İran’da 2025’te bin 639 kişinin idam edildiğini söyleyen Dr. Abbas Mansouran, hala idam tehlikesi altında olan binlerce kişi olduğunu belirterek, ‘İdamların önlenmesi için uluslararası toplum sorumluluk almalıdır’ dedi
ABD-İsrail ve İran arasında 8 Nisan’da ilan edilen ateşkes sürerken, İran rejiminin halk üzerindeki baskısı da giderek artıyor. Rejim farklı tarihlerde gözaltına alınan eylemcileri idam etmeye, internete bağlanan yüzlerce yurttaşı “ajanlık”, “düşman ülkelerle işbirliği” adı altında tutuklamaya devam ediyor.
Hala cezaevlerinde hakkında idam kararı bulunan binlerce adli ve siyasi tutsak bulunuyor. Ocak ayından bu yana İran en az 14 siyasi tutsağı ve onlarca adli mahkumu idam etti. Son olarak 16 Nisan’da Mahmud Nurani Gargari ve Firuz Muhammedi adlı iki adli tutuklu İran rejimi tarafından idam edildi. İran İnsan Hakları Derneği’ne (IHRNGO) göre ise 2025 yılında ise en az bin 639 kişi idam edildi. Bu idam sayısı son 37 yılın en yüksek oranı olarak kayıtlara geçti. IHRNGO yetkilileri, bu sayının resmi açıklamalar ve ailelerin başvurularından oluştuğunu belirterek, gerçek sayının ise daha fazla olduğunu kaydetti.
‘Devlet eliyle işlenen cinayetlerdir’

İran’da artan idamlara ilişkin değerlendirmelerde bulunan insan hakları aktivisti Dr. Abbas Mansouran, İran’ın yaşananları kolektif hafızadan silmek için böyle bir yönteme başvurduğunu söyledi.
Hiçbir devletin “ceza” adı altında bir insanın yaşamanı elinden alamayacağını söyleyen Mansouran, “47 yıldır idam denilen şeyler devlet eliyle işlenen cinayetlerdir. Davalarda en basit hukuki süreçler bile işlenmiyor” dedi.
‘En az bin 639 kişi idam edildi’
İran’da idamların sistematik olarak arttığına dikkati çeken Mansouran, “En son açıklanan raporlar idamların son 37 yılın en yüksek seviyesine ulaştığını ortaya koydu. En az bin 639 kişi idam edildi. Bu tablo, 1980’li yıllardaki açık şiddet politikalarına geri dönüş anlamına gelmektedir. Protestolara katılanlara yönelik idam kararları hızlandı. Ölüm cezasının uygulandığı bazı ülkelerde eksik bile olsa belirli bir hukuki çerçeve var. İran’daki uygulamalarda bu çerçeve yok. Sorgulamalarda işkenceler yapılıyor, kişilerden zorla kendi aleyhine itiraflar alınıyor. Tutuklulara bağımsız avukatlar verilmiyor, yargılanmalar kapalı bir şekilde yapılıyor. Etkili bir itiraz ya da temyiz mekanizması işlenmiyor. Ölüm kararlarının daha baştan sorgu süreçlerinde ve güvenlik kurumları tarafından şekilleniyor. Yargı çoğu zaman sadece kararları onaylayan bir konumda kalıyor” diye belirtti.
‘Muhalifler güvenlik tehdidi olarak algılanıyor’
Genel tabloya ilişkin değerlendirmelerde bulunan Mansouran, “İran’da ‘idam’ olarak adlandırılan uygulamaların, daha geniş bir baskı mekanizmasının yalnızca görünen yüzü” dedi. Sistemin tutsaklara yönelik yaklaşımına değinen Mansouran, “Bu yapıda ‘siyasi tutuklu’ kavramı kabul edilmiyor. Muhalifler doğrudan ‘güvenlik tehdidi’ olarak tanımlanıyor. Bu nedenle söz konusu kişilerin hukuki bir özne olarak değil, ortadan kaldırılması gereken unsurlar olarak görülüyorlar” diye konuştu.
‘Hedef bireyin psikolojik ve insani özünü çökertmek’
Rejimin, muhalifleri ortadan kaldırmak için sistematik yöntemler geliştirdiğine dikkat çeken Mansouran, “İktidar kuruluşundan bu yana gücünü pekiştirmek amacıyla en az yedi farklı yöntem kullanıyor; Tutuklama, kaçırma, öldürme, zorla kaybettirme, toplu kaybettirmeler, biyolojik yöntemler, psikolojik baskılar olarak sayabiliriz. Beyaz işkence ve psikiyatrik uygulamalar yoluyla bireyler uzun vadede fiziksel ve zihinsel olarak yıpratılıyor, zorla ilaç vermek, kapalı alanlarda tutmak bu sürecin bir parçası. DRESS gibi modellerle bağışıklık sistemleri hedef alınıyor, kronik hastalıklar tetikleniyor. DRESS ve DIHS gibi sendromların, bağışıklık sisteminin aşırı tepki vererek vücudun kendi dokularına saldırmasına yol açıyor. Bu uygulamalarla, tiroid hastalıkları, tip 1 diyabet, saç dökülmesi, kalp kası iltihabı, lupus, sedef hastalığı ve multipl skleroz gibi hastalıklar ortaya çıkabiliyor. Asıl hedef bireyin psikolojik ve insani özünü çökertmek. İnsan bedenini sağlık, siyaset ve güç ilişkilerinin kesiştiği bir alana dönüştü. Rejim bu uygulamaları kabul etmiyor çünkü hukuki ve uluslararası sorumluluktan kaçmaya çalışıyor” ifadelerini kullandı.
Tutsakların birer “canlı kalkan” olarak kullanıldığını vurgulayan Mansouran, savaş ve kriz koşullarında mahkûmlar açısından riskin katlanarak arttığını söyledi. Bu tür dönemlerde hapishanelerin kapı ve pencerelerinin mühürlendiğini ve gözaltı merkezlerinin fiilen kaderine terk edildiğini ifade eden Mansouran, “Mahkûmların yiyecek, ilaç ve en temel ihtiyaçlara bile erişimi engelleniyor. İhmal ve terk edilme bu süreçte sessiz ama etkili bir ölüm mekanizmasına dönüştü” şeklinde konuştu.
İdam riskiyle karşı karşıya olan kadın tutsaklara da dikkat çeken Mansouran, “Verîşe Muradî, Pexşan Ezîzî, Nesîm Qolamî ve Şerîfe Muhammedî gibi isimler ağır cezalarla karşı karşıya. İnançları nedeniyle tutuklu bulunan Bahai kadınlarını da bu tablo içinde değerlendirebiliriz” diye konuştu.
‘Qerçekê Veramîn, yok etme stratejisinin sahası’
Mansouran, Qerçekê Veramîn Cezaevi’nde yaşananlara işaret ederek, “Burası yok etme stratejisinin en çarpıcı örneklerinden biridir. Söz konusu bu cezaevi ‘ölüm makinesi’ gibi çalışıyor. Yaşananların tümü sistemin bir parçasıdır. Geçtiğimiz günlerde bu cezaevinde 3 kadın tutsak yaşamını yitirdi; Sumiye Raşîdî ciddi sağlık sorunlarına rağmen tedavi edilmedi. Yetkililer, epilepsi hastalığını ‘abartı’ olarak değerlendirerek ilaç yerine farklı uygulamalarla tedavi etmeye çalıştı. Sumiye Raşîdî komaya girdi ve hayatını kaybetti. Kalp krizi geçiren Cemîle Ezîzî’ye belirtiler gösterilirken müdahale edilmedi ve hayatını kaybetti. Sudabê Esedî ise tedaviye erişemediği için yaşamını yitirdi. Cezaevlerinde sağlık hizmetlerine erişim yapısal bir sorundur” ifadelerini kullandı.
Mansouran, şair ve İran Yazarlar Birliği üyesi Bektash Abtîn, Sepîdeh, Zeyneb Celalîyan, Mataleb Ehmediyan gibi hasta tutsakların da sağlığa erişimde sorun yaşadığını söyledi.
İşkencenin yalnızca fiziksel olmadığını vurgulayan Mansouran, “İşkencenin en önemli işlevlerinden biri de unutturma. Mağdurlar ve yaşananlar kolektif hafızadan silinmek isteniliyor. Zeyneb Celalîyan’ın ‘Gerçekten unutuldum mu?’ sorusu, birçok tutuklunun ortak sesi haline geldi. En temel sorumluluk bu seslerin kaybolmasını engellemek olmalı. Hatırlamak, anlatmak ve takip etmek ortak bir sorumluluk. Tutuklular davalarda sadece sanık olarak değil toplum üzerinde baskı kurmanın araçları olarak da görülüyor” diye konuştu.
‘İdamların önlenmesi için uluslararası destek şart’
Toplumun farklı düzeylerde şiddetle karşı karşıya olduğunu ifade eden Mansouran, “Bir yandan yapısal baskılar sürüyor, bir yandan dışlayıcı ve yok sayıcı söylemler yeniden üretiliyor. Bu durum da siyasi ve toplumsal mücadele biçimlerinin yeniden değerlendirilmesini zorunlu hale geliyor. Özgürlüğün ve adaletin şiddet, intikam ya da ‘ötekinin’ dışlanması üzerine kurulamaz. Tarihsel deneyimler, şiddet döngüsünün çoğu zaman yeni baskı biçimleri ürettiğini gösterdi” diye belirtti.
İran’da hala binlerce kişinin idam tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu hatırlatan Mansouran, uluslararası kurumları ve toplumları daha güçlü bir şekilde dayanışmaya çağırdı. Mansouran, devamla şunları söyledi:
“Uluslararası denetim mekanizmalarının sınırlı olduğu koşullarda, tutukluların sesinin görünür kılınmasının en etkili araçlarından biri uluslararası kamuoyunun duyarlılığıdır. İdamların önlenmesi için uluslararası toplum sorumluluk almalıdır. Halkların rejim üzerindeki baskıyı artırması ve somut adımların atılması gerekiyor. İdama ‘hayır’ demek sadece belirli bir ‘cezaya’ karşı çıkmak değil, daha geniş bir şiddet ve baskı mekanizmasına karşı tutum almak demektir.”
Haber: Berivan Kutlu \ MA









