Yeni bir dönemin içinden geçiyoruz. Bu dönemin devrimci ihtiyaçlarını karşılayacak yeni bir kavram setiyle düşünmek ve yapılanmak bir politik ihtiyaçtır. Abdullah Öcalan, geçmiş teorik birikimleri eleştirel bir düşünmenin içinden geçirerek yeni bir kavram setiyle bu döneme devrimci bir müdahaledir ve düşünmeye davettir
“Tarihi olan halkların tarihinin, sınıf mücadelelerinin tarihi olduğu söylenir.
Tarihi olmayan halkların tarihinin de aynı ölçüde geçerli olan bir yaklaşımla, devlete karşı mücadelelerin tarihi olduğunu söyleyebiliriz.”
Pierre Clastres, Devlete Karşı Toplum
Cengiz Baysoy
“Tarih” aşkınlığı, “coğrafya” ise içkinliği ifade ediyor. Aşkınlıkta coğrafya, ”devlet”siz hiçbir anlam taşımıyor, ancak ve ancak iktidar ve devlet üzerinden bir anlam taşıyabiliyor. Bu bağlamda tarih, egemenlik ilkesi devlet tarafından coğrafyanın tahakküm altına alınmasıdır. Politik olanı yalnızca egemenlik ilkesi devlet üzerinden düşünmenin kavram setinde coğrafya bundan başka bir anlam ifade etmiyor. İktidar için tarih insan, coğrafya doğadır. Aşkınlık için, politik olanın ontolojik ilkesi devlettir. Coğrafyayı devlet dışında, yani insan, toplum ve politik olarak düşünmenin varlığı bilinmiyor ve ulus devlet altında yok sayılıyor. Artık coğrafyayı ulus devlet dışında politik olarak düşünmek gerekiyor. Coğrafya, devletsiz halkların politik vatanıdır ve ulus devlet, bu vatan üzerinde tahakküm ve aşkın bir iktidardır.
Marksist gelenekte kapitalizm iki siyasal döneme ayrılmıştır: rekabetçi dönem ve emperyalist dönem. Rekabetçi dönem kapitalizmin ilericiliğini, emperyalist dönem ise kapitalizmin siyasal gericiliğini ifade etmektedir. Rekabetçi dönem, kapitalizmin egemenlik biçimi olan ulus devletin siyasal sınırları altında emeğin çitlenmesi ve burjuvazinin siyasal mülkü altına alınması, emeğin ücretli emek altında sınıflaştırılarak toplumsal sermaye birikiminin oluşturulması dönemidir. Ne yazık ki ekonomi-politiğin içinden bakıldığı için, üretici güçlerin gelişmesine bağlı olarak modernizm ve kapitalizmin bir egemenlik biçimi olan ulus devlet tarihsel olarak ilerici görülmüştür. Bu bağlamda Marksist birikimde kapitalizmin egemenlik biçimi olarak bir ulus devlet eleştirisi yoktur. Oysa modernizm ve ulus devlet, ilksel birikim altında üretici güçlerin gelişimiyle emeğin ücretli emek olarak sınıflaştırılarak sömürülmesinin en yoğun ifadesidir. Ulus devlet, yalnızca emeğin ücretli emek altında sınıflaştırılması değil devletsiz halkların vatanı coğrafyanın uluslaştırılması ve iç sömürge haline getirilmesidir. Emeğin ücretli emek altında sınıflaştırılması ve uluslaştırılması kapitalizmin egemenlik biçimi ulus devlettir.
Lenin’in ifadesiyle, emperyalizm kapitalizmin en son aşamasıdır. Emperyalizm, ulus devlet altında toplumsal sermaye birikiminin tekelci devlet kapitalizmine dönüşümüyle kapitalizmin siyasal gericileşmesini ifade etmektedir. Emperyalizm döneminde devrimci söylem anti-emperyalizmdir. Anti-emperyalizmle birlikte devrimin siyasal alanı, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı ilkesi altında, kapitalist ülkelerden sömürge ve yarı sömürge ülkelere taşınmıştır. Bu bağlamda anti-emperyalizm, ulus devlet ilkesini olumlamış ve ilerici görmüştür. Anti-emperyalist devrimlerle oluşan reel sosyalizm, kapitalizmin rekabetçi döneminin “ilerici” ulus devletine devlet kapitalizmi yoluyla geri dönmüştür.
Gerek kapitalizmin rekabetçi döneminde gerek emperyalist dönemde gerekse de reel sosyalizmde ulus devlet ilerici olarak olumlanmıştır. Ulus devletin olumlanması, emperyalizm eleştirisinin modernizm ve ulus devlet eleştirisine dönüşümünün önünü tıkamıştır. Bugün gelinen noktada, mutlaklaştırılmış iki bakış modernist Marksistleri politik olarak kilitlemiştir: birincisi, emperyalizmin kapitalizmin son aşaması olarak görülmesi; ikincisi, ulus devletin ilericiliğinin savunulması. Kapitalizmin, bugün geldiği boyutta, “son aşama emperyalizm”i aştığı ve yeni bir küresel egemenliği III. Dünya Savaşı içinden kurduğu görülmektir ve kapitalizm eleştirisi bir modernizm ve ulus devlet eleştirisine dönüşmektedir. Bu bağlamda Kürt özgürlük hareketinin önemli katkısıyla Marksist bir modernizm ve ulus devlet eleştirisi artık kaçınılmazdır. Devletsiz halkların vatanı coğrafyalar ve dünyanın yerlileri geleceğin “halk”ları, bugünün ve geleceğin devrimci politik güçleridir.
Anti-emperyalizm burjuva özlü devrimler demekti, burjuva özlü devrimleri üstlenme çağı kapanmıştır. Artık anti-kapitalist özlü devrimler çağına girmiş bulunmaktayız ve bu çağda demokratik toplum, komünalist sosyalizm altında dünyanın yerli halklarının vatanı coğrafyaların politikleştirilmesi yeni bir sınıfsal paradigmadır. Ulus devlet sınırlarını parçalayan yeni bir politik paradigma ortaya çıkmaktadır. Bu yeni devrimci paradigmanın karşısında anti-emperyalizm ve ulus devlet savunusuna dayalı direniş artık gericilik ve sosyal şovenizm üretmektedir.
Kapitalizm yeni bir küresel egemenlik krizi içindedir. Bu kriz modernizmin ortaçağıdır. Kapitalizm modernizmin ortaçağından, III. Dünya Savaşı yoluyla yeni bir küresel egemenliğin kuruluşunun içinden geçmektedir. Kapitalizmin egemenlik biçimi Emperyalizm, III. Dünya Savaşı yoluyla yeni bir egemenlik biçimi olan Emperyal Çağa doğru evrilmektedir. Emperyalizm çağından emperyal çağa geçmekteyiz. Artık ulus devletler şirket-devletlere dönüşmektedir. Emperyal çağ postmodern çağdır. Emperyal çağda Halk kavramı ulus devletten demokrasi kavramı ise cumhuriyet kavramından kopmaktadır. Emperyalizm ulus devletler üzerinden bir egemenlik biçimini ifade etmekteydi. Emperyal çağ ise şirket-devletler arası bir ilişkiyi ifade etmektedir. Emperyal çağın kralları şirket-devletlerden oluşmuş politik anonim şirketlerin patronudur. Emperyalizm çağında politik sınırlar ulus devlet tarafından belirleniyordu. Emperyal çağda politik sınırlar emperyal anonim şirket-devlet ortaklarının ekonomik, güvenlik ve askeri güç çıkarları tarafından belirlenmektedir. Küresel sermaye emperyal şirket devletlere dönüşmüştür. Kapitalizm yeni bir küresel egemenlik devlet biçimi üretmiştir: Emperyal Faşizm
Yeni bir dönemin içinden geçiyoruz. Bu dönemin devrimci ihtiyaçlarını karşılayacak yeni bir kavram setiyle düşünmek ve yapılanmak bir politik ihtiyaçtır. Abdullah Öcalan, geçmiş teorik birikimleri eleştirel bir düşünmenin içinden geçirerek yeni bir kavram setiyle bu döneme devrimci bir müdahaledir ve düşünmeye davettir. Bu davet, mücadele içinde dövüşürken düşünerek yürüyerek, yaşamı yeniden ve yeniden devrimcileştirme ve özgürleştirme pratiği içinden şölenleşecektir. Demokratik toplum ve demokratik ulus şölenimizdir.









