CHP Kars Milletvekili ve Adalet Komisyonu Üyesi İnan Akgün Alp ile süreci konuştuk:
- Aslında çok uzun süredir itiraf edemediğimiz bir gerçekle bu Meclis’te oluşturulan komisyonun raporuyla yüzleştik. Bu rapora artık bir devlet aklının, devlet ciddiyetinin, Meclis tecrübesinin eriştiği noktadan bakmak lazım. Bunu resmi bir veri olarak kabul etmek lazım
- Böylesi büyük acılar içerisinde kabul etmemiz lazım ki devlet rutinin dışına, adaletin dışına çıkmış. Zaman içerisinde adaletsiz bazı uygulamalar olmuş, insanlar haksız cezalar almışlar, haksız muamelelere maruz kalmışlar. Bazı suç odakları oluşmuş ve savaş kendi rantını oluşturmuş
- Kim bu riskleri bertaraf edebiliyorsa da bu sürecin muhatabı odur ve süreci onunla götürmek lazım. Bu konuda devletin devlet aklıyla hareket etmesi gerekiyor. Silahlı gücün hepsine söz geçirebilen kişiyle müzakere edilir
Nezahat Doğan
Türkiye’de demokratikleşmenin önündeki en büyük engel yüz yıldır çözülemeyen veya çözülmek istenmeyen Kürt sorunu… Toplumsal ve tarihsel hafızada bir kimliğin yok sayılması üzerine kurulu bu sistemsel sorunun yarattığı derin tahribat ve travmalar var.
Ekonomiden sosyolojiye kadar geniş bir alanda yıkıma yol açan bu süreçte bugün, güvenlik odaklı politikalardan ziyade barışın, demokratik siyasetin ve toplumların özgürce yaşayacağı bir hukuk sisteminin oluşturulması en can alıcı ihtiyaç olarak öne çıkıyor.
27 Şubat’ın birinci yılının ardından Abdullah Öcalan’dan gelen mesaj negatif aşamadan, pozitif inşa dönemine geçişi işaret ederken, muhatap olarak tanınması ve gerekli statünün sağlanması için siyasetçilerden açıklamalar var ama henüz atılmış bir adım yok. Öcalan demokratik toplum çözümünün siyasal, sosyal, ekonomik, kültürel boyutlarda bir mimarinin, bir hukukun tesisini içerdiğini ve barış yasalarını gerekli kıldığını da belirtiyor. Şimdi gözler bir yanda iktidar-devlet kanadında, diğer yanda komisyonun raporu doğrultusunda Meclis’in alacağı kararlar, atacağı adımlar ve hukukun işletilmesinde.
Peki, iktidar yasal düzenleme gerektirmeyen demokratik uygulamaları hayata geçirecek mi? Meclis’te “barış yasaları” ne zaman çıkacak? Öcalan’ın statüsü nasıl şekillenecek? CHP barış sürecine Meclis’te nasıl bir katkı yapacak? Türk-Kürt kardeşliği savaşa panzehir ve barışa güç mü olacak?
Tüm bu soruları ve sıcak gündemi, Meclis’teki konuşmalarıyla barışa önemli katkı sunan CHP Kars Milletvekili-Adalet Komisyonu Üyesi İnan Akgün Alp ile konuştuk.
- 40 yılı aşkın bir zamana yayılan çatışmalı sürecin sonunda bugün çözümü ve barışı konuşuyoruz. Türkiye için barışın önemi nedir?
Uzun süren bir iç çatışma ortamından çıkmak üzereyiz ve bunun çabalarını gösteriyoruz. Ülkece elli yıllık bir çatışma ortamında yaşadık ve çok yüksek maliyetleri oldu bize. Belki hiç kimsenin sayısını tam olarak bilemediği ama yüz binlerle ifade edilen insanlarımızı kaybettik. Trilyon dolar seviyesinde bir ekonomik varlığımızı kaybettik. İçeride ve dışarıda barış çabasının bu kadar yoğunlaştığı bir dönemde tabii bizim de partimizin tarihsel, geleneksel dış politikası aklıma geliyor, “yurtta sulh, cihanda sulh” felsefesinin bugün için aslında ne kadar önemli olduğunu yeniden hatırlatıyor. Dünyaya bu pencereden bakabilmiş olsaydık belki son yüzyılda böyle yaşamayacaktık. Türkiye şimdi çok daha iyi koşullarda yaşayan bir ülke olacaktı.
- Yüzyıllık geçmiş daha iyi yazılabilir ve gerçeklerle yüzleşilebilir miydi? Şimdi nasıl yüzleşilmeli?
Aslında çok uzun süredir itiraf edemediğimiz bir gerçekle bu Meclis’te oluşturulan komisyonun raporuyla yüzleştik. Bu rapora artık bir devlet aklının, devlet ciddiyetinin, Meclis tecrübesinin eriştiği noktadan bakmak lazım. Bunu resmi bir veri olarak kabul etmek lazım. İhtiyatlı bir çerçevede dahi çatışmalı sürecin ülkemizde yıllık ortalama 140 ila 240 milyar dolar arasında bir ekonomik değer kaybına sebep olduğu tespit edilmiş. Bu savaşın bize maliyetinin aslında devletin yıllık gelirinin yarısı olduğunu kabul etmek zorundayız. Tabii kaybettiğimiz insan sermayesi yanında beşerî sermayenin hiçbir değeri yok.
- Yaşananlar savaş ve şiddetin ülkeye neler kaybettirdiğini, şiddet ile sorunların çözülemeyeceğini bize gösterdi. Sorunun adını nasıl koyarak çözmek gerekir?
1 Ekim 2024’te, Meclis açılırken Devlet Bey’in bir tokalaşma sahnesi herkesi şaşırtmıştı. Sonra da 22 Ekim günü çağrısı geldi ve daha da şaşırdı insanlar. İşte o çağrının zamanlaması aslında bir anlamda bu talebin ertelenemez olduğunu da bize gösterdi.
- Nasıl gösterdi?
Artık meselenin ekonomik boyutunun ülkeye getirdiği yük bakımından taşınamaz hale gelmesi, hem de bölgemizde cereyan eden hadiselerin artık kaçınılmaz bir şekilde bizi etkilemesi de bunu gösteriyordu. Birkaç ay sonra hem Esad’ın devrilmesi hem de sonrasında ortaya çıkan gelişmeler de bunun doğruluğunu teyit etti. Biz de bu zamanlamanın aslında hiç de tesadüf olmadığını anlamış olduk böylece.
- Bu ihtiyaç çerçevesinde ilk defa Meclis’te Kürt meselesinin konuşulduğu bir komisyon kuruldu. Ancak bugün çözüm için atılacak adımlara yönelik ihtiyatlı bir yaklaşım var. Bu neden kaynaklanıyor?
Ben ihtiyatlı yaklaşımı normal karşılıyorum, çünkü bu sürecin bir kere daha akamete uğramaması için çok düşünülmesi gereken birden fazla etmen var. Sürecin sağlıklı ilerleyebilmesi için riskleri bir arada yönetmek gerekebilir. Gözlemlediğim kadarıyla bir takvime yayılmış çalışma planı devam ediyor ve geçmiş tecrübeye göre riskleri de göz önüne alarak ilerliyor. Belki öngörülemeyen Suriye’deki ve sonrasında İran’daki meseleler gibi çevresel faktörler de bunu etkileyebiliyor. Çok sayıda silahlı aktörün varlığı, düşman komşularımızın var olduğu, bu anlaşmazlığın devam etmesinden ekonomik çıkarları olan güçlerin olduğu bir gerçek ve bunların her biri mutat risktir.
- Bütün bu mutat risklerde sürecin ilerleyişinde ve gerilemesinde toplumda kafa karışıklığı, beklenti ve oluşan güvensizlikler nasıl yönetilmeli?
Aktörlerin tam olarak ikna edilip edilemeyeceği veya sürecin geçirdiği evrelere göre erken bazı beklentilerin karşılanamaması nedeniyle toplumdaki psikolojinin yönetilememesi de önemli bir risk olarak karşımızda. Bütün bunların bir arada, bazen tek taraflı, bazen bir tarafın inisiyatifiyle yürümesi gerekiyor. Ama bir model yürütülüyor ve dünyada belki de Türkiye’ye özgü bir model. Bunun da bazı evreleri var ve bu evrelere uygun ilerlediğini düşünüyorum, barış süreci modellemesi açısından.
- Abdullah Öcalan mesajında “Negatif aşamadan pozitif inşaya” dedi… Bu aşamada demokratik siyasetin oluşturulması, hukukun işletilmesi, demokratik entegrasyon ve barışın toplumsallaştırılması konusunda nasıl yol ve yöntem izlemeli? Nasıl bir ortaklaşma sağlanmalı?
Kürt meselesinde barış talebinin toplumsallaşması dediğiniz durum çok da kolay bir şey değil. Yüzbinlerce insanın hayatını kaybettiği bir meseleden bahsediyoruz. Her evde bir acı var, maddi manevi bir kayıp var. Herkes bunun bir sıkıntısını yaşamış. 12 Eylül’den beri 1 milyondan fazla tutuklu ve hükümlü söz konusu. Yurt dışına gitmek zorunda kalan yüzbinler var. Doğuda her evde bu meseleden dolayı hapis yatan insan var. Milyonlarca insan yerinden yurdundan edilmiş, bir kuşak öfkeyle büyümüş. İkinci, üçüncü nesle yansıyan travmatik bazı mirasları var. İnsanlar evlatlarını kaybetmişler. Askerlerimiz, polislerimiz, gençlerimiz, evlatlarımız birbirini öldürmüşler.
- Bütün bu acıların ve adaletsizliklerin sorumlusu kim?
Böylesi büyük acılar içerisinde kabul etmemiz lazım ki devlet rutinin dışına, adaletin dışına çıkmış. Zaman içerisinde adaletsiz bazı uygulamalar olmuş, insanlar haksız cezalar almışlar, haksız muamelelere maruz kalmışlar. Bazı suç odakları oluşmuş ve savaş kendi rantını oluşturmuş. Hala bu ranttan vazgeçmek istemeyen kesimler var. Bu listeyi çok uzatabilirim. Bizim devlet olarak bunu kabul etmemiz lazım. Sonuçta 50 yıl büyük bir birikim yaşanmış ve biz bunu hamasi nutuklarla barış talebi toplumsallaşsın demekle toplumsallaştıramayız. Bu, toplumun barışı talep etmesi anlamına geliyorsa, Türkiye’de barışı talep etmeyen hiç kimse yok. Aslında Türkiye bu anlamıyla zaten talebini toplumsallaştırmıştır.
- Bu ülkede herkes barış istiyor, ancak bir güvene ve iknaya da ihtiyaç yok mu?
Kesinlikle öyle. Diğer türlü barış talebinin toplumsallaştırılması sloganı bana, kusura bakmayın ama biraz içi boş geliyor. Çünkü Türkiye’de ben “barış istemiyorum” diyen insan bulamazsınız. Herkes barış istiyor ama bunun nasıl olacağı konusunda güven de duymak istiyor. Bunun nasıl olacağı konusunda kafa karışıklıkları var. Dolayısıyla barışa olan güvenin ve desteğin oluşturulması için bazı adımların atılması gerekiyor. Şimdi önümüzde daha somut bir durum var. Devlet yıllarca şiddetle çözülmek istenen bir meselenin şiddetle çözülemeyeceğini kabul etmiş durumda. Bu, Meclis çatısı altında geniş bir uzlaşıyla, üstelik de Cumhurbaşkanı’nın devlet politikası olarak kabul ettiği bir metotla, siyasi partilerin katılımıyla bir tavsiye metnine, bir öneriye dönüşmüş durumda. Burada artık siyasete çok önemli bir rol düşüyor. İnsanlar da bu somut adımları gördükçe, inanıyorum ki sürece ilişkin güven duygularını tazeleyeceklerdir.
- 27 Şubat’ın ardından ikinci bir 27 Şubat mesajı geldi. Abdullah Öcalan’ın Özgür Özel’e de bir atfı var. ‘Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın iradesi, Bahçeli’nin çağrısı ve Sayın Özgür Özel’in katkısıyla,’ ifadesini kullanıyor. Kürt sorununun çözümü konusunda CHP’nin sürece yönelik yaklaşımı nedir? Ne olacak?
Bu süreç başladığından beri partimiz olumlu katkılar yapmıştır. Sayın Genel Başkanımız başta olmak üzere hem komisyonun oluşmasında hem komisyonun raporunun hazırlanmasında partimiz önemli bir misyon üstlendi. Bundan sonra çıkacak yasaların oluşmasında, benim de üyesi olduğum Adalet Komisyonu’nda da sonrasında Genel Kurul’da da partimiz pozitif anlamda katkı yapacak diyebiliriz. Burada herkes devlet terbiyesi ciddiyeti içerisinde, siyasi görüşleri doğrultusunda üzerine düşen rolü oynayacaktır. Ben CHP’nin baştan itibaren bu konuda pozitif katkı sunduğunu gönül rahatlığıyla söyleyebilirim.
- Raporun Meclis’e sunulması ve Adalet Komisyonu’na gelmesi sürecin çok daha hızlı işleyeceği anlamına mı geliyor? Öncelikli olarak rapordaki hangi konular gündeme gelebilir ve hangi adımlar atılabilir?
Tabii farklı beklentiler oldu. Ancak bir yandan Kürt sorununu sosyal, siyasal, ekonomik, kültürel, tarihsel nedenleri olan çok girift bir sorun diye tanımlayıp, diğer yandan da birkaç sayfalık bir raporla sorunun çözüleceğini ummak aslında işin tabiatına aykırıdır. Bu beklentiye giren arkadaşların birçoğunun yıllardır bu işe kafa yoran insanlar olması da beni ayrıca şaşırtmaktadır. Kürt sorunu çok farklı nedenlerden neşet etmiş bir sorun. Hukuki boyutundan tutun da uluslararası boyutuna kadar birçok alanda çalışma yapılması gereken bir sorun ve biz daha bu işin başlangıcındayız. Elbette ki siyaset kurumunun beklentileri doğru yönetmesi lazım. Çünkü bu konunun iki boyutu var: Birincisi, silahlı çatışma boyutunu ortadan kaldırmak ve siyasetin konuşmasına alan açmak, daha sonrasında sorunun asıl kök nedenlerini ortadan kaldıracak yapısal reformları hayata geçirmek gerekiyor.
- Aslında meselenin özü Kürt sorununun çözümünün tarihsel ve kök nedenleriyle devletin kabulü ve masaya getirmesi, Meclis’in siyaseten bu meseleyi çözme iradesini ortaya koyması mı?
Evet. Rapor özü itibarıyla bir uzlaşının tezahürü ve bir kabul. Yıllardır yapmadığını devlet ilk kez yapıyor ve meseleyi siyasi zemine taşımaya çalışıyor. Bu raporla herhangi bir hak zaten tanınmayacak ki. Bütün haklar için daha sonra yasama faaliyeti yapılacak. Rapor bu haliyle bile önemli bir görev görmüştür. Meselenin hangi evresindeyiz ve bu nasıl bir takvimle ilerleyecek diye çok kafa karışıklığı var. Bunu tabii çatışma çözümü teorisi içerisinde tanımlamak en doğrusudur.
- Çatışma çözümü içerisinde nasıl tanımlar ve anlaşılır olmasını sağlarsınız?
Şimdi bu planın 22 Ekim’de başladığını ve Devlet Bey’in çağrısıyla bir takvimin başladığını düşünürsek biz buna bir ön keşif, bir araştırma aşaması diyebiliriz. Devlet Bey bir çağrıda bulunduğu zaman çağrının muhatabının 27 Şubat’ta bir bildiri ile buna cevap verilmesini de bir ikna aşaması olarak tanımlayabiliriz. Taraflar barış için iknaya hazır olduğunu bildiriyor.
Fesih kararı, silah yakma, geri çekilme adımları atıldı…
Evet, 2025’in Mayıs ayında yapılan fesih kongresini de yine bu aşamalardan biri olarak tanımlayabiliriz. Çatışmanın taraflarından biri buna riayet edeceğini bildiriyor kendini feshederek. Sonra silahları sembolik olarak yakma hadisesi gerçekleşti ve o ana kadar olan sürece bir güven sağladı. Ondan sonra komisyon kuruldu, bir metodoloji belirlendi. Ardından rapor hazırladı, bir yol haritası ortaya çıktı. Bütün bu aşamalardan sonra şimdi taraflar birbirini tanıma aşamasına geldi diyebiliriz. Zaten tam da bu aşamada Devlet Bey’in bir statü çağrısı oldu. O da bu müzakere öncesi aşamanın bir evresidir diye düşünüyoruz.
- Adalet Bakanı Akın Gürlek de ‘İmralı’nın statüsü ve umut hakkı Meclisin takdirindedir,’ ifadesini kullandı. Devlet Bahçeli’nin bu statü açıklamasının nedeni nedir?
Devlet Bey’in bu çağrısı aslında işin doğasından ve mecburiyetten kaynaklanıyor. Çünkü Komisyon raporunda kritik bir eşik tanımlıyor ve diyor ki; bu süreçte en kritik eşik, örgütün tüm unsurlarıyla silah bıraktığını ve kendisini tasfiye ettiğinin devletin güvenlik birimlerince tespit ve teyit edilmesidir. Bu tespit ve teyit mekanizmasının oluşması ve doğru işlemesini her şeyin başlangıç noktası olarak tespit ediyor
- Peki, bütün bu tespit ve teyit sürecinin, bu mekanizmanın muhatabı kim? Bir muhatap yok mu?
Açık konuşalım. Evet, örgüt feshetti kendisini fakat silahlarını bırakmadı. Biz en iyi yasayı çıkarsak, örgüt mensuplarının silahlarını teslim etmesine kim ikna edecek? Veya bu kadar fazla silahlı aktörün yeniden görüş ayrılığına düşmemesi için kim muhatap olacak veya bu dönemde bir ateşkes ihlali olmaması için kim inisiyatif alacak? Bir milletvekili veya bir avukat bunları yapabilir mi? Çok sayıda silahlı aktör varken bu silahlı aktörlerin bu yasaya uygun hareket etmesini kim sağlayabilir? Çevremizde cereyan eden savaşların bu süreci etkilemesini kim engelleyebilir; bu silahlı aktörlerin, bu savaşların etkisinden kim uzak tutabilir? Kim bu mekanizmayı doğru işletebilir? Yani bir muhatap lazım. Devlet Bey’in çağrısı da bu ihtiyaçtan kaynaklanıyor.
- Muhatap, Kürtlerin ‘baş müzakerecimiz’ dediği Abdullah Öcalan değil mi?
Bu çatışmanın tarafı ve esas aktörlerden birisi PKK değil mi? Esas aktörün adına karar verme yetkisine kim sahip? Kim silah bıraktırabiliyorsa muhatap odur.
- Komisyon raporunda bir özel yasa öneriliyor. Meclis’te Nisan veya Mayıs ayında yasal alanda hızlı adımlar atılabilir mi? Ne öngörüyorsunuz?
Raporda geçici nitelikte ve toplumda cezasızlık algısı oluşturmayacak, bu konuya özel müstakil bir mahiyette bir kanunun yapılması bize tavsiye ediliyor. Komisyonun raporunda bu yasanın silahı ve şiddeti reddeden bireylerin topluma yeniden kazandırılması, silah ve şiddete kalıcı olarak son verilmesi ve meseleyi bütünüyle hukuki ve siyasi zemine çekmeyi amaçlaması da tavsiye ediyor. Bu çok önemli bir uyarı ve öneri. Bu aynı zamanda yürütülen sürecin modeliyle alakalı bir tavsiyedir.
Başından itibaren bir model ve takvime göre mi adımlar atılıyor?
Devlet Bey’in geçen Ekim ayındaki çağrısı aslında sürecin modelini de belirlemişti. Çünkü o çağrıyla silahlarınızı bırakın, örgütü feshedin ve Meclis’te konuşun demişti. Aslında bu silahları bırakın, ordu güçlerini terhis edin ve toplumla bütünleşin demek. Türkçesiyle silahsızlanma, terhis ve entegrasyon modeli. Ateşli silahları terk etmekle beraber bir aşamasına geçildi.
- Şimdi bundan sonra demokratik entegrasyon adımları mı olacak?
Tespit ve teyit süreciyle beraber ikinci aşaması oluşacak ve çıkacak yasayla beraber yeniden entegrasyon, toplumla entegrasyon ayağının da oluşacağını düşünüyoruz. Sürecin modelinin bu olduğunu kabul edersek, neden şu eksik kaldı, şu fazla kaldı gibi tartışmaları da aslında sürecin modeli içerisinde değerlendiririz. Ve onların henüz bunlar bittikten sonra başlayacak aşamalarda olacağını da topluma yavaş yavaş anlatmak lazım.
- Barış herkese kazandırmaz mı? Bunu daha nasıl anlamlandırmak ve anlatmak gerekir? Siz vekil olarak sahaya indiğinizde ne görüyorsunuz?
Aslında rapor da önerileriyle bunu ifade ediyor. Herkesin kazandığı, kimsenin kaybetmediği sonucu doğuran barış doğru barıştır. Umarım buna vesile olacaktır ve “ben kazanırsam sen de kazanırsın,” diyebilmeliyiz. Silahın terkedilmesi bir başlangıç olacak ve ondan sonra demokratikleşme adımları atılacak. Devlet de kazanacak, halk da kazanacak. O yüzden hiç kimse kendisini yenilmiş, dışlanmış, kaybetmiş hissetmesin. Hem Türkiye’de hem bölgemizde bir yenilmişlik duygusuna yol açacak hiçbir adım yok bu süreçlerde. Barışla beraber herkes kazanacak. Hiç kimsenin kendisini Türkiye’nin bütününden ayrı hissedeceği bir sonuç olmayacaktır. Zaten Meclis’teki geniş uzlaşının da CHP’nin bu işte olmasının da asıl önemi de buradan kaynaklanıyor. Siyasetçiler olarak, basın olarak, hep beraber herkesin daha mutlu olabileceği bir sonucu ortaya çıkarmak için çabalayalım. Bu sonucun olacağına ilişkin umudumu muhafaza ediyorum ve bu anlamda pozitif katkılar sunmaya devam edeceğiz.
- Bu sürecin başarıya ulaşmasının temel saç ayakları nedir?
Bu sürecin başarısı iki şeye bağlı. Biri demokrasi taleplerinin karşılanmasıdır. Demokrasi taleplerini karşılamayan her çaba eksik kalır. Çünkü Kürt sorunu dediğimiz şey özü itibarıyla bir insan hakları sorunu, bir demokrasi sorunudur. Demokrasiyi eksik bırakan bir Kürt sorunu çözümü olamaz. Diğeri hukuka dönmektir. Hukuka dönersek sorunu büyük oranda çözmüş olacağız. Bugün AİHM kararlarını uygulamayan, AYM kararlarını uygulamayan, Yüksek Mahkeme kararlarını uygulamayan anlayışı terk edip hukuka dönersek, insan haklarına riayet edersek sorunu belli oranda çözmüş olacağız.
- Özgür yurttaşlık çok mu zor? Türk’le Kürt’ün eşit olması belli kesimleri neden rahatsız ediyor?
Ülkeye demokrasi ve barış gelirse ve Kürt sorunu çözülürse kendisini Kürtlerle eşit görmeye direnen insanlara rağmen çözülmüş olacak. Bu, “Bunca yıl verilen devrimci, demokrat, yurtsever mücadele ne işe yaradı?” sorusuna da bir anlamda verilecek en güzel cevaplardan birisidir. Tek cevabı bu değil elbette, Türkiye’ye demokrasi güçleri yıllar boyunca bedel ödediler. Bugün AİHM kararı, AYM kararı uygulanmıyor. Osman Kavala hakkında karar var ve uygulanmıyor. Selahattin Demirtaş hakkında kararlar uygulanmıyor. Yarın Ekrem İmamoğlu hakkında da böyle bir karar çıkabilir ve uygulanmayabilir. Buna karşılık Kürtlerin geniş anlamıyla verdikleri siyasi mücadele sonucunda Türkiye’ye demokrasi geliyorsa ve gelecekse bu büyük kazanımdır.
- Kürt sorununun çözümsüzlüğünden beslenen ve nemalanan çatışmayla beslenen kesimlere karşı siyasetin sorumluluğu nedir? Bu riskler nasıl ortadan kaldırılabilir?
Kürt sorununun çözümsüz kalmasından medet uman çok fazla bölgesel aktör var. İçimizde de çok fazla güç var. Bunlar belli bir risk yaratıyorlar. Hatta Kürt sorunu kendi içerisinde de doğası gereği, coğrafyası gereği bazı riskleri barındırıyor. Bizim bu riskleri bertaraf ederek hareket etmemiz gerekiyor. Bu da siyasetin görevidir diye düşünüyorum.
- Siyasetin ve siyasetçilerin bu görevleri nasıl yerine getirmeli? Nasıl bir öneri ve formülünüz var?
Bu riskleri belli başlıklar altında ifade edeyim: Birincisi aktörlerin tam olarak ikna edilememesidir ki bu bahsettiğimiz muhataplık sorunuyla da doğrudan alakalı bir durum. İkincisi sürecin henüz katetmediği aşamalardan önce erken aşırı beklentilerle toplumun hayal kırıklığına uğratılması ve bu nedenle sürece olan güvenin zayıflaması. Bu da siyasetçilerin üreteceği dille çok alakalı ve tabi ki süreci taban kaygısı ile bir siyasi eleştiri malzemesi haline getirmekten kaçınmalıyız.
- Toplumdaki beklentiler nasıl yönetilmeli?
Toplumdaki beklentiyi yönetmeliyiz. 50 yıla yakın savaşan binlerce üyesi ve militanı olan bir silahlı örgüt var. Ateşkesin ihlal edilmesi riski olabilir. Tabii düşman komşularımız var. Türkiye’nin karışıklıklar yaşamasından medet uman komşularımız var. Bu da bir risk bir de elbette çatışmaların devam etmesinde siyasi çıkar bekleyen insanlar var. Bu riskleri bertaraf edecek olgunlukta bir ilişki tarzı geliştirmek lazım. Kim bu riskleri bertaraf edebiliyorsa da bu sürecin muhatabı odur ve süreci onunla götürmek lazım. Bu konuda devletin devlet aklıyla hareket etmesi gerekiyor. Silahlı gücün hepsine söz geçirebilen kişiyle müzakere edilir.









