. Sayın Bakan, görev sizindir, Meclis’in değildir. AİHM’in aldığı bir karar var. Meclisi bekleyecek bir şey yok. Bunu uygulayacak olan Adalet Bakanı’dır. Buyurun, uygulayın. Uygulayın ki bu Newroz’da Demirtaş Amed’de, Yüksekdağ İstanbul’da olsun, Kobani ve Gezi tutsakları Newroz halayında birlikte halaya dursunlar. Yüksekdağ Amed’de, Demirtaş İstanbul’da olabilir. Yani diğer türlü de olabilir. Yine garip bir davayla karşı karşıyayız. İşte Sayın İmamoğlu’nun yargılandığı davadaki duruşma dün başladı. Ona ilişkin düşüncelerimizi söylemiştik. 15 milyonluk bir kentin belediye başkanının tutuklu yargılanması doğru değil. İmamoğlu’nu tutuklu yargılayarak Kayyımların görevini uzatarak, barış akademisyenlerine zulmederek, AİHM kararlarını uygulamayarak nasıl birliğimizi sağlayacağız, nasıl demokrasiyi getireceğiz? Gün sandık ve oy hesabı yapma günü değil. İktidara da muhalefete de söylüyorum. Artık bu tehlikeyi görün. Bu topraklar bizim. Bu toprakların bereketi barıştadır ve birliktedir.
‘Emekçiler insan onuruna yaraşır bir yaşam istiyor’
İran Savaşı sadece bir dış politika meselesi değil. Hürmüz Boğazı’nın kapanması Türkiye gibi kırılgan ekonomileri de çok yakından ilgilendiriyor ve derin krizlere yol açıyor. Bakın petrolün varil fiyatı sadece 11 günde, 70 dolardan 90 dolarları aşan bir noktaya çıktı. Savaşın uzaması halinde de 150 dolara ulaşması bekleniyor. Merkez Bankası’nın hesabına göre her 10 dolarlık artış cari açığı 3 milyar dolar. Enflasyonu da bir puan arttırıyor. Bu haftaki artış üstümüze 6 milyar dolar yük bindirdi. Bu benzinin, ekmeğin, zeytinin, unun, şekerin her şeyin zamlanması demektir. İkrar enflasyonla mücadele programımız başarıyla sürüyor diyor. Peki 2026’nın ilk 2 ayında enflasyon ne kadar oldu? Tam yüzde 7,95. Yani yıllık hedefin yarısı henüz 2 ayda gerçekleşti. 6 ayda ulaşılması gereken enflasyon rakamını 2 ayda aştık. O 4 ayda da nasıl geçineceğiz ona da Allah kerim. 4 kişinin aylık gıda masrafı 32 bin lira sadece gıda masrafı. Yoksulluk sınırı 105 bin lira. 5 milyon emekli sadece 20 bin lirayla geçinmek zorunda. Asgari ücretlinin maaşı 2 ayda 2 bin lira eridi. Emeklerin bayram ikramiyesine ne diyorlar; Kaynak yok diyorlar. Oysa sadece ocak ayında faizlere 465 milyar lira para ödenmiş. Yani bu parayla her emekliye 27 bin lira verebilirdik ama faize gitti. Sorun demek kaynak değilmiş, tercih meselesiymiş.”
‘Hızlanmamız gereken bir süreçteyiz’
Tuncer Bakırhan, partisinin Meclis grup toplantısının ardından gazetecilerin sorularını yanıtladı. Sürecin hızla devam etmesi gerektiğini belirten Bakırhan, İran’da yaşanan gelişmelere işaret ederek; sürecin hızla sonuca ulaşması gerektiğini belirtti.
Süreci işleyişine ilişkin bir soruyu yanıtlayan Tuncer Bakırhan, “İktidarla temaslarımız var ve görüşüyoruz. Geçen günlerde Sayın Cumhurbaşkanı ile iftar yemeğinde de buluştuk. Bu süreç hızlanmalıdır. Biraz önce de söylediğim gibi, Ortadoğu savaş ve çatışmalarla harmanlanmış durumda ve dolayısıyla İran’da yaşanan gelişmeler bölgeyi ve dünyayı etkiliyor. Bizim kendi barışımıza odaklanmamız, kendi sürecimizi hızlıca ilerletmemiz ve bir an önce sonuca ulaştırmamız gerekir” dedi.
Tuncer Bakırhan “Hızlanmamız gereken bir süreçteyiz ve artık hızlanalım. Artık gereken adımları bir an önce atalım. Meclis raporunda da vardı; Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) ve Anayasa Mahkemesi (AYM) kararları uygulanmalıdır. Bu kararlar Adalet Bakanı’nın inisiyatifinde olan meselelerdir. Demirtaşlar, Yüksekdağlar, Gezi Davası’nda yargılananlar bu Newroz’da birlikte halay çeksin. Birlikte halay çekelim. Türkiye toplumu, 86 milyon insan, barışa ve demokrasiye ulaşacağımıza dair bir umuda kavuşsun” diye belirtti.
Kaynak: MA








