Konferans boyunca en çok öne çıkan tespitlerden biri netti: Kadınlar tarihsel olarak barış süreçlerinin ya tamamen dışında bırakılıyor ya da son derece sınırlı bir temsile sıkıştırılıyor. Çünkü müzakere masaları çoğunlukla devletler ve silahlı aktörler arasında, kapalı ve dar çerçevelerde kuruluyor
Dilan Dirayet Taşdemir
Zürih’te 4 Nisan’da “Barış Bizsiz Olmaz” şiarıyla düzenlenen uluslararası konferans, farklı coğrafyalardan kadınların barış ve müzakere süreçlerine dair deneyimlerini bir araya getirdi. Ancak bu buluşma yalnızca bir deneyim paylaşımı değildi; aynı zamanda barış süreçlerinin nasıl kurulduğuna ve neden çoğu zaman kalıcı olamadığına dair doğrudan bir yüzleşmeydi. Farklı ülkelerden gelen kadınların anlattıkları, aslında birbirine son derece benzeyen hikâyelerin tekrar ettiğini açıkça gösteriyordu.
Bu konferans, barış ve müzakere süreçlerinde yer alan kadınların deneyimlerini; müzakere sonrası kadınların yaşamlarına yansıyan değişimleri, politik ve hukuki kazanımları Kürt kadın hareketinin deneyimiyle ortaklaştırmak ve birlikte barış hafızasını tazelemek amacıyla organize edildi.
Konferans boyunca en çok öne çıkan tespitlerden biri netti: Kadınlar tarihsel olarak barış süreçlerinin ya tamamen dışında bırakılıyor ya da son derece sınırlı bir temsile sıkıştırılıyor. Çünkü müzakere masaları çoğunlukla devletler ve silahlı aktörler arasında, kapalı ve dar çerçevelerde kuruluyor. Buna rağmen kadınlar, sivil toplumdan yerel örgütlenmelere, uluslararası dayanışma ağlarından sokaklara kadar uzanan hatlarda barış süreçlerine dahil olmanın yollarını yaratıyor.
Kolombiya, Bask Ülkesi, El Salvador ve Rojava’dan gelen deneyimler bu durumu oldukça somut biçimde ortaya koydu. Kolombiya’dan katılan ve barış sürecinde aktif rol almış olan Victoria Sandino’nun sözleri özellikle çarpıcıydı. Sandino, Havana’daki müzakerelerde toplumsal cinsiyet perspektifini anlaşmaya dahil edebilmek için ciddi bir mücadele yürüttüklerini; ancak barış anlaşması imzalanmış olmasına rağmen kadınların taleplerinin birçok boyutta karşılanmadığını ifade etti.
Bask deneyimini aktaran konuşmacılar ise kadınların resmi mekanizmaların sınırlarını aşarak barış sürecine müdahil olduklarını; bakım emeği gibi toplumsal ve ekonomik boyutları sürecin merkezine taşıdıklarını vurguladı. El Salvador’dan aktarılan deneyim ise bunun tersini gösteriyordu: Kadınların sınırlı katılımı, savaş sonrası eşitsizliklerin süreklileşmesine yol açmıştı.
Rojava deneyimi üzerine yapılan sunum ise konferansın en dikkat çekici başlıklarından biriydi. Kadınların müzakere sürecinden önce kendi sistemlerini ve güçlü örgütlenme mekanizmalarını kurduğu; ancak müzakere sonrasında ortaya çıkan mevcut rejimin bu yapılara ve kadınların inşa ettiği sisteme itiraz ederek kazanımları ciddi bir riskle karşı karşıya bıraktığı özellikle vurgulandı.
Tüm bu anlatımların ortaklaştığı nokta açıktı: Kadınların dışlandığı barış süreçleri eksik ve kırılgan oluyor; kadınların aktif ve belirleyici olduğu süreçler ise daha kapsayıcı ve daha kalıcı bir nitelik kazanıyor.
Konferansta öne çıkan bir diğer önemli nokta ise kadınların barışa yüklediği anlamın farklılığıydı. Kadınlar için barış, yalnızca çatışmanın sona ermesi değil; adaletin, eşitliğin ve yaşamın yeniden kurulmasıdır. Bu yaklaşım, barışı yalnızca silahların susmasına indirgemeyen, onu doğrudan toplumsal dönüşüm meselesi haline getiren bir perspektif sunuyor.
Bakur Kurdistan deneyimi bu tartışmalarda özel bir yerde duruyordu. Kürt halkı, önderi Öcalan’ın kadınların olmadığı bir müzakere masasını kabul etmeyeceğini ifade etmiş olması, birçok katılımcı tarafından müzakere masasında kadınların konumunu güçlendiren ve özgün bir deneyim olarak değerlendirildi. Bu yaklaşım, kadınların sürece sonradan dahil edilen bir unsur değil, kurucu özne olarak görülmesi gerektiğini de açık biçimde ortaya koyuyordu.
Kürt kadın hareketinin deneyimi, benzerlikleri ve farklılıklarıyla barış ve müzakere süreçlerine güçlü bir birikim sunuyor. Konferansta katılımcıların en çok dikkatini çeken ve belki de en fazla etkilendiği nokta, Öcalan’ın müzakere süreçlerinde kadınların katılımı konusundaki ısrarıydı. Çünkü diğer örneklerde kadınlar ancak yoğun mücadeleleri sonucunda müzakere süreçlerinde sınırlı bir temsil alanı bulabilmişti. Oysa Kürt kadınları açısından bu durum, yıllardır süren ulusal mücadelede kadınların yer alışının ideolojik ve felsefi temelleriyle doğrudan bağlantılıdır.
Kadınların sürece bireysel değil, örgütlü ve kolektif biçimde katılması ise neredeyse tüm konuşmalarda ortak bir vurgu olarak öne çıktı. Kadın hareketlerinin kurduğu mekanizmalar, yürüttüğü kampanyalar ve yarattığı örgütlenmeler, barış talebinin sürekliliğini sağlayan en önemli dinamiklerden biri olarak ifade edildi. Ancak konferansta altı çizilen bir diğer gerçeklik de şuydu: Kadınların barış süreçlerine katılması tek başına yeterli değil. Barışın kalıcı olabilmesi için toplumun geniş kesimleri tarafından sahiplenilmesi gerekiyor. Kadınlar bu sürecin en güçlü aktörlerinden biri olsa da, bu katılım kurumsal güvenceye kavuşmadığında elde edilen kazanımlar kalıcı hale gelemiyor.
Bu nedenle barışın gelişmesi ve kadınların süreçlere daha güçlü müdahil olabilmesi için uluslararası barış ağlarının ve deneyim paylaşımının önemi özellikle vurgulandı. Bu ağlar yalnızca dayanışma değil; aynı zamanda hafıza, süreklilik ve politik güç üretmenin de zeminini oluşturuyor. Zürih’teki bu konferanstan ayrılırken aklımda kalan soru açıktı: Kadınların yüzyıllara yayılan bu mücadelesi, barış ve toplumsal dönüşüm süreçlerine nasıl daha güçlü ve belirleyici biçimde taşınabilir?
Ama bir şey artık tartışmaya kapalı: Kadınların aktif ve belirleyici katılımı olmadan kalıcı, adil ve toplumsal bir barış mümkün değil. Mesele kadınların sürece “dahil edilmesi” değil; sürecin kadınların eşit ve kurucu özne olduğu biçimde yeniden kurulmasıdır.
Barış, gerçekten bizsiz olmaz.









