Kelimelerin işe yaramadığı zamanlar var, büyüsünü yitirmiş, ruhunu terk etmiş cümlelerin içinde bir yokluğu çağırıyor. İnsanın gözüne bulutlar konar bir gün, koyu bir matemdir, görülmez, bakılır ve geçilir sadece. Yalnızlaşan eşyanın tabiatına dört nala koşan insanlık, beterler ısmarlıyor dünyaya.
Gösteriler, gösterilenler hep bir sahip arıyor ve sarih olmasına ihtiyaç duyulmuyor. Koyverilmiş bir geleceğin buharı dolaşıyor havada ve her sabah, yaz, kış sisli. Görüntülerin gölgesi varıyor uzun uzun. Düşmenin kıyısı diye bir şey var, eşik denilir ve insan buna son sürat yenilir.
Kaybolmuş bir eldiven olmanın mutluluğu, sırra kadem basmanın huzuru, sakinliğin türlü yolları ve yeniden soruların kapısına varmak. Zincirleme bir günün başlangıcı olur ve bugüne bir başlık arar, illaki bir yerlere sirayet edecektir. Gitmenin ve kalmanın arasında olmanın azabı her yerin tabelası.
İnsan bir insanı kaybedip bir başka insana göç edebilirmiş ve bunun adı ayrılık ile acı arasında bir sarkaç gibi gidip gelirmiş. Efsane sanılır, öyle anlatılır ve hayatın orta yerinde vuku bulur. İnsan zaten kendini insanlarla bulur ve yine kendini insanlarla vurur. Ve en fazla bir mezar boşluğunda bir oyuk ömrün ortasında kendine yer bulur.
İmkânsız hayaller mekanların ölçüsüne isyan ediyor ve hayatla kavuşmanın yollarını bulamıyor. Dünya döndüğünden beri herkes her şeyde bir şey arıyor. İnsan acı çekiyor, insan acı veriyor, insan ne yaparsa yapsın acıdan muaf olmuyor. Eşikler başlıyor o zaman, herkese yer bırakan zamanlar.
Yolların şerhi, barikatların inadı, patikaların izdüşümü, makinelerin sessizliği, hepsi bir anda ne büyük bir gürültüdür, duymayan kalmaz. Pusulasız hayatlar bir gün herkesin hasreti olur ve yollar açılıp karşılaşmalara yeni yerler gösterir. İnsan düşündüklerini düşürerek meşhur olurmuş ve düşlerinde unutulmayı göze alırmış. Heyhat, dünya kısa bir cümle kadar ketum.
Memnuniyet çağında herkes yerle yeksan. Dışımız içimizden beter bir ayna gibi dünyaya bakıyor ve o da bize. Sırnaşıp karanlık gökyüzünde ayın yanına bir serenat ve eski çağlardan kalma bir alışkanlıkla beklemek. Güneşin doğuşunu görene kadar dişimizi sıkmak. Hepsi buraya kadar diyen kararsız bir nokta ile kalakalmak.
Sezgilerin aurası var, gösterdiğine inanır ve rüyalara kadar dadanır. Hengamesini beraberinde getiren olasılıklar, tüm cevapları sağır ediyor. Kıyas kabul etmez yaralar kendini tekrar kanatır ve kabuklarından firar eder bir gün; yaşanır ve yaşatılır bir gösteri gibi. Gelsin alkışlar, ıslıklar ve kahırlar artık.
Sıkılmanın tarihi var, sevinmenin geçmişi var ve beklemenin bir geleceği yok, getireceği de yok. Çalınan zamanlar, kaçırılan tesadüfler ve arada sırada denk gelinen gidenler. İnsan her yere aynı bakışla bakamaz çünkü değişen her şeyin bir başka gözü var.
İnsan bir başkasını kapatıyor, insan bir başkasına kapılıyor; göç denilir, gitmek sanılır ve dönmeyi beklemek her insanın aynası. Aslında kuyudur ve insan düştüğünde hatıralarına sarılandır. Her şey sanmak olduğundan beri gerçeklerin hükmü kendini bir yerlerde gizledi. Beterdir ve devamı da beraberinde gelendir.
Haftanın kitap önerisi: Osamu Dazai, Batan Güneş / Çeviren: Bilge Çay, Olvido Yayınları









