Küresel iklim krizinin derinleştirdiği su sorunu, Ortadoğu ve Kürdistan coğrafyasında yaşamı tehdit ederken, ekoloji örgütleri ‘Su Komünleri’ modeliyle alternatif bir çözüm geliştirmeyi hedefliyor
Küresel ısınmanın etkisiyle her geçen gün daha görünür hale gelen su krizi, Ortadoğu başta olmak üzere Kürdistan coğrafyasında yaşamın sürdürülebilirliğini ciddi biçimde tehdit ediyor. Artan kuraklık, yeraltı su varlıklarının hızla tükenmesi ve suyun piyasa mekanizmaları üzerinden ticarileştirilmesi, bölgedeki ekolojik yıkımı derinleştirirken, toplumsal eşitsizlikleri de büyütüyor. Bu tabloya karşı Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan tarafından başlatılan, ‘Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ ile birlikte güç kazanan yerel örgütlenmeler ve ekoloji hareketleri, suya erişimi temel bir hak olarak ele alarak ‘Su Komünleri’ modelini hayata geçirmeye hazırlanıyor.
Ekoloji örgütleri öncülüğünde geliştirilen bu model, suyun bir meta değil, ortak yaşamın vazgeçilmez bir değeri olduğu anlayışına dayanıyor. Özellikle su krizinin yoğun hissedildiği kırsal alanlar, kent çeperleri ve tarımsal üretim bölgelerinde kurulması planlanan komünler, suyun kullanımı, korunması ve paylaşımına dair kararların doğrudan halk meclisleri tarafından alınmasını öngörüyor. Bu çerçevede su kaynaklarının denetimi yerelleştirilirken, ekoloji aktivistlerinin süreçte aktif rol üstlenmesi hedefleniyor.
‘Komünler aracılığıyla suyun adaletli paylaşımı modeli’
Komünler aracılığıyla suyun adaletli paylaşımının sağlanması, israfın önüne geçilmesi ve doğayla uyumlu kullanım pratiklerinin yaygınlaştırılması amaçlanıyor. Aynı zamanda, su politikaları üzerinden geliştirilen merkeziyetçi ve piyasa odaklı yaklaşımlara karşı alternatif bir yönetim modeli oluşturulması hedefleniyor. Ekoloji örgütleri, bu girişimin yalnızca bölgesel bir çözüm olmanın ötesinde, küresel ölçekte derinleşen su krizine karşı yerelden yükselen evrensel bir dayanışma hattı kurabileceğine dikkat çekiyor. Başlatılması planlanan su komünlerinin, hem ekolojik dengeyi koruma hem de toplumsal adaleti güçlendirme açısından kritik bir rol oynayacağı ifade edilirken, yerel halkın öz örgütlülüğüne dayanan bu modelin, suyun geleceğine dair alternatif bir perspektif sunması bekleniyor.
‘Su toplumsal adaleti ve yaşam hakkını merkezinde barındıran bir durumdur’

Wan Ekoloji Derneği Eşsözcüsü Erdoğan Edük bölgesel çapta hissedilen su krizi ve buna karşı kurulacak su ve tarım komünlerine dair Mezopotamya Ajansına (MA) konuştu. 27 Şubat sonrası şekillenen demokratik toplum anlayışının yalnızca insan merkezli eşitlik ve adaletle sınırlı olmadığını belirten Erdoğan Edük, doğayla birlikte ortak yaşam temelinde adil bir yaşamı da kapsadığını ifade etti.
Erdoğan Edük,”27 Şubat Demokratik Toplum Süreci’nde sonra toplum anlayışı ve perspektifle beraber sadece insani anlamda eşitlik ve adalet temeli değildir. Tek başına doğayla birlikte ortak yaşam alanıyla tanımladığımız, adaletli bir yaşamı da temsil ediyor. Su teknik bir mesele değil. Toplumsal adaleti, katılımı ve yaşam hakkını merkezinde barındıran bir durumdur. Yeni süreçte tanımlama yaparken temelde ele alınması gereken, doğa varlık alanlarının tamamını hukuki zeminin bir parçası saymasıdır. Su meselesi doğadaki canlıları da etkilediği için bu temelde ele alındığında insan için istenen temel hukuki zeminin doğa hakkında da geçerli olduğunu doğruluyor. Yeni süreçte halk ve haklar için adaletin ötesinde doğa için de ele alınması gerekiyor” diye konuştu.
‘Suyun adaletli dağıtılmasıyla ilgili büyük bir problem’
Demokratik anlayışın toplumların kendi değerleri, örgütlenme biçimleri ve ihtiyaçları doğrultusunda yönetimi esas aldığını kaydeden Erdoğan Edük, suyun yönetimi ve adaletli dağıtımı konusunda ciddi sorunlar yaşandığını söyledi. İklim kriziyle birlikte su probleminin daha da derinleştiğine dikkat çeken Erdoğan Edük,”Demokratik dediğimiz kavram, kendi değerleriyle, kendi varlıklarıyla, kendi örgütlenme tarzlarıyla ve kendi ihtiyaçları doğrultusunda yönetimi ele alır. Suyun yönetimiyle ilgili sıkıntı var; suyun adaletli dağıtılmasıyla ilgili büyük bir problem var. Özellikle iklim sorununun ortaya çıkmasıyla beraber su problemi de ortaya çıkmış. Su probleminde bütün canlıların, sadece insanların değil, tüm canlıların su ihtiyaçlarını giderebilecek projeler ortaya koymak lazım. Bir şirkete, sermayeye ya da iktidarın egemen anlayışına bırakmak yerine, yerel halkın kendi içinde karar alıp oluşturduğu komünlerle birlikte hem kendi ihtiyaçlarını hem de doğadaki canlıların ihtiyaçlarını gözeterek yaklaşılmalı. Su komünleri bu süreçte önem kazanıyor” dedi.
‘Suyun hapsedilmesi doğaya zarar veriyor’
Devletin politikalarını eleştiren Erdoğan Edük, “Su komünleriyle beraber doğanın ihtiyacı olan su doğada kalacaktır; insanlar da kendi ihtiyaçları kadar kullanabileceklerdir. Son dönemlerde artan HES’lerle birlikte suyun yönünün değiştirilmesi, suyun hapsedilmesi politikalarıyla beraber hem toplumun ortak alanı olan doğa ciddi anlamda zarar görüyor. Yeni süreçte, özellikle demokratik toplum sürecinde, su komünleri değer kazanıyor ve mücadele gerektiriyor. Öncelikle su komünlerinin oluşturulup, suyun iktidarların, şirketlerin ya da belli bir grubun himayesine girmesinin önüne geçilmesi gerekiyor. Esas olan, hem insanın hem de komünde yer alan bireylerin özgürleşmesi ve doğanın kendini yenileyebilmesidir. Aksi halde doğayı yok edeceğiz. Bu nedenle su politikaları burada çok önem kazanıyor” şeklinde konuştu.
‘Kontrolden çok adaletli paylaşım olmalı’
Suyun kontrol altına alınmasından ziyade adaletli paylaşım ve eşitlikçi politikaların hayata geçirilmesi gerektiğini söyleyen Erdoğan Edük, su politikalarının yalnızca tarım ya da belirli kesimlerin ihtiyaçları üzerinden şekillendirilmemesi gerektiğini kaydetti. Erdoğan Edük, “Küresel iklim problemleri var; bundan öte bir durum da söz konusu. Bu beklenmeyen bir durum değildi. İnsan dışı gelişen olaylardır. Ancak insanların çözüm üretebileceği alternatifler de vardır. Suyun kontrolünden çok adaletli paylaşımı ve gerçekten eşitleyici politikalar yürütülmesi gerekiyor. Sadece tarım odaklı düşünmemek, bir halkın, bir politik kesimin ya da bir taraftar grubunun ihtiyaçlarını karşılamaya dönük olmaktan ziyade doğanın kendi ihtiyaçlarını da giderebilecek, herkese yetebilecek komünler oluşturulmalıdır. İnsanlar ihtiyaçları kadar suyu kullanabilecek, diğer canlılar da sudan faydalanabilecek; böylece ekolojik denge kurulmuş olacak ve suya herkesin erişim hakkı olacaktır” ifadelerine yer verdi.
‘Su komünleri oluşturulduğu zaman alternatife ihtiyaç duymayacaklar’
Özellikle komünlerin söz hakkı olmasının çok önemli olduğunu belirten Erdoğan Edük, “Yapılan bir baraj sürecine hiçbir şekilde bölge halkı dâhil edilmiyor. Maalesef tepkiler giderek artıyor; Muş, Varto, Bitlis’te ya da Şırnak’ta olduğu gibi hareketlenmeler başlıyor. Bu da halkı göç etmeye zorluyor. Su komünleri oluşturulduğu zaman insanlar kendi ihtiyaçlarını karşılayabildiklerinde alternatife ihtiyaç duymayacaklardır. Aslında kendi kendini örgütleyen bir alan oluşmuş olacaktır. Su komünleri hiçbir şeyin alternatifi değildir; hiçbir kurumun ve sistemin de alternatifi değildir. Yerel halkın kendi iradesiyle oluşturduğu, ihtiyaçlara göre şekillenen, ekolojik dengeyi gözeten bir yapıdır. Dolayısıyla alternatifi yoktur, kendisi merkezdir, esastır” dedi.
‘Tekelleşme nedeniyle halk suya erişemiyor’
Demokratik toplum perspektifinden bakıldığında tüm halkların suya eşit erişim hakkına sahip olmadığını ifade eden Erdoğan Edük, suyun tekelleşmesi ve ticarileşmesinin bu sorunu derinleştirdiğini söyledi. Suyun belirli gruplar ya da iktidarların kontrolüne girmesinin halkın suya erişimini zorlaştırdığını ifade eden Erdoğan Edük, bu durumun ciddi bir hak ihlali olduğunu vurguladı. Erdoğan Edük, şunları belirtti:
“Demokratik toplum perspektifinden bakıldığında, bütün halkların suya eşit erişim hakkına sahip olmadığını görmekteyiz. Özellikle suyun tekelleşmesi, belirli bir grubun ya da iktidarın himayesi altına girmesi ve ticarileşmesi, halkların suya erişimini zorlaştırıyor. Bu tekelleşme nedeniyle halk suya erişemiyor. Yeni süreçte demokratik bir toplum anlayışından bahsediyorsak, bunu doğadan veya mevcut ekolojik durumdan bağımsız düşünemeyiz. Çünkü hak ihlali sadece bireyin siyasi ya da politik durumuyla ilgili değildir; aynı zamanda doğa ile kurduğu ilişkiyle de ilgilidir. Doğa da kendi varoluş alanında ayakta kalabilmek için bir mücadele veriyor. Bunun da hukuksal bir zemine oturtulması gerekiyor. Bu süreçte oluşturulacak komünlerin, bölge halkının bulunduğu yerde söz sahibi olması çok önemlidir. Bu, onların ihtiyaçlarına cevap verecek ve suya erişimi kolaylaştıracaktır.”
‘Su komünü oluşursa sondaja gerek kalmayacak’
Su komünlerinin gelecekte ticari kaygı güden yapılarla karşı karşıya kalabileceğine dikkat çeken Erdoğan Edük, bu nedenle komünlerin işleyişi ve faydalarının halka doğru anlatılması gerektiğini söyledi. Erdoğan Edük,”Wan Gölü havzası dediğimiz alan sadece bir ili kapsamıyor; Adilcevaz, Tatvan ve Ahlat hattını içine alan geniş bir bölgedir. Bu bölgede su etrafında bir kent yerleşimi görmekteyiz. Ancak su kenarında olmasına rağmen suya ulaşmakta sorun yaşanıyor. Ahlat ve Adilcevaz hattına baktığımızda çok ciddi bir sondaj yapılmış; hem resmi hem de kaçak sondajlar var. Eğer o bölgede tarım için bir su komünü oluşturulmuş olsaydı bu kadar kaçak sondaja ihtiyaç duyulmayacaktı. Adaletli bir paylaşım olsaydı bugün bunları görmeyecektik” dedi.
‘Çiftçi eğitimleri artırılmalı’
Suyun adaletli paylaşımı bazı kesimleri rahatsız edebileceğini dile getiren Edük,”Su komünlerinin bölgedeki en büyük handikapı ise ilerleyen süreçte ticari kaygı güden yapılarla karşı karşıya kalması olacaktır. Bu nedenle oluşturulacak su komünlerinin bölge halkına faydalarının doğru anlatılması gerekiyor. Bu yapılar bir STK gibi anlatılmamalıdır. Aksine, insanların merkezinde olduğu, söz sahibi olduğu ve karar alabildiği bir yapı olduğu vurgulanmalıdır. Bu kapsamda çiftçi eğitimleri artırılmalı; sadece tarımla değil, hayvancılıkla uğraşanlar için de eğitimler verilmelidir. Bölgede büyük sürüler var ve yaz sonuna doğru hayvanların su bulabileceği alanlar azalıyor. Bu nedenle komünlerin kırsal alanlara kadar ulaştırılması ve bu bilincin yayılması gerekir. Aslında bu anlayış yaklaşık 90 yıl önce bölgede vardı; ancak endüstriyel hayvancılıkla birlikte durum zorlaşmıştır” ifadelerine yer verdi.
‘Komünler, bölgenin ihtiyaçlarına göre şekillenecektir’
Tarım ve su komünleri üzerine yürütülen çalışmalar kapsamında Westan ve Gimgim’da ilk adımların atıldığını belirterek, bu girişimlerin henüz yeterli olmadığını söyledi. Erdoğan Edük,”Tarım ve su komünleri üzerine çalışmalarımız var. Öncelikli olarak Gevaş ve Varto’da su ve tarım komünleri oluşturulmaya başlandı. Ancak bu yeterli değil. Çok hızlı bir şekilde inşa edilmesi gereken bir alandır. Çünkü bu durum bölge halkının geleceğini doğrudan etkiliyor. Bu nedenle hızlı bir şekilde yaygınlaştırılması gerekiyor. Kürdistan’da bu çalışmalarımız devam ediyor. Bu süreç emek isteyen bir süreçtir. Tarım ve su komünlerinin oluşabilmesi için uygun zeminin ve ekolojik bilincin oluşması gerekir. Bu şekilde oluşturulan komünler çok daha faydalı olacaktır. Komünler, bölgenin ihtiyaçlarına göre şekillenecektir” dedi.
‘Durum halklar için önem taşımakta’
Yerelde kendi ihtiyaçlarını karşılayan komün yapıların yaygınlaşmasıyla birlikte su yönetimine dair daha bilinçli ve bütünlüklü bir yaklaşımın gelişeceğini belirten Erdoğan Edük sözlerini şöyle sonlandırdı:
“Bütün dünyada baş göstermiş bir problem var. Bu durum, bazı siyasi ve politik çevreler tarafından üçüncü dünya savaşı olarak da değerlendiriliyor: su sorunu. Bu yerelde geliştiğinde, tüm dünyaya örnek teşkil edebilecek bir örgütlenme modelidir. Yerelde ihtiyaçlarını karşılayan yapılar genelleştiğinde, bu komün alanları bir bütün olarak neyin nasıl yapılması gerektiğinin farkına varacaktır. Özellikle insanın temel ihtiyacı olan su söz konusu olduğunda bu durum daha da hassaslaşmaktadır. Su komünleri bölgesel su hâkimiyetini de kıracaktır. Bu çok önemlidir. Çünkü burada yapılan barajlar, daha güneydeki halkların susuz kalmasına neden oluyor. Ancak oluşturulacak bilinç ve su komünleri sayesinde sadece bölge halkı değil, sınırları aşan şekilde daha geniş coğrafyalardaki insanların da su ihtiyacı karşılanacaktır. Oluşturulacak komünler yalnızca yerel değil, bölgesel düzeyde hizmet edecektir. Bu durum tüm halklar için hayati önem taşımaktadır.”
Haber: Zeynep Durgut \ MA









