ABD/İsrail’in İran’a dönük saldırganlığıyla derinleşen emperyalist savaş tablosu, yalnızca Ortadoğu’nun değil, Türkiye’nin de siyasal ve ekonomik gündemini doğrudan belirlemektedir. Petrol fiyatlarındaki sert yükseliş, enerji ve tedarik hatlarındaki kırılma, yüksek enflasyon, daha pahalı yaşam ve daha ağır sömürü olarak işçi sınıfı ve emekçilerin sırtına yüklenmektedir. Emperyalist savaşların faturası her zaman olduğu gibi yine halklara kesilmektedir.
Bugün dünya, kapitalist sistemin derinleşen krizleriyle birlikte yeni paylaşım mücadelelerinin sertleştiği bir döneme girmiştir. ABD emperyalizmi askeri saldırganlıkla gerileyen hegemonyasını tahkim etmeye çalışırken, savaş yalnızca cephelerde değil; ekonomik, siyasal ve toplumsal alanlarda da halklara yıkım olarak dönmektedir. Bu tablonun Türkiye açısından anlamı açıktır: Daha fazla yoksulluk, daha fazla baskı, daha fazla militarizm.
Erdoğan iktidarı “Türkiye’yi savaşın dışında tutma” söylemini dolaşıma soksa da gerçek bunun tam tersidir. Türkiye, NATO üyeliği, ABD ve Batı emperyalizmiyle kurduğu askeri-siyasi bağımlılık ilişkileri nedeniyle bu savaş düzeninin doğrudan parçasıdır. Kürecik ve İncirlik başta olmak üzere üsler, askeri yığınaklar, NATO planlamaları ve yeni komuta merkezleri; Türk devletinin yalnızca “izleyen” değil, emperyalist savaş mimarisinin aktif bir bileşeni olduğunu göstermektedir.
AKP-MHP iktidarı, emperyalist dalaşın dışında kalmak değil; bu dalaş içinde pazarlık gücünü artırmak, bölgesel rolünü büyütmek ve buradan yeni siyasal-ekonomik alanlar devşirmek istemektedir. Yani savaş politikası, dışarıda “denge”, içeride ise “iç cephe tahkimi” adı altında toplumu hizaya sokma programıyla birlikte yürütülmektedir.
Tam da bu nedenle anti-emperyalist mücadele, Türkiye’de yalnızca dış politika başlığı değildir. NATO’ya, üs politikalarına, savaş bütçelerine ve halk düşmanı militarizme karşı mücadele; doğrudan ekmek, özgürlük ve gelecek mücadelesinin parçasıdır.
Türkiye’de savaş ve kriz düzeninin emekçilere tercümesi Mehmet Şimşek programı olmuştur. İşçi sınıfına düşük ücret, ağır vergi, esnek çalışma, güvencesizlik ve örgütsüzlük dayatılırken; patronlara yeni teşvikler, yeni kâr alanları ve yeni sömürü olanakları sunulmaktadır. “Ekonomik istikrar” denilen şey, sermayenin çıkarlarının istikrarıdır; işçinin, emekçinin, emeklinin ve gençliğin değil.
Bu tablo yalnızca ekonomik değildir. Aynı zamanda siyasal baskı ve toplumsal sindirme eşliğinde ilerlemektedir. Gözaltılar, tutuklamalar, gazetecilere dönük davalar, devrimci-demokratik güçlere dönük operasyonlar, Kürt halkına ve onun siyasal iradesine yönelik tasfiye siyaseti; düzenin toplumu bir bütün olarak teslim alma yöneliminin parçalarıdır.
Kayyum rejimi sürmekte, hapishaneler siyasal intikam alanına çevrilmekte, hasta tutsaklar ölüme terk edilmekte; işçi direnişleri, köylü mücadeleleri ve yaşam savunuları kriminalize edilmektedir. BİRTEK-SEN Genel Başkanı Mehmet Türkmen’in tutuklanması, İkizdere direnişine dönük saldırılar, muhalif belediyelere ve gazetecilere yönelik baskılar; iktidarın yalnızca devrimci güçlere değil, düzen sınırları içindeki itirazlara bile tahammülsüzlüğünü göstermektedir. Faşizm tam da böyle işler: yukarıda savaş ve sermaye düzenini tahkim ederken, aşağıda işçiye sefalet ve halka korku dayatır.
Tam da böylesi bir tarihsel momentte 1 Mayıs, yalnızca takvimsel bir gün değil; sınıf mücadelesinin yönünü tayin edecek siyasal bir mevzi olarak ele alınmalıdır. Çünkü emperyalist savaş, ekonomik yıkım ve faşist baskı koşullarında işçi sınıfının vereceği yanıt, yalnızca ücret ve hak mücadelesiyle sınırlı kalamaz. Bugün 1 Mayıs; savaşa, NATO’ya, sömürüye, baskıya ve teslimiyetçiliğe karşı birleşik bir sınıf çıkışının günü olmak zorundadır.
Türkiye işçi sınıfı ve emekçileri hareketsiz değildir. 8 Mart’ın kitleselliği, Newroz’un siyasal gücü, işçi direnişlerinin yaygınlığı, gençliğin ve kadınların öfkesinin birikimi; altta güçlü bir arayışın ve mücadele potansiyelinin varlığını göstermektedir. Sorun, bu enerjinin düzen içi sınırlar içinde soğurulması değil; birleşik, militan ve siyasal bir hatta akıtılmasıdır.
Bu nedenle 1 Mayıs’ın nerede ve nasıl örüleceği basit bir “alan tartışması” değildir. Taksim, Türkiye işçi sınıfı ve devrimci hareketi açısından tarihsel, siyasal ve sınıfsal bir anlam taşımaktadır. Taksim yasağına son verilmesi ve 1 Mayıs’ın Taksim’de kutlanmasının değil, kazanılmasının hedeflenmesi; bugünkü mücadelenin somut ve meşru ifadesidir.
İstanbul’da 1 Mayıs’ın adresi Taksim olmalıdır. Bu yalnızca sembolik bir ısrar değil; işçi sınıfının kamusal ve siyasal varlığını teslim etmeme iradesidir. Taksim talebi etrafında birleşen tüm güçlerle, örgütlü, kitlesel ve kararlı bir 1 Mayıs hattı örmek; düzenin yasaklarına, sarı sendikal çizgilere ve pasifist uzlaşmacılığa karşı açık bir politik tutumdur.
2026 1 Mayısı; iktidarın baskı düzenine, sermayenin saldırılarına, NATO savaş hattına ve sarı sendikal teslimiyetçiliğe meydan okunan bir gün olmalıdır. Bu 1 Mayıs, yalnızca ekonomik taleplerin değil; anti-emperyalist, anti-faşist ve sınıf eksenli birleşik bir direnişin kürsüsü haline getirilmelidir.
Bu düzen halka ölüm, yoksulluk ve baskı vaat ediyor. Buna karşı bizim yanıtımız da açık olmalıdır: Sömürüye, emperyalist savaşa, NATO’ya, faşizme ve teslimiyete karşı parolamız direniş, hedefimiz 1 Mayıs!









