Baş döndürücü hızla süren bir saldırı politikaları girdabının içindeyiz. Kapitalizm tüm stratejilerini uluslararası organizasyonlarla meşrulaştırmaya çalışırken ABD başta olmak üzere emperyalizmin tahakkümü altına almayı hedeflediği bölgelere tehditler, müdahaleler, ortak yaşam alanından çıkartma, iradeyi ve yaşamı gasp etme operasyonları hız kesmeden sürüyor.
Boğucu, içinden çıkılamaz gibi hissettiren bir fırtına her yanımızı sarmış durumda. Venezuella’ya Trump’ın müdahalesi, müdahalenin hemen ardından Trump’ın güney Amerika’ya, Meksika’ya sürdürdüğü tehditler, Kanada ve Danimarka üzerinden Grönland’a el koyma hedefini duyumsatacak açıklamaları, Ortadoğu’da Suriye üzerinden yürütülmeye çalışılan politikalar bu fırtınanın evrensel boyutunun ABD koordinasyonunda yaygınlaştırılarak süreceğini gösteriyor. ABD-İsrail-Suriye-Türkiye arasında 6 Ocak’ta yapılan Paris buluşmaları, İsrail’in Filistin’den sonra İran’a kadar uzanan planlamaları ve her olayın ekseninde rol alan Erdoğan üzerinden Türkiye’nin dolandığı bir tablo Ortadoğu halklarının da, dünya halklarının da kaderini belirleyecek ticari ve siyasi işbirliği organizasyon şemasını açığa çıkarıyor.
Organizasyonun pençesine alınan, müdahalenin yapılacağı ülkelerin halklarının kaderi değiştirilmeye çalışılıyor. Türkiye’nin de içinde bulunduğu taraflar arası ticari fırsatları kapsayan bu diplomatik ilişkiler bir yandan tahakkümü o ülkelerde inşa ederken, diğer yandan kapitalist üretim ilişkileri bu çark ile yeniden planlanmaya, üretmeye çalışıyor.
Türkiye Erdoğan ve şurası ile bu denklemde ilginç bir konumda. Uluslararası alanlarda; Filistin’in yanında olduğunu belirten siyasi propagandasını İsrail Filistin savaşı süresince Filistinli taşeron firmalar aracılığı ile İsrail’e çelik ithalatı başta olmak üzere hammadde tedariki vb gerçekleri gizleyerek sürdüren ve açık destek veren bir Türkiye siyasetinden bahsediyoruz. Trump’ın Maduro’ya -gidebilirsin- diye önerdiği Türkiye’nin diplomasi kimliği Trump’ın güveninde ve portföyünde saklı. İsrail-ABD –Suriye rejimi arasında yapılan görüşmelerin, Trump-Erdoğan-Maduro-Netanyahu arasında dönen diplomaside alınan kararların sonuçlarının yaşanılacağı bölgede yaşıyoruz bizler Ortadoğu ve Türkiye halkları olarak.
Şebnem Oğuz DİB haberde yayımlanan yazısında ABD’nin Venezuella müdahalesini; eş zamanlı bir kriz çözümlemesi olarak betimliyor. Trump’ın oluşturmaya çalıştığı; Faşizmin yeni süreci olarak tanımladığı -belirsizlik yaratarak ve egemenliği askıya alarak zor yoluyla işleyen yapıyı oluşturmaya çalıştığı- ve bu tutumu -sürecin nedeni değil, taşıyıcısı olarak sürdürdüğünü- belirtiyor yazısında, petrol rezervlerinin Venezuella’ya müdahalesinin araçlarından biri olduğunu yadsımadan. Yeraltı katmanlarını sermaye birikimine sokulmasını fosil kapitalizm, kriz koşullarında el koyma, mülksüzleştirme ve zor yoluyla yönetme mantığının yoğunlaştığı bir araç belirlemeleri yaparak.
Bugüne değin, emperyalizm ve kapitalizm tarafından savaşlar ekonomi politik süreçlerin işleyiş aracı olarak kullanırken bu yeni müdahale döneminde devlet yapısı koordine edilerek, dönüştürülerek yaşam alanları, yaşam varlıkları üretim birikim süreçlerine hızla sokuluyor, yeni sermaye alanları olarak belirleniyor. Bu yadsınamayacak bir olgu.
Faşizmin, kapitalizmin taşeronları Trump- Erdoğan- Netanyahu koordinasyonunun, yerli ve milli aktörleri ise -el koyma, gasp, tahakküm- sürecini su ve yaşam alanları üzerinden kendi kuralları ile sürdürmekte müdahalelerini. Türkiye’de “yasa” çıkartılarak, yasa varmış gibi yapılarak yaşam alanları maden, enerji, inşaat su şirketlerine sunulan, halkların zorla yerinden yurdundan edilen, yaşamın kırıma sürüklendiği bir ülke gerçeğinden söz ediyoruz. Bu gerçeklikte gasp rejiminin taşıyıcıları için Türkiye’de ve Türkiye aracılığı ile Ortadoğu’da yaşam hakkının, halkların iradesinin tanınmadığı bir ülke zaten hazır.
Örneğin; 2000 yılından beri yürüttükleri sulara ve su havzalarına sermaye tarafından el koyma operasyonu neredeyse tamamlanmış durumda. Şimdi aralarında adil paylaşım kısmını hallediyorlar. Tarım ve Orman Bakanı 25 Aralık 2025’de Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü’nde Ulusal Su Kurulunun 5’inci toplantısını yaptı misal. Bu toplantıda taslak Su kanunun 2026 da yasallaştırılacağını duyurdu. Belki hatırlarsınız; Su Kanunu Tasarısı Ulusal su kurulu oluşturulmasını kapsamaktaydı.
Kanun çıkmadan ulusal su kurulu oluşturuldu. Görüldüğü üzere yasanın duyumu bile yetiyor işlev kazanmasına. Kurulun işleyişi iki yıldır bakanlık ve DSİ tarafından sürdürülüyor.
Ulusal Su Kurulu için “…. Su kaynaklarının sürdürülebilir yönetimine ilişkin politikalar belirlenecek. Havza ölçekli yönetim planlarının uygulanması ile su yatırımlarında kamu kaynaklarının etkin ve verimli kullanılmasına yönelik kararlar alınacak. Su tahsisinde arz ve talep dengesi ile sektörel su tahsisleri konuları da değerlendirilecek. Ulusal su planı, havza ölçekli yönetim planları, ….içme ve kullanma suyu güvenliği planlarını onaylamak gibi yetkilere sahip…” diye belirtilmekte bu hukuka aykırı yapılanmayı meşrulaştırma komitesinin açıklamalarında.
Batı Akdeniz, Büyük Menderes ve Kuzey Ege havzalarında sektörel su tahsis planlaması kararı bu kurulun, DSİ ve Bakanlığın aldığı karardan sadece birkaçı örneğin. Türkiye’de iktidar; ortağı olduğu gasp çetesinin yapacakları için hızla çalışıyor. Ama…
Bizden duymuş gibi olmasınlar; tarım politikalarına müdahalelerine, suyun sektörlere dağıtımını olağanlaştıracak kararlarına, iradeyi yok sayan faşizm uygulamalarına, taşeronluğunu yaptıkları, yaşamı sermayenin çarkına sokan kapitalizme karşı ekoloji, emek, meslek örgütlerinin, kadınların, gençlerin, işçilerin, halkların verdiği politik mücadeleler sömürü girdabından çıkışın, gaspı alaşağı etmenin yollarını politik olarak örecek hiç kuşkuları olmasın.









