Sorumluluk üstlenen özne bekleme pozisyonundan çıkarak yeniyi yaratabilir. Nitekim Önder Apo’nun da ifade ettiği gibi, bu sürecin garantörü “konuşan toplum”dur. Faşizm koşullarının yarattığı nefretin yerine çoğul konuşan özneler arasındaki diyaloğu güçlendirmek barışın inşasında hayati öneme sahiptir
Derya Arslan
Ezberlerin bozularak tarihi adımların atıldığı bu günlerde, halklar zihinsel ve fiziksel inşaya ile önderliksel çıkışların en elverişli olduğu eşikten geçiyor. Tarih göstermiştir ki onu ancak cesur adımlar atan gerçek önderler yazabilir. Bu nedenledir ki geriye kalan tüm anlatılar köksüzdür. İçinden geçtiğimiz eşiğin bir kökü-kökeni var elbet ancak bunun bugün anlatılması temel ihtiyaç. Bunu tanımlamadan ve adlandırmadan önce, arka planda gelişmiş tüm nedenleri okumak, anlamak, tanımlamak ve yeniden yürümenin esaslarını bunun üzerine kurmak oldukça önemli.
Hiç kimsenin doğurduğu yavrusunu bir anne gibi tanıyamayacağı hakikatiyle, temel tanıkları ve ana öncüler olarak tarihi var edenlerin doğrulduğu süreçlere ilişkin soruları cevaplaması oldukça önemli. Nitekim haklar önderliği Önder Apo birçok çözümlemesini bu esaslar üzerinden kurar. Birey ve tarih denklemini güncelle bağını kurup neyin, neden yapıldığını çözümleyerek kalıcı yürüyüşlere yol açar. Nereden gelindiği ve nereye doğru yol alındığı sorusunu bu belirlemeden hareketle temellendirerek yol haritasını belirler. Bunu yaparken anı tarihe bireyi toplumun içerisine konumlandırır. Buradan hareketle mücadelenin izdüşümünde tarihe ve topluma ilişkin cevaplar üretir, tüm muğlaklıkları ortadan kaldırır.
Bu nedenledir ki tarihin oluş halini yaratırken Önder Apo toplumsal direnişin nedenlerini ve çıkış aşamalarını ifade etmeden bugünü tanımlamanın zorluklarına işaret eder. Nitekim dönemin yol haritasında, “Neden savaştık sorusunun ana ekseni esaslarıyla beraber tartışılmadan, neden barışıyoruz tartışması yüzeysel ve askıda kalır” tespitini yapar. Bu anlamıyla Önder Apo’nun ifade ettiği gibi “Ağaç kökenleriyle ele alınır.” belirlemesi, dönemin kapısını açmak adına kilit önemdedir. Bu eşikte kritik nokta ise sürecin kalıcı ve tekrarı yaşamaktan uzak bir hale getirilmesidir. Tüm bu zorluklar esas itibariyle kıymeti harbiyesi tartışılmaz bir aşamada yol almaya çalışmaktadır. Tamda bu nedenle mevcut olanı muhafaza etmeye ve yeniye kapı aralamaya direnen yüzyılların muhafazakâr anlayış ve alışkanlıkları terk edilmelidir. Özgürlük imkanına ket vuran tekrarın aşılarak yeniyi düşünme ve inşa etme imkânına kapı aralayan zihinsel dönüşümün bu nedenle elzem ve kurtarıcı olduğu unutulmamalıdır.
Özgürlük ve güvenlik dengesini gözetmek esastır
Özgürlük imkanına ket vuran yüzlerce yıllık tutucu anlayışlar halkları şiddet sarmalından kurtaramamıştır. Bu hakikat temel sorumluluğu öncelikli olarak iktidara bırakmaya ve ona işaret etmeye meyillidir. Zira bu anlayışta temel muhatap sistemin merkezine yerleştirilmiş iktidardır. İkna olması ve edilmesi gerekende yine kendisidir. Oysa en başta iktidarın başlangıç değil bir sonuç olduğu unutulmamalıdır. Bu anlamıyla o muktedir değil, toplumsal öznenin öznelliğini yitirmesiyle gücü kendinde toplamış erktir. O gücün halkın eline geçmesi zannedildiği kadar zor değildir. Geldiğimiz eşikte barışın önüne set çekmeye çalışan bu erkin yaratmak istediği engeli aşmak da benzer biçimde zor değildir.
Toplumsal entegrasyon ve bir arada yaşamın yaratılma koşulları ve yöntemleri birçok örnek özelinde incelendiğinde, bütün benzerliklere rağmen her toplumsal hakikat barışın imkanlarına farklı yol ve yöntemlerle kapı aralamıştır. Burada elbette yaşanan deneyimleri göz önünde bulundurarak evrensel hakikatlerden kaçmamalı ancak yerelin hakikatini kavramayan hiçbir çıkış yolu başarıya ulaşamaz. Bu nedenle her deneyimde olduğu gibi buradaki barış deneyimi de biriciktir ve tarihe iz bırakma kudretine sahiptir. Bu topraklardaki barışa giden yolun hakikatini kavrayarak yola koyulmak aynı zamanda halklar lehine özgürlük ve güvenlik dengesini gözetmenin de yegâne çözümüdür. Nitekim bu dengeyi esas almayan hiçbir yaklaşımın başarılı olmayacağı açıktır.
Politik sorumluluk ve inisiyatif alan özne barışı kurabilir
Özgürlük ve güvenlik dengesini esas almanın temel yollarından biri kuşkusuz süreci iktidarın tekeline ve insafına bırakmayarak inisiyatif almaktır. Yeniyi yaratma, var etme ve yaşamsallaştırma kudretine sahip yegâne güç sorumluluk üstlenen öznedir. Toplumsal hakikati kavrayarak tarihi bir çıkışa öncülük edecek özne bu temelde sorumluluk üstlenmek zorundadır. Bunun yolu ise uzun yılların faşizm çarkında yaratıcı ve özerk alanını terk etmiş öznenin farkına varması, alanına geri dönmesi ve sorumluluk almasıdır. Nitekim her yapının ve bireyin öznelliğini fark etmesi ve bunun gereklerini üstlenerek inisiyatif alması barışın inşasında hayati öneme sahiptir. Bu yalnızca halkları ölüme ve açlığa mahkûm eden siyasete dur demek değil, barışın inşasının önündeki engelleri kaldırmak anlamına gelmektedir. Zira, ancak sorumluluk üstlenen özne bekleme pozisyonundan çıkarak yeniyi yaratabilir. Nitekim Önder Apo’nun da ifade ettiği gibi, bu sürecin garantörü “konuşan toplum”dur. Faşizm koşullarının yarattığı nefretin yerine çoğul konuşan özneler arasındaki diyaloğu güçlendirmek barışın inşasında hayati öneme sahiptir. Bu açıdan, çözüm ve diyalog zeminin güçlenerek barışa alan açılması ve Kürt sorununun demokratik temelde çözülmesi sürecinde önemli bir sorumluluk üstlenmiş meclisteki komisyonun çalışmasında bırakın Kürtçenin engellenmesi, burada-bu topraklarda yaşayan bütün halkların anadilinde birbirine konuşmasının yol ve yöntemlerini bulunması bugün bir zorunluluktur. Bu salt bir iyi niyet göstergesi değil, barışı yaratma kudretine sahip yegâne güç olan bir “konuşan toplum” yaratmanın da temel yoludur. Bu anlamıyla, geldiğimiz eşikte ne sorumluluk üstelenen politik ve toplumsal özneler bir performans sergilemekle sınırlı kalmalı, ne de süreç iktidarın siyasi müdahalesine açık bırakılarak insafına terk edilmelidir. Aksi halde yazılan “resmi tarih” anlatımı olur ki, bu salt Kürtler ve Kürdistanlılar için değil bütün Türkiye halkları için tarihi fırsatın elden kaçması anlamına gelecektir.
Hakikat halkların kendisiyle buluşma aracı almalıdır
Arjantin, Şili, Peru, El Salvador, Guatemala’ya kadar dünyanın birçok yerinde yaşanan çatışma çözümü deneyimlerinde tekrarın aşılması, geçmişin inkâr edilmeden hakikatlerle yüzleşilmesi ve konuşan bir toplum yaratılarak özneler arası diyaloğun güçlendirilmesi barışın inşasında önemli adımlar olmuştur. Bu ülkelerde diktatörlükler ve savaşlar sonrası kurulan hakikat ve adalet komisyonları aracılığıyla yürütülen tartışmalar hakikatin kendisiyle birer buluşma aracı olması hedeflenmiştir. Halklar aleyhine yazılan tarihin tersyüz edilerek halkların tarihinin yeniden yazılması ancak hakikat yoluyla mümkündür.
Bu anlamıyla, Önder Apo’nun Kürdü Türk’e, Türk’ü Kürt’e yaklaştıracak gerçekliği anlatımı da geldiğimiz aşamada, bu komisyonlar aracılığıyla belli bir aşamaya taşınabilmelidir. Bunun barışın yol haritasını belirleyeceği gibi, tarihe not düşülmüş ve mühürlenmiş gerçeklikleri ortaya koyma gücü de olacağı açıktır. Hakların inkarına dayanan yüzyıllık resmi söylemin ve faşizm koşullarının etkisiyle gerçekliği çarpıtılmış halkların hakikatle yüzleşmesi kolay değildir. Nitekim en çok ‘milli duygularla vatanına bağlılık’ saikiyle bu toprakların gerçekliği inkâr edilmektedir. Rıza temelinde inşa edildiği varsayılan bu duygular son derece siyasaldır. Benzer şekilde, her ulus inşasında olduğu gibi milliyet ve milliyetçilik bu topraklarda her zaman zor yoluyla inşa edilmiştir. Yüzyılı aşkın bir süredir, bu topraklarda zora dayalı bu rızanın yol açtığı ve/veya ortak olduğu yıkıcı tahribatlar göz önünde bulundurulduğunda bugün bu siyasal duyguların yerini gönüllü bir barış inşasına bırakması elzemdir. Nitekim barışa ihtiyacı olanlar salt bu tahribatların yıkıcı sonuçlarına maruz kalan halklar değil, buna rıza göstererek faillere sessiz kalanlardır da.
Başkasının acısına bakmak
Hakikatin manipüle edilmesi bugün barışın önünde duran engellerin başında gelmektedir. Bir taraftan, uzak ve yakın geçmişte yaşanan hakikatlerle yüzleşmenin ve barışa giden zahmetli sürecin yol ve yöntemleri belirlenmeden “affetme” ve “bağışlama” üzerine imkansızın tezleri yazılıyor. Uzun erimli yaşanan savaşta tanıkların, tanıklığın imkansızlığı ve kayıpların telafi edilmezliği göz önünde bulundurulduğunda affetmenin ve bağışlamanın imkanları ve imkansızlığı oldukça önemli bir meseledir ancak bu barışın inşasına sıkı sıkıya bağlı olduğu gibi oldukça meşakkatli ve uzun erimli bir yoldur. Oysa, bağışlama ve affetmeye dair talep ve itirazları barışın önüne bir set çekmeye dönüştürmekten ziyade, bu süreç başkasının acısına bakmanın ve yaşanan kayıpların üstesinden gelmenin yoluna dönüştürülmelidir. Nitekim başkasının acısına bakmak ve ikame edilemez kayıplara saygı duymak ölüye saygı ve adalet talebinin asgari ölçüleridir.
‘Türklük ve Millilik’ gerekçe yapılarak barışın önüne set çekilmesi kabul edilemez
Süreci bir pazarlık sahnesine dönüştüren yaklaşımlar benzer şekilde hakikatleri çarpıtma ve barışa karşı bir kara propaganda yaratma hedefindedir. Bu yaklaşım “milli duygular” yoluyla Türkiye toplumunun bilinç altına korku salma girişimidir. Oysa tam da kaydettiğimiz gibi bu “milli duygular”ca şekillen bu toplumun dönüşmesi barışın inşasında olmazsa olmazdır. Bu aşılması gereken önemli bir eşiktir ve bunun aşılmasında herkes sorumluluk üstlenmelidir. Bunun hiçbir güç tarafından ama ve fakatlarla bir pazarlık konusu yapılması kabul edilir değildir. Türklük ve millilik gerekçe yapılarak barışın önüne set çekilmesi girişimleri ve bunu meşru gören politik saikler sıradan ele alınmamalı, zira bu barışın inşasında oldukça önemli bir gündemdir. Bilinmelidir ki bu gerekçelerin barışın önüne engel olarak konması, atılmayan adımlarla beraber sürecin türbülansa girmesi ana muhatapların tutum almasıyla sonuçlanması anlamına gelecektir. Bu ise halklarımızı zor bir dönemin bekleyeceğinin temel göstergesi olacaktır. Bunun daha önce yaşanan süreçlerle benzer olmasını beklemek yanılgılı olacaktır. Öyle ki bu, yaşanmış tüm süreçleri kat be kat aşan bir acısının çıplak yüzünü halkların önüne koyacak ve bunun vebalin başta iktidar olmak üzere sorumluluk ve inisiyatif alamayan herkesin boynunda kalacaktır.
Barış inşasında halklar önderliğine eşlik etmek tarihi bir sorumluluktur
Tüm yollar arşınlanacak adımlarla hakikatine kavuşur. Yürüyüşün stratejisi ve programı yolun en temel ihtiyacı ve esasını oluşturur. Tüm uyarılar bu temelde dikkate alınmalı, sürece tıpkı Önder Apo’nun yaklaştığı düzeyde, büyük bir sorumluluk ve inisiyatif alınarak yaklaşılmalıdır. Bütün siyasal ve toplumsal özneler, yine Önder Apo’nun yaklaştığı gibi sürece tüm gücü, belleği, bilinci ve emeğiyle katılmalıdır. Öncelikle, Önder Apo’nun ortaya koyduğu bu tarihi fırsatın toplumda yarattığı heyecan iktidar tarafından iyi okunmalıdır. Bekasını korumaya dönük anket çalışmaları yerine toplumsal talepleri ve halkların özlemini esas almalıdır. Nitekim, tarihsel belleğini canlı tutup özgürlük ve güvenlik dengesini gözeterek çeşitli kaygı ve kuşkulara kapılsa da büyük bir merak, ilgi ve coşkuyla sürece eşlik etmektedir. Bu nedenle politik öncüler hakiki temaslarla halkımızda oluşmuş ilgiye cevap olmalı, kaygıları gidermelidir. Her öncü bugün sorumluluk ve inisiyatif alarak bu kuşkuyu bertaraf etmenin, coşkuyu büyüterek barışı kurmanın sorunluluğuyla karşı karşıyadır. Bu salt bir politik sorumluluk değil, yüzyılların barış özlemini çeken halklarımıza karşı bir tarihi sorumluluk olarak önümüzde durmaktadır. Sonuç olarak demokratik cumhuriyet paradigmasına bağlı kalan ve kendini bunun savaşçısı olarak tanımlayan Önder Apo kararlı adımlarla yürürken ardından koşmak ve yürüyüşüne eşlik etmek için bugün salt samimi, dürüst ve kararlı olmak yetmiyor; her öncünün, siyasal ve toplumsal öznenin kendi çalışma ve sorumluluk alanında inisiyatif alması gerekiyor. Bu, her aşamada olduğu gibi, barış inşasında da mesihçi yaklaşıma düşmeden Halklar Önderliğine eşlik etmenin yegâne yoludur.